31 Aralık 2011 Cumartesi

Şırnak’ta Öldüm, Zihinlerde Bölündüm


Aslında yeni yıla girmeden son yazımı yazdığımı düşünüyordum. Maalesef evdeki hesap çarşıya uymadı. Aslında yazacaklarımın da neyi ne kadar anlatabileceği hususunda şüphelerim var. Çünkü insanların görmek isteyip görmek istemedikleri arasında kalacağımı düşünüyorum yine. Silvan 13 desem, Hakkâri 24 desem herkesin aklında bir şey belirecek bu kesin ve acaba Şırnak 35 dediğimde akıllara neler gelecek işte bunu bilemiyorum.  

2011’de çok kötü olaylar atlattık. Bunları tekrar edip kimsenin canını sıkmak istemedim. Akıllarda tutamayacağımız kadar terör faaliyeti yaşandı mesela ve askerlerimiz şehit oldu. Van depremi ile yüreklerimiz yandı diyeceğim ama buna bile yüreği yanmayanlarımız olduğunu maalesef biliyorum. Kötüde bir olamadıktan sonra iyide biz olmuşuz ne fayda? Be hazindir ki zihinlerimize nifak tohumları ekilmiş, ölünün cinsine göre akıyor gözyaşlarımız. Dili nedir, dini nedir, mezhebi nedir diye soruyoruz ilk önce ve sonra gözyaşlarımızın pozisyonu belirleniyor bu sorgulama üzerinden. Kimsenin canını sıkmak istememiştim şehitlerimizi, depremzedelerimizi, ölen çocuklarımızı anmayım da yeni bir sayfaya bakabiliriz diye düşünmüştüm. Ama Şırnak beni yakınca ben de görmezden gelen gözler kimse onların bağrına sokarcasına anmak istedim bu felaketi.

Şırnak’ta 35 sivilin F-16’larca bombalanarak öldürülmesi, yanlışlıkla, istemeden ve kahredici bir acıyla karşılayarak. Televizyon kanallarımızın hemen hiçbirinin bırakın son dakikayı akşam bültenlerine bile adam gibi konu etmediği bu felaketi sosyal medya üzerinden görüntülerini de paylaşarak andığımda yemediğim küfür kalmadı. Bazı temel argümanlar var bazılarının kafalarında. Efendim onlar neden kaçakçılık yapıyormuş. Sınır köyünde yaşamadıktan ve bir kereliğine bile olsa o köye gitmedikten sonra Bursa’dan, İstanbul’dan ve İzmir’den bu kelamı etmek normal. Kaçakçılık adı altında PKK’ya silah getiriyor olabilirlerdi diyorlar. Bu ihtimal üzere 35 canın yitişini meşrulaştırabilecek bir vicdan halen daha var mı yeryüzünde diyorum ben de. Bakın beni vurun, ben öleyim. Anam, babam ve kardeşim kalkıp benim canıma can isteyecekse yazıklar olsun onlara. Ne zamandan beri Kabil ile ortaklık eder oldu bu millet?! Hangi tarihte cana can kana kan isteyecek kadar asabiyesini yitirdi bu insanlar! Sonra diyorlar ki gecenin bir yarısı sınırda ne işi var bu insanların. Kaçakçılık gündüz yapılmıyor paşam, kaçakçısın, zordasın, illegalsin. Yasa dışı bir iş yapıyorlar ve bunu mu meşru sayacağız diyeceksin biliyorum, yasanın içinde kalacak şartları sağlayamayan devlet utansın o zaman! Yasadışılığın sonu F-16 bombası ise İstanbul’da kaç tane gökdelen ayakta kalacak merak ediyorum. İşi o kadar ucuza pazarlamak istiyorlar ki GAP’tan giriyorlar, BOP’tan çıkıyorlar ve araya bak üzerinde kamuflaj var nereden bulmuş sanıyorsun gibi ajite cümleler serpiştiriyorlar. Bir diğeri şehit yakınının kanı üzerinden hesaba girişiyor. Beriki, görüntüleri yayımlayan organın menşeini sorguluyor, askere bu kadar düşmanlık etmeyin diyor, bağırıyor, kükrüyor. TSK’nın açıklamasını da yayımla kardeşim, senin başında olduğun kurumun tarafsızlığını gözet diyorlar. İnsanların ölümünden, ailelerin yok oluşundan, bomba ile parçalanan bedenlerden ve birlikteliğimizin dibine konulan dinamitten bahseden yok. Şehitlerimizin aile hikâyelerini sayfa sayfa paylaşanların gıkı çıkmıyor bir aileye mensup 20 kişinin bomba ile parçalanmış olmasına. Sonra diyorlar ki BDP sahiplendi cenazeler, üzerine sarı-kırmızı-yeşil koydular tabutların diyorlar. Sen sahiplenmezsen, ben sahiplenmezsem kim alır o cenazeyi eline, fitne fesat yapmak için fırsat kollayana bırakırsan kardeşinin cenazesini, kalkıp nasıl sorgularsın kimin taşıdığını tabutları. Katır üzerinde gidiyor cenazeler, top arabası ve çelenkle değil. Görmüyor musun halen coğrafyanın dayattığı yaşam koşullarını diyorum içimden. Traktöre dolduruyorlar üst üste, her biri için ayrı bir ambülans yok. Halen daha nereye bakıyor gözlerin, adı “Kürt” diye mi görmüyorsun yere düşen kanı?

Şırnak’ta ben de öldüm, insanlığımızın öldüğünü izlerken dayanamadı yüreğim. BDP’nin de, cenazeleri alıp onları taşırken ayrılıkçı mesajlar verenin de provokasyonu galebe çalmasın diye siz de ölmelisiniz Şırnak’ta. Terörle mücadele ederken böyle hatalar olur demek yerine, ağıt yakabilsen kardeşinin cenazesine, bak işte cenazeler üzerinden ayrılık tohumları ekiyorlar, TSK’ya saldırıyorlar diyeceğine sarılsan kardeşlerinin ölü bedenlerine, işte o zaman belki yeni bir gün doğacak umudu ile kucaklaşacağız biz bizimle. Kurumların da bireylerin de hataları elbette olacak, nasıl ki şehit cenazelerinde birileri Türk-Kürt ayrışması çıkarmak için elinden geleni yapıyorsa batıda, birileri de Şırnaklı cenazeler üzerinden bu fitneyi deneyecek muhakkak. Basının da bu konuda duyarlı olması, halk galeyana gelmesin diye görüntüleri vermemesi gerekiyorsa eğer bunu Şırnak’taki cenazeler için değil, 13’te de 24’te de uygulaması lazım ki o zaman cenazenin menşeine bakmadığını kabul edebilelim.

Şimdi beni kurumumla değerlendirip tarafgir mi ilan edeceksiniz yoksa vatan haini, TSK düşmanı ve bölücü mü diyeceksiniz. Zihinlerde bölünmüşlük yaşayanların fiiliyatta attığı sloganlara pabuç bırakmıyorum. Sizin insanlığınız ne zaman öldü bunu bir düşünün. Ne zaman ölünün adına soyadına bakmaksızın cenazesine hürmet edebilirsiniz, işte o zaman yeniden hep birlikte bir gelecek tahayyül edebiliriz. Eğer Şırnak’ta ölen 35 insanın cenazesine sahip çıkmak, yurttaşlarımın yurdum silahı ve bombası ile öldürülmesine isyan etmek tarafgirlik ve hainlikse ben bu yaftayı da başımla beraber kabul ederim. 

11 Aralık 2011 Pazar

Huzur Uzakta Değil…


Bilen bilir, 5-6 senedir bir hayalin peşinde sürüklendik gidiyoruz. Her yeni gün yeni muhataplara bu hayali anlatmanın heyecanını hiç yitirmeden, sıkılmadan usanmadan devam ediyoruz serüvenimize. Bilen bilir diyorum bilmeyene ise buradan anlatamam! Temas etmemiz lazım, gözlerinizi görmem, gözlerimi görmeniz, mimiklerle konuşmamız lazım, samimiyeti hissetmezsek ben sabahtan akşama yazarım ama anlatmış olmam. Zaten sırf bu dürtü ile karış karış gezmeye çalışıyoruz Türkiye’yi… Ayak basmadığımız yerdeki yüreklere temas edemeyeceğimizi biliyoruz. İstiyoruz ki gidelim canlı canlı, dokunarak muhabbet edelim. Sohbet etmeyelim, konuşmayalım ama muhabbet edelim mutlaka. Hepimizin bu sıralar eksikliğini hissettiği şey muhabbette saklı, “Sevgi”.

Muhabbet “sevgi ile sohbet etmektir” ve bunu şu sıralarda yapabilene aşk olsun. Herkes bir hesap peşinde, kime neyi nasıl söylemek lazım ki oradan şunu çıkarabilelim merakındayız. Lakin bilmiyor değiliz, sadece farkındalığımız yok. Neyin mi? Birbirimiz üzerinden tükettiğimiz değerlerin hepimizin olduğunun. Sanıyoruz ki sevgi ile şefkat ve adalet sadece kendimize kalacak ve diğerlerini katakulliye getirip bu yolda işimizi daha rahat göreceğiz. Oysa bir elin parmaklarıyız. Hangisi kesilse diğeri acıyacak, hadi uyuşturdunuz diyelim bu kez de eksik kalacak. Üç parmağınızı sıkıp bir yumruk yapabiliyor musunuz, mümkün değil. O parmakların hepsi lazım. Küçüğü, büyüğü, işareti, ortası, yüzüğü… Ancak bir el böyle oluşabilmiş işte. Daha iyisini yapabilmek senin haddine değil ki! İstersen altıncısını ekle yine daha iyi olmayacak.

Ne olduğumuzu bilmek yerine ne olmadığımızı sorgulama derdindeyiz. Tarihi neresinden kesip atsak da kurtulsak merakı sarmış dört bir yanımızı. Doğuya gidip batılı kalıyor, batıda doğulu oluyoruz. Sonra kafalar karışık, ruh doyumsuz ve gönül huzursuz… Aslında kendi kendimize çektiğimiz bir ıstırabın içinde olduğumuzu idrak etmek zor değil. Çözüm kendine dönmek! Parmakların hepsini küçük büyük demeden sahiplenmek, tarihe kesik atmadan, günahıyla sevabıyla, yalnız olduğu gibi içselleştirmek ve en önemlisi doğu-batı karmaşasını bir kenara itip kendini merkeze koyabilmekte çözüm. Sana huzuru senden başka kim verebilir? Hepimizin aradığı sihirli kelime huzur ama adresi kayıp sanki bulunmuyor. Çünkü önümüze bakmayı, burnumuzun dibini görmeyi beceremiyoruz. Becerebilecek güce ve yeteneğe sahipken ama işte şurası da eksik diyebilmek kudretine sahip değiliz. Oysa kim mükemmeli oynayabildi kadim insanlık tarihinde bilen var mı?

Mükemmeli bir hedef olarak koymak elbette elzem, ancak çalışmaksızın bunu beklemek aptallık oluyor. Olduğumuz hali bir içselleştirdikten sonra eksiklerin gün ışığı gibi parlamasından korkmayacağız, eksikler önümüze çıksın ki tamamlamak için doğru bir yol haritası oluşturalım. Sonra ne mi yapacağız, ne olduğumuzu bilmenin verdiği bir derin özgüven hasıl olacak içimizde. Bu özgüven her şeyi biliyorum iddiasından öte her şeyi yapabileceğine olan inançla ortaya çıkacak. Yani “dünyam başıma yıkılsa yeniden inşa ederim” diyeceksin!  Film seyretmem ama bir film repliğindeydi sanırım “You love me once, you can do it again” diyordu. Bir kere yaptığın şeyi bir defa daha yapamayacağını düşünmek herhalde aptallıkla eş değerdir. Dünyamız vardı ve hatta dünyamız büyüktü, yıkıldı, küçüldü ama yeniden o dünyayı kurabilecek iradeyi gösterecek özgüveni oluşturmalıyız. Çünkü bir kere o dünyayı kurabilmiştik, tamam hata ettik, eksiklerimiz oldu kaybettik yahut küçülmesine engel olamadık ama yeniden yapamamamız için hiçbir neden yok. Eğer varsa da bunun sırrı da bizde! Yani elin parmaklarının bir araya gelebilmesi lazım. Başparmaksız yumruğunu kenetleyemezsin ve o başparmak diğer dördü olmaksızın bir işe yaramaz.  

O yumruğun yeniden oluşmaya başladığını hissediyorum. Parmaklar yalnızlıkları ile huzuru bulamıyorlar, başparmak ise hepsine çatı olmak için ve bir araya kenetlemek için her yeni günde daha hazır hale geliyor. Peki, yumruğu neden sımsıkı yapıyoruz? Kimseye kastımız yok. Taş atana gül atacak kadar naif bir medeniyetin çocukları olsak da böyle bir dünyada olmadığımızı biliyoruz ve olur da birileri bize yumruk atmaya kalkarsa bizim de yumruğumuzun sıkılığını görüp buna cüret edemesin istiyoruz. Hem zaten bu parmaklar bir arada olmadığı zaman ne huzurlu ne mutlu ne de kendinden mesul. Kırılıyor, bükülüyor ve kanıyor… O yüzden bugün bizim sevgiyle sohbete yani muhabbete ve birbirimize temas edip kenetlenmeye ihtiyacımız var. Huzur ancak böyle mümkün… Huzurlu Pazarlar :)

Burak YALIM 

3 Aralık 2011 Cumartesi

Boşnak Bir Muhacir...

Muhacirlik zor iştir. Zorluğu olduğun, kendini ait hissettiğin yerlerden uzaklaşmak "zorunda" kalmaktan ileri gelir. Lakin zorunluluk olan herşey kelimenin tabiatı gereği "zor" olmaktadır. Muhacirliğin en zor yanı ise kültürüne, diline ve toprağına hasret kalmaktan öte tüm bunları zaman içinde unutma veya bu değerlere karşı yozlaşma içerisine girmekten gelmektedir. Muhacir olmak çok evveliyatı olan ve kutsiyetle anmamız gereken bir duruma işaret eder. Hz. Muhammed (Sav) ve diğer müslümanların baskılara maruz kalması sonucu Mekke'den Medine'ye hicret yani göç etmesi ile kazandıkları sıfattır muhacirlik. Karşılayanlar ise ensar olmuştur. Mekke'den peygamber efendimiz ile birlikte Medine'ye göç eden müslümanlara kucaklarını açan Medineliler, yardım eden, herkese iyilik eden anlamını taşıyan ensar sıfatına nail olmuşlardır. Nitekim muhacirlerin hicreti bir hayra da vesile olmuş ve Medine'de İslam Devleti'nin temelleri atılmıştır. 

Muhacir olmak hem kutsal hem de zor çünkü rahmet ancak zahmet ile mümkün. Türkiye'de halk dilinde "macır" olarak kullanılan muhacir kelimesi en çok Bulgaristan, Yugoslavya ve Arnavutluk olmak üzere Balkan coğrafyasından anadolu topraklarına gelen ve ayrıca Osmanlı-Rus harbi neticesinde Kafkasya'dan yine anadolu coğrafyasına göç etmek durumunda kalan halklar için kullanılır. Özellikle Marmara Bölgesi'nde Balkan coğrafyasından gelen yoğun bir göçmen yani muhacir nüfus yaşamaktadır. Yazıyı kaleme alan bu aciz kulun da ailesi 20. yüzyılın başlarında Bosna-Hersek'in başkenti olan Saraybosna'dan anadolu coğrafyasına göç etmek durumunda kalmıştır. Zira hepimizin bildiği üzere o dönem yoğun göçlerin yaşandığı bir dönemdir ve bizim ailemiz de muhtemelen Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun 1908 yılında Bosna-Hersek'i ilhak etmesi ile birlikte anadoluya göç etme kararı almıştır. Muhtemelen diyorum çünkü bu konuda henüz tarih biliminin olmazsa olmazı bir evrak yahut bir belge sahibi değilim. Hal böyle olunca da o belgeyi bulmak ve kendi tarihimi netleştirmek için birşeyler yapmak derdindeyim. Bu dert öyle birşey ki muhacir olmakla anlatılabilir ancak. Topraktan gelen insanın toprağa gitmesi gibi... O arada geçen "yaşam" veya "hayat" dediğimiz ve başlarken uzun sonuna geldiğinde çabucak geçti dediğimiz senelerin zorluğu gibi işte.

Malum ortada halimiz, Avusturya-Macaristan'ın ilhakı ile olduğunu düşündüğüm bir zorla göçe maruz kaldık. Zorla diyorum çünkü babamın dedesi olan ve babama ismini veren Üzeyir Dede herhalde rahat kendisine battığı için Anadolu yollarına düşmemiştir. Arkada eşini bıraktı mı, eşi orada rahmetli oldu mu bilmiyorum ama bildiğim birşey var yeni bir eşi oldu kendisinin. Arkada bıraktığı eşinden bugün amcamın adı olan Nezir isimli bir evladı vardı ve o da çok genç yaşta hakkın rahmetine kavuşmuştu. Kısacası şecere epey karışık. Karışıklığına yine bir neden muhacirlik işte. Üzeyir dedemin ilk eşi olduğunu sandığım Muliya'nın Saraybosna'da vefat ettiği için mi kaldığını yahut terk-i diyar edemediği için mi Üzeyir dedenin yalnız geldiğini bilmiyoruz. Fakat mutlaka Muliya'nın yani Muliya ninenin halen daha Bosna-Hersek'te yaşadığını umduğum ve düşündüğüm çocukları veya hiç olmazsa torunları vardır. Bunu neden bu kadar önemsiyorum? Muhacirlik işte, doğmasan da dilini bilmesen de içini sızlatan ve seni çağıran birşeyler olduğunu biliyorsun. Hele ki burası Saraybosna ise bu ilgi için oradan gelen bir kökenin olmasına bile gerek kalmadığını anlatıyor tarih sana.

Muhacirlik demiştik, zor zanaat. Dilini yitirmişsin, kültürün ise öyle veya böyle yaşatılmaya çalışılsa da yıpranmış, yok olmadıysa bile var olamamış. Ama akvam-ı beşer işte, nereden geldi ise oraya gidecek ille. Sonuçta emir böyle... Başımız üzerine deyip yükü omuzlara yüklenmezsek, muhacirliğin zorluğunu hissetmez ve gün gelip ensar olamazsak vicdan nasıl rahat edecek?  Bosna-Hersek işte böyle bir kimlik bilinci zihnimde, yüreğimde ve fıtratımda. Ne uzmanıyım oraların ne de yabancısı. Orta şekerli kahve misali bir ucundan tutmuşum kimliğimin, ne o olmuşum ne onsuz kalmışım. Hoş biz Boşnaklar için şekersizi makbüldür kahvenin, belki de hep arada yaşamaktan, ortada hissetmekten tadımız kaçtığındandır. Ne Avusturya - Macaristan olabilmişiz ne de Sırbistan'a dahledilmişiz. Hep bir arada kalmışlık hali, ne Ortodoks ne Katolik, bizimki İslam'a değmeden önce Bogomillikmiş. Sonra 1463 senesi Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri ile Osmanlı idaresine girince İslam ile haşır neşir olmuşuz. Öyle bir ram olmuşuz İslam ile Boşnaklık Müslümanlık bilinmiş, Müslümanlığın Türklük bilinmesi gibi...

Şimdi kısmet olursa ben muhacirliğimin bitişine başlangıç etmek için Bosna - Hersek'e gidiyorum. Bitişe başlangıç diyorum çünkü gitmek, dolaşmak ve oradaki dostlar, kardeşler ile konuşmak ancak başlangıç olacaktır. Henüz 5-6 yaşlarında çocukken TV'den hatırladığım Bosna Savaşı'nı ve Srebrenitsa'da soykırıma uğratılan tarihimizi anlamak, muhacir olarak o tehlikelerden uzakta ve sıcacık evimizde olmanın rahatlığı ile mümkün değildir. Gitmek de yetmeyecek, gönül bağını söylemde değil eylemde gösterebilmek ve muhacir olarak geldiğim Anadolu coğrafyasından başım dik alnım ak geri gidip ensar olabilmek için henüz yolun başındayım...

Bosnalı Burak Yalım








29 Kasım 2011 Salı

Türkiye Yine Demokrasiyle İyileştirilecektir


Bir önceki yazısında Türkiye’nin Hegel’in diyalektiğinde olduğu gibi tez, antitez ve sentezi siyasal ortamda yaşadığına hükmeden bu fakir, fecaat bir Kemalist tezden sonra çok yeni başlayan ve halen devam etmekte olan Tayyibist bir antitezi yaşadığımızı bazı örneklemeler ile açıklamıştı. Yazının sonunda ise “sentez” olarak nitelendirdiği Demokratik Türkiye’nin çok yakın bir gelecekte mümkün olacağı kehanetinde bulunmuştu. Peki, nedir bu “sentez” veya “Demokratik Türkiye”?

Demokrasinin çok partili bir siyasi sistemin her bilmem kaç yılda bir sandığa gidilerek iktidar veya koalisyon belirlediği ve bu belirlenirken şeffaflığın ve seçim güvenliğinin tesis edildiği bir yöntem/sistem/anlayış olduğunu düşünüyorsak bugün hakikatten demokratik bir Türkiye var diyebiliriz. Lakin ben demokrasinin temel ilkelerinin bizlere gerçek bir demokrasi sunduğuna kanaat getirmiş değilim. Demokrasinin temel ilkeleri akademik literatürde şu şekilde verilmektedir:              

1. Siyasal makamların seçilerek iş başına gelmesi 2. Seçimlerin düzenli aralıklarla tekrarlanması, 
3. Seçimlerin serbest olmalı 4. Birden çok siyasal parti olmalı 5. Muhalefetin iktidar şansı olmalı     6. Temel kamu hakları tanınmış olmalı ve güvence altına alınmalı. 

Evet, Türkiye’de siyasal makam seçilmekte, seçimler düzenli olarak yapılmakta, seçimler şeffaf ve serbest olarak gerçekleşmekte, birden fazla hatta çok fazla siyasi parti yarışa katılmakta, muhalefetin iktidar şansı(!) iyi çalışırsa elbette var. Son ilke olan kamu hakkı tanınması ve güvence altına alınması konusunun da yok olduğunu iddia edemeyiz. Ancak başlarken söylediğim gibi bu 6 ilkenin kendi şartları içerisinde uygulanıyor olması Türkiye’nin demokratik olduğu sonucuna varmamızı sağlamıyor. Zaten akademi de bu ilkelerin asgari şartlar altında bir demokrasiyi bize bahşedeceğini işaret ediyor. Bu ilkesel yaklaşımda Türkiye’nin 1946’da çok partili hayata geçmesi ile birlikte demokratik bir ülke olduğunu söylemek yanlış olmayacak. Bu açıdan Atatürk diktatör müydü, Atatürk dönemi Türkiye’de demokrasiden söz edilebilir mi gibi soruların da cevabı bir ölçüde verilmiş olabilir. Türkiye’nin çok partili hayata geçmesi ile birlikte asgari bir demokrasiye kavuştuğunu tespit ettikten sonra bu demokrasinin askeri darbeler ile sekteye uğratıldığını da söylemek gerekiyor. 1960 darbesi, 1971 muhtırası, 1980 darbesi, 28 Şubat 1997 post-modern darbesi bu anlamda demokrasiyi sekteye uğratmış en son 27 Nisan 2007 tarihli e-muhtıra ise Ak Parti’nin tabir yerindeyse dik duruşu sayesinde demokratik işleyişe herhangi bir etki gerçekleştirememiştir.

Türkiye’nin demokrasinin 6 temel ilkesi bağlamında genel bir fotoğrafını çektikten sonra demokratikleşememesi sorununa da göz atmak gerekiyor. Türkiye’nin demokratikleşememesi sorunsalının temelinde askerin etkinliği politikanın yetkin olmayışı ve en önemli unsur olarak da halkın yani milletin demokrat bir tavrı benimsememiş olmasını sayabiliriz. Türkiye’yi kuran kadroların neredeyse hemen hepsinin asker kökenli olması bu anlamda askerlere son sözü biz söyleriz ve Türkiye’nin yönünü biz tayin ederiz gibi ayrıcalıklı bir ruh hali kazandırmıştır. Biz kurduk öyleyse biz yönetiriz ruh halinin sirayet ettiği asker bu mantıktan hareketle kendisine göre tehdit saydığı her unsuru yok etmek için elinden geleni yaparken vatandaşını da çeşitli zulüm ve sindirmelere maruz bırakmıştır. Politikacılar ise elinde silah olan bu askerlere karşı her zaman bir tedirginlik içerisinde hareket ettikleri için son kertede en stratejik kararlar ve politikalar askerlere havale edilmiş yahut edilmediyse de askerler bu noktada politikacılara manevra alanı bırakmamıştır. Sonuç olarak seçilen politikacılar teamül olarak kendi atadıkları askerlerin çizdiği sınırların dışarısına çıkamamıştır. Çıktıkları yahut çıkmak istedikleri zaman ise asker Türkiye’nin kurucu ve kurtarıcısı olmak namıyla politikaya en sert darbeyi vurmuştur. Türkiye’nin demokratikleşememesinin üçüncü ve önemli unsuru olarak saydığımız halkın demokrat bir kültüre sahip olmayışı ise gerek tarihi gerekse kültürel etkilerin bir doğal sonucudur. Bugün halen daha çoğumuzun kullandığı “devlet baba” tabiri ve her iyiliğin ve kötülüğün bu babadan beklenmesi bunun en somut örneğidir. Devlet baba dövse de yeridir sövse de yeridir millet için, çünkü millet devletini her zaman baş tacı etmiştir. Oysa Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” deyişi yine bu milletin kalbinden çıkan ve devletin varlığını sağlayanın insan unsuru olduğunu işaret eden bir yaklaşımdır. Aslında milletin devleti baş tacı etmesini de çok yadırgamamak gerekir. Çünkü 2 milyon metrekareyi geçen toprak büyüklüğüne sahip kocaman bir imparatorluk 8-10 yıllık bir süreç içerisinde Anadolu yarımadasına sığacak ölçüde daralmış, devletin yok olma tehlikesi zuhur etmiştir. Bunun üzerine yeni kurulan devletin varlığı ve buna armağan edilen insan varlığı sosyolojik açıdan bakıldığında çok anormal karşılanamaz.

Bugün Türkiye önceki yıllara nispetle demokrasisini çok daha iyi noktalara getirmiştir. Avrupa Birliği’ne üyelik hedefinin katalizör olduğu hızlı demokratikleşme reformları ile birlikte Türkiye’de hukukun üstünlüğü, seçilmişlerin son sözü söylediği ortamın tesisi ve halkın dünyanın yeni dinamikleri ile birlikte politikaya daha etkin katılma çabasında olduğu bir dönemi yaşamaktayız. 12 Eylül 2010 referandumu ile askeri vesayeti ve yargı vesayetini ortadan kaldıran değişikliklere %58 ile destek çıkan Türkiye halkı, bir kısım entelektüel ve sivil toplum kuruluşunca zikredilen “Yetmez ama Evet” sloganına sarılmıştı. Demokratikleşmeye evet ama bu kadarla olmaz diyen bu yaklaşım Türkiye’de sivil toplum mantığının da geliştiğini ve siyasi iktidarın seçimler vesilesiyle iş başına geldikten sonra da toplum tarafından denetlenip baskı altında tutulacağına işaret ediyordu. “Hepimiz Hrant’ız” diyen, sokaklarda görünürlüğü daha çok artan, askeri darbelere karşı omuz omuza duran, özgürlük taleplerine daha fazla alaka gösteren yeni bir Türkiye toplumu ile karşı karşıyaydık. İşte tam bu noktada önümüze demokrasinin kimin eliyle nasıl gerçekleştirildiği sorunsalı çıktı diyebiliriz. İktidar partisi demokrasiyi getirdiğini, Türkiye’yi demokratikleştirdiğini ifade ederken genel olarak halkın bu talebine dayanmaktan ziyade “biz yaptık” ruh hali ile hareket etmeye başladı. “Yetmez ama Evet” diyen liberal kanat ile özgürlük taleplerini dillendiren halk kitleleri iktidar partisini bu anlamda itelememiş de kendileri demokrasiyi Türkiye’ye bahsetmiş gibi bir ruh hali iktidar partisinde görülmeye başladı. Tam da bu noktada Sartori’nin iktidarın demokrasiyi tekeline almasına müsaade etmeyen yaklaşımı, yani demokrasiyi iktidarın eline bıraktığımızda demokrasiyi geliştirecek ve demokrasi idealine sıkı sıkıya bağlı alternatif iktidar öğelerinin devre dışı kalacağını söyleyen Sartori, bu durumda da halkın yönetim işlevini göstereceği bir alanın kalmayacağına işaret etmektedir. Somutlaştıracak olursak eğer demokrasi bize Ak Parti’nin bahşettiği bir şey değildir, eğer buna inanır ve demokratikleşmeyi Ak Parti’nin eline bırakırsak, halkın, yani sivil toplumun yönetime katılma işlevi otomatik olarak kaybolur ve ancak seçimden seçime oy kullanmak şeklinde tezahür eder. Bu durum ise bizi, iktidar marifetiyle kurulan demokrasinin ne kadar ileri gidebileceği sorgulamasına götürmektedir. Belki de Türkiye’de son dönemde Avrupa Birliği reformlarına olan ilgisizlik, askeri vesayete ilişkin anayasal düzenlemelerin yasal düzenlemeler ile desteklenmemesi ve bunun aksine Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu ile ilgili düzenlemelerin aciliyle yapılması, yeni anayasaya ilişkin heyecansızlık ve motivasyon kaybı, sporda şikeye ilişkin cezanın bir gece oylaması ile indirilmesi, vicdani reddi gündemine almayan ve bunun yanında profesyonel ordudan da bahsetmeyen tutumlar, Deniz Feneri davasının ortadan kaybolması, Balyoz ve Ergenekon davalarının ise akamete uğratılıyormuş gibi görünmesi… gibi somut olaylar iktidarın tekeline bırakılan demokrasinin ilerlemeyişi, kendine göre bir demokratik alan yaratan iktidarın daha öteye geçmede hevessiz kalması şeklinde açıklanabilir.

Son kertede Demokratik Türkiye zamanında Atatürk’ün cumhuriyeti kurarken Karabekir Paşa’ya söylediği iddia edilen “Cumhuriyet öyle herkese sorularak ilan edilecek bir şey değildir” sözünün aksine “demokrasi iktidarın tekeline bırakılacak kadar basit bir şey değildir”. Bu noktada eski Türkiye’nin asker ve yargı bürokrasisi şeklinde tezahür eden zinde güçleri bugün yani yeni Türkiye’de sivil toplum ve sivil toplum kuruluşları olmalıdır. Sartori, iktidarın mutlakiyet halini almasının önüne geçmek ve tüm iktidar kaynaklarının tek elde toplanmasını önlemek için iktidarın merkezde toplanmasının engellenmesi gerektiğini savunur. İktidarın bölünememesi durumunda çevrenin hiçbir hakkı olmayacaktır, üstelik buna direnme ve rıza göstermeme hakkı da dâhildir. Toplumsal sistemin bütünüyle kuvvete dayalı bir örgütlenme etrafında birleştirilmiş olması tehlikeli fakat olası bir sonuçtur. Sartori esas ilgisinin iktidarın nasıl bölünür ve paylaşılır hale getirileceği sorunu olduğunu söyler. Çünkü iktidarın bölünmesi durumunda iktidarın mutlaklaşması gibi bir sorun devre dışı kalacaktır. Böylelikle de iktidarın alanı eksildiği ölçüde demokratik siyasetin önü açılmış olacaktır. Bugün iktidarın alanını eksiltecek, daraltacak ve baskı altına sokacak yegâne unsur “sivil toplum”. Tabii burada hangi sivil toplum sorusunun da gündeme geleceğini unutmamalıyız. İktidarın fonladığı ve yönlendirdiği bir sivil toplumun iktidarın alanını daraltmak bir yana genişleteceğini biliyoruz. Peki diğerleri, yani iktidarın fonlamadığı sivil toplum çalışmaları nasıl ayakta kalacak? İşte burada devlet babacı olmayan, kendi imkânlarını oluşturabilen ve bu anlamda nitelikli işler üreten sivil topluma ihtiyaç doğuyor. Demokratik Türkiye’yi de oluşturacak olan, tüm farklılıkları zenginlik kelimesiyle anan, çoğunlukçu değil çoğulcu bir perspektife sahip sivil kitlelerdir. Bunun zamanı nedir ve ne zaman oluşur sorusuna ise yine Sartori’nin cümleleri ile bakalım: “Koşullar değişmesine rağmen demokrasi hep gelişim göstermiştir. Bu, halkların kendi özgürlüklerine verdikleri önemi göstermektedir. Çünkü özgürlük, koşulların değiştirilmesi için başlangıçtır; dahası koşullar, koşulların kendilerine duyulan güvensizlik ifade edilmeden değiştirilemez.” Şimdi de tezimize dönelim. Kemalist teze olan güven bitip ona dair duyulan güvensizliklerin ifadesi ile birlikte Tayyibist tez, yani bize göre antitez başlamıştı. Şimdi ise Tayyibist teze olan güvensizliği yavaş yavaş duymaya, hissetmeye ve hatta küçük küçük ifade etmeye başladık. Sanıyorum bitişin başlangıcına girildi bu süreçte. 

Peki ya sentez, işte bu konuda sanırım Türkiye’nin “Sartori” den alacağı ciddi dersler var. Hem ne diyor Sartori: “Demokrasi yine ve sadece demokrasinin kendisi ile iyileştirilecektir…”

Twitter  

Kemalist Türkiye,Tayyibist Türkiye ve 

Nihayetinde Demokratik Türkiye


Sav, karşı sav ve bireşim… Hegel’in diyalektik felsefesini oluşturan tez, antitez ve sentez kelimelerinin bir başka ifade şekli. Hegel mantığına göre üç aşamalı bir diyalektik vardır. Her varlık özü gereği kendini aşar ve karşıtına dönüşür. Her sav bir karşı savı, her eylem ise bir karşı eylemi oluşturmaktadır. Bireşim dediğimiz sentez ise hem savı hem de karşı savı içerisinde barındıran yeni bir savdır. Örnek olarak eşitlik bir sav eşitsizlik ise karşı savdır, bu ikisinin bireşiminden yani sentezinden ise adalet çıkar diyebiliriz. Çünkü adalet hem eşitliği sağlar hem de eşitsizliği giderir. Sonuç itibariyle adalet hem eşitlik hem de eşitsizliği içinde barındırmaktadır ve sav ile karşı savı olumlama yoluyla bireşim haline getirmiştir. Mantıksal gelişmede de her sav bir olumlama ve her karşı sav bir olumsuzlama olarak görülür ve bireşim olumsuzlamanın olumlanması yahut olumsuzlanması yoluyla olumlanmasıdır. Daha açık bir ifade ile tez sevilen, iyi olan, beğenilen, antitez ise sevilmeyen kötü olan, beğenilmeyendir. Nihayetinde sentez ise antitezin sevilir hale gelmesi tezin de antiteze göre pozitif hale gelmesi ile oluşan bir bütüncüldür. Çok yalın bir ifade ile tez Kemalizm, antitez Tayyibizm ve sentez ise henüz oluşması beklenendir. Hegel’in diyalektik felsefesinden yola çıkarak bir Türkiye analizi yapma çabası uzun zamandır zihnimde hâkimdi. Özellikle Ak Parti iktidarının son döneminde daha baskıcı ve daha devletleşen bir yapıya büründüğünü hissettikçe bu analizin aslında çok da abartılı olmadığını düşünmeye başladım. Şu son Dersim tartışması ile birlikte “Kemalist Türkiye, Tayyibist Türkiye ve en nihayetinde Demokratik Türkiye” şeklinde bir sloganlaştırma yaptım. Konunun sosyolojik bir vakıa olduğunun altını ısrarla çizdikten sonra “tez/antitez=sentez” meselesine giriş yapabiliriz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu, -cumhuriyet kurulduktan sonra yapılan devrimler yoluyla- Osmanlı döneminden tamamen kopma, sıfırdan başlama, en azından zihinsel olarak Osmanlı anlayışını terk etme olarak almamız yanlış olmayacaktır. Dolayısıyla tezimiz 29 Ekim 1923’te “Cumhuriyetin” ilanı ile başlangıç göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günden 2000’li yıllara ve hatta 2003’te Ak Parti’nin iktidara gelmesine ve 12 Eylül 2010 referandumu ile birlikte askeri ve yargı vesayetini ortadan kaldırmasına kadar “tez” canlılığını çeşitli yollarla korumuş ve hükümranlığını sürdürmüştür. 1946’da çok partili hayata geçildiğinde ve Rahmetli Menderes’in Demokrat Parti dönemlerinde “halk” nispeten soluk almışsa da Türkiye Cumhuriyeti devletinin baskıcı, totaliter ve farklılıkları yok sayan derin bir anlayışla yönetildiği gerçeğini göz ardı edemeyiz. Bahsettiğimiz zaman dilimi boyunca ne Kürtler Kürt olabilmiş, ne tarikatlar yahut cemaatler yaşama alanı bulabilmiş ne de farklı inanç grubuna ait kitleler kendilerini tam anlamıyla ifade edebilmiştir. Buna “azınlık” olarak andığımız Ermeni, Rum ve Yahudi cemaatleri de dahildir. Bu gruplar bırakın kendilerini ifade etmeyi her fırsatta çeşitli baskı, sindirme ve asimilasyon politikalarına maruz kalmışlardır. Ezanın Türkçeleştirilmesi, Dersim’de yaşanan katliam, Camilerin kapatılıp ahır olarak kullanılması, Varlık Vergisi uygulaması, 6-7 Eylül olayları, Azınlık vakıflarının mallarına el koymak, faili meçhuller, idamlar, yargısız infazlar… Tüm bu saydıklarımızı münferit olaylar şeklinde aktarmaya kalkmak ve bunu objektif olarak yapmak tarihçiler için büyük bir sorumluluk olarak beklemektedir. Bu saydıklarımızın yanında halkın Alevi-Sünni kışkırtması ile birbirine düşürüldüğü ve Alevi vatandaşların katledildiği Sivas-Maraş olayları, sağ-sol çatışmasından doğurtulan 1980 Kenan Paşa darbesi, öncesinde kendi başbakanını asan ülke durumuna düştüğümüz 1960 darbesi ve darbeler tarihimiz… 28 Şubat’ta seçilmiş başbakanın baskı ve yıldırmayla, yani post-modern diye tabir ettiğimiz darbe ile iktidardan uzaklaştırılmasına da ayrı bir pencere açmak gerekiyor.

Uzun lafın kısası “Kemalist Tez” Türkiye’ye hiç ama hiç yaramadı ve aksine büyük belalar, acılar, hüzünler bıraktı. Bunun adını Kemalizm koymak da aslında çok isabetli değil, Kemalist-Militarist-Elitist devlet anlayışı demek daha açıklayıcı olacak sanırım. Çünkü bu yıkım ve acı dolu tez, her sıkıştığında Atatürk’ü, Vatan’ı, Milleti, Milliyetçiliği ve yerine göre dini kendine kalkan olarak kullanan “askeri ve elitist bürokrasi” tarafından gerçekleştirildi. Bilginin bu kadar akışkan olmadığı,  gerçek bilgiye ulaşmanın sokaktaki vatandaş için neredeyse imkânsız olduğu dönemlerdi bunlar. Ruhumuza sinen “devlet baba” anlayışı ve “devleti milletten üstün tutan” yaklaşımın bir ürünü olarak bu tez çok uzun bir dönem boyunca yaşam şansı buldu. Elinde silah olan adamlara karşı duracak babayiğit politikacılarımızın olmayışı yahut o politikacıların da bu düzenin bir parçası olması da önemli bir etkendi. Düşünsenize Demirel 7 kere gidip 8 kere gelebiliyordu. Yüzde elli bandında oy alan Başbakan’ın asılmasına millet sesini çıkarmıyor, onu asanlara karşı bayrak açmıyordu. 1980 darbesi öyle punduna getirilerek yapılmıştı ki millet darbeci paşaya minnet borçlu hissetmişti kendisini. Pompalanan şeriat korkusu, irtica yaftası ile Erbakan istifa etmek zorunda bırakılmıştı. Millet seçimlere gidip yönetici seçiyordu ancak seçilen yöneticiyi yönetecek güce sahip unsurlar vardı. İşte bu, Türkiye’nin algıda olumlu, yani demokratik, hukuk, laik, sosyal bir devlet olduğu algısının çeşitli unsurlar kullanılmak suretiyle yutturulduğu, vatandaşın kimliğinden, değer yargılarından, idrak ve anlayışından tamamen kopuk yıllardı. (80 yıllık tez) Başörtüsü takan üniversiteye giremiyor, annesi başörtülü olan askeri okullara sokulmuyor, dinden ve imandan bahseden “geri kafalı” oluyor, orduevlerine giremeyen halkın çocukları Mehmetçik oluyor, askerlik peygamber ocağı ama askeriye çağdaş batılı ileri zekâlı… gibi bir ton çelişkili ruh halini içinde barındıran bir tezdi yaşadığımız. Adeta bir deli gömleği giydirilmişti halka ve halk bunun farkında olmasın diye her türlü argüman kullanılıyordu.

Sonra ibreler 3 Kasım 2002’yi gösterdiğinde Türkiye bir genel seçim yapıyordu. Sandıklardan Ak Parti güçlü bir birincilikle çıktı. Necmettin Erbakan’ın eski talebeleri Türkiye’de iktidar olmuşlardı. 28 Şubat’ı yapanların 1000 yıl sürecek dedikleri darbe 5 yıl bile sürmedi. Ak Parti’nin genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan “tez” yazıcı ve yapıcıların hiç hazzetmediği ve hatta bir kaşık suda boğmak istedikleri bir liderdi. Detaylara girmenin lüzumu yok. Ak Parti iktidara geldiği gibi eski tecrübelerinin oluşturduğu derin akılla Avrupa Birliği çıpasına tutundu. AB yolunda yapılacak her yeni reform Türkiye’de militarist güçlerin ve bürokratik elitlerin elini zayıflatacaktı. Yani Ak Parti kadroları “tezi” her yönüyle yaşamış, acılar çekmiş ve derslerini iyi çalışarak iktidara gelmişti. Şimdi iş halkın üzerindeki bu deli gömleğini çıkarmak için zinde güçlerin gerilemesini sağlayacak adımları atmaktaydı. Bu süreçte hiç kolay geçmedi. Ak Parti’ye balyoz indirmek istediler, Erdoğan’a suikastlar düzenlemeye kalkıştılar, partiyi kapatmak için uyduruk davalar oluşturdular ve hatta 27 Nisan E-muhtırası olarak kayıtlara geçen bir askeri muhtıra yayımladılar. Lakin Ak Parti kadroları dersini iyi çalışmıştı ve artık devir eski devir değildi. Halkların taleplerinin daha baskın olduğu, bilgiye erişimin kolaylaştığı ve manipülasyonların eskisi kadar kolay olmadığı yeni bir dünya vardı karşılarında. Halk seçtiği kadrolara uzanan kirli elleri gördükçe siyasetin arkasında durdu. Cumhurbaşkanı Gül’ü ilk aday olduğunda seçtirmemek için ellerinden geleni yapanlara gerçekleştirilen seçimlerde Ak Parti’yi daha güçlü bir şekilde meclise taşıyarak cevap verdi. Hal böyle olunca zinde güçler artık eski zindeliğinde değildi. Ak Parti halkın önünü açan değişimler gerçekleştirdikçe teveccüh gördü ve bu teveccühü çekemeyenler halkı cahillikle suçladı. Artık devir değişmişti. Seçilenlerin iktidarı kurucu iktidara galip geliyordu. Yani “tez” kaybetmişti.

Şimdi sıra “anti-tezin” yaşanmasına gelmişti. Burada altı çizilmesi gereken husus antitezin tez kadar vahşi ve yıkıcı olmadığı gerçeğidir. Çünkü dönemsel olarak antitez demokrasinin, insan hakları ve özgürlükleri ile ilgili taleplerin, şeffaflığın, bilgiye erişim ve ulaşımın daha kolay olduğu bir zaman diliminde yaşandığı için bu mümkün olmayacaktır. Ama hiç kimse yıllarca zulüm görmüş ve aşağılanmış bireylerin iktidara geldiğinde tamamen tahammül ve hoşgörü sahibi olmasını beklememeli. Burada ilginç bir nüansı belirtmek gerekiyor. Tez yazıcı ve yapıcıların elitleri yani üst kadroları antitezin tabanına büyük baskı ve zülüm gerçekleştirmişken bugün antitezin üst kadrolarının tezi halen destekleyen kitlelere karşı yaklaşımı çok daha makul ancak antitezin yani Ak Parti tabanının bu anlamda ciddi bir tahammüle sahip olduğunu veya “biz çektik siz çekmeyin” diyebildiğini sanmıyorum. Kısacası Ak Parti’nin tabanında ciddi bir rövanş isteği olduğunu ve dün bize bunları reva gördünüz biraz da siz çekin yaklaşımını taşıdığını söyleyebilirim. Bu da eşyanın tabiatı gereği normaldir. Birisi size tokat attığında ona o an güçsüzlüğünüz nedeniyle cevap verememişseniz gücü elinize geçirdiğiniz ilk fırsatta siz de o tokatın cevabını verirsiniz. Bu tasvip edilir olmamakla birlikte insanın doğası gereğidir. Zaman zaman bu durum Başbakan Erdoğan’ın üslubuna da sirayet etmektedir. “Iksırıp tıksırıncaya kadar içiyorsunuz” deyişi olsun, alkole yapılan vergi zammında “biraz da az için” söylemi olsun bu konuya ilişkin önemli örneklerdir. Özellikle 12 Eylül 2010 referandumundan sonra vesayetin tamamen kalkması ile Ak Parti ve onun kadrolarında bu ruh halinin daha bariz bir şekilde oluştuğunu gözlemliyoruz. Liberal yazarlara ve fikirlere dair dışlayıcı söylemler, bedelli askerlik meselesinde ve vicdani redde karşı alınan tavırlar bunun bariz örnekleridir. Bu yazıyı yazmama neden olan Dersim özrü meselesi de önemli bir emare olarak görülebilir. Başbakan’ın devlet adına özür dilemesini takdir etmekle birlikte bunu CHP’ye gol atar bir tavırla yapması, aynı özrü Maraş katliamı için dileyip dileyemeyeceği meselesi antitez olup olmadıkları hususunda bize net bir fikir verebilir. Benim temsil ettiğim düşüncenin yaptığı yanlışları ağzıma almam ama “tez” döneminde yapılan ne varsa onlarla hesaplaşırım gibi bir tavır antitez olduğunu itiraf etmek anlamına gelebilir. Ayrıca deniz feneri meselesinin adeta örtbas edilmesi bunun yanında doğan grubuna yüklenilmiş olması da bir başka “bendense susarım ondansa yakarım” yaklaşımıdır. Henüz içinde olduğumuz bir dönem olduğu içinde “antitez” olduğunu iddia ettiğim Ak Parti dönemiyle ilgili çok daha fazla veriye yahut sonuca şahit değiliz. Ancak bu haleti ruhiye ile politika yapılmaya devam edilirse -edileceğini de gözlemliyoruz- Ak Parti dönemini de tam anlamıyla “antitez” olarak isimlendirebiliriz.

Sonuç olarak Türkiye fecaat bir “Kemalist Tez” yaşamıştır. Bu dönemsel şartlar gereğince alabildiğine yıkıcı ve somut acıları içinde barındırmıştır. Kemalist tezin bunca zaman yaşamasının sebebi ise söylediğimiz gibi bilginin dolaşımı, bilgiye erişim, teknoloji ve tarihsel şartlar ile çok alakalıdır. Bugün ise Türkiye “Tayyibist Antitez” yaşıyor olabilir. Bir antitez yaşadığımızı gözlemliyorum ancak bunun adının “Tayyibizm” olduğuna henüz kesin kanaat getirmiş değilim. Tez laik-kemalist güruhun elitleri tarafından gerçekleştirilmiş bir baskı aracı iken antitez Ak Parti’nin bariz bir şekilde tabanı tarafından dayatılan yaşam şekli ve bakış açısıdır. Laik-Kemalistlerin dindar-muhafazakarların ümüğünü sıkamayacağını ve uzun yıllar haksızlık ettiklerini anlamış olmaları gerekiyor. Anlamayanları da pek yakında anlayacaklardır. Anlamamak isteyenler ve bunda ısrarcı olanlar da elbette olacak ve marjinal kalacaktır. Antitez ise buram buram buradayım diyor. Beyoğlu’nda yıllardır aynı yerinde olan masaların oradan kaldırılmasını masumane görmek mümkün değil. Nitekim içki içen veya dindar olmayan insanlara karşı da bir aşağılayan yahut dışlayan bakış açısını da zaman zaman hissetmiyor değiliz. Lakin ben bunun uzun sürmeyeceğini düşünüyorum. Mutlaka dindar-muhafazakâr kesim de laik-kemalist cenahın ümüğünü sıkmanın mümkün olmayacağını, birlikte yaşamak zaruriyetini ve hatta bu birlikteliğin çok daha anlamlı olacağını idrak edecektir. Çünkü ellerindeki iktidar aygıtlarının zulüm yapmaya başladığı anda kendilerini alaşağı edeceğini yaşadıkları zulüm dolayısıyla biliyorlar. Toplum neticede turşu değil, kuralım 6 ay sonra dilediğimiz kıvama gelsin diyemeyiz. Her tepkinin bir karşılığı mutlak surette oluşuyor. Bu oluşmanın hızını, ortam ve koşullar belirler. Ortam ve koşulların gerektirdiğine göre bu oluşma, çok yavaş ya da çok hızlı olabilir. Bunu ben değil Hegel’in diyalektiği söylüyor. Tez çok yavaş ve uzun vadeliydi, antitez ise kanaatimce hızlı ve kısa vadeli olacak. Peki ya sentez? İşte onu da bir başka yazıda konu almak gerekiyor. Çünkü sentez bizim neslimizi, yeni toplum tahayyülünü, yarını ve 2020 sonrasını işaret ediyor…

Tarihle Yüzleşmek


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yine bir ilke imza attı ve “Eğer devlet adına özür dilenecekse böyle bir literatür varsa ben özür dilerim, diliyorum” diyerek yeni bir dil ve yaklaşımı, olması gereken bir bakış açısını Türkiye’nin gündemine soktu. Başbakan Erdoğan günlerdir sıcak gündemi oluşturan meselelerden birisi olan “Dersim Katliamı” hakkında özür dileyerek bir gün önce hararetle eleştirdiğim kendisini bu kez kuvvetle alkışlattırdı. Dersim ile yüzleşmeyi, özellikle devlet olarak yüzleşmeyi alkışlıyorum çünkü yalanlar üzerine kurulu bir tarihin yarınlarımızı yazmak ve yaşamak konusunda bize yardımcı olmayacağına inanıyorum. Dersim’de yapılanları burada tekraren yazmak istemiyorum. Hiç bilmeyen ve okumamış olan Başbakan’ın açıkladığı belgeye veya CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Dersim yaşandığı tarihlerde Emniyet Müdürlüğü görevini yürüten İhsan Sabri Çağlayangil ile gerçekleştirdiği mülakata başvurabilirler. Dersim’de yaşananlar için Başbakan’a seslenen Kılıçdaroğlu’nun hem bir Dersim’li hem de konuyu bizzat dönemin yetkililerinden öğrenmek isteyecek kadar meraklı olmasına rağmen dillendirememesi, özür dileyememesi enteresan. Bu CHP’nin halen “yeni” olamadığını, gerçeklerle yüzleşemediğini veya gerçeklerle yüzleşmek ve Yeni CHP’yi oluşturmak isteyenlerin parti içerisinde henüz güçlü olamadığını gösteriyor.

Başbakan’ın dilediği özür ile Dersim meselesinin hallolduğunu düşünmek doğru olmaz. Öncelikle katliamın adı olan Tunceli’nin derhal coğrafyanın gerçek adı olan Dersim ile değiştirilmesi gerekiyor. İsim değiştirmekle yaraları kapatacak mıyız, elbette hayır. Ancak duyulan pişmanlığı, yaşanan acıları anladığımızı ve paylaştığımızı ifade etmenin önemli bir yolu katliamı hatırlatan ve belleklere kazınan Tunç Eli isminden kurtulmaktır. Bugün Tunç Eli operasyonunu gerçekleştiren sorumlular hayatta değiller ve onlarla ilgili herhangi bir yargılama gerçekleştirmemiz mümkün değil. Zaten Dersim katliamından canı yananların da devletten bekledikleri acılarının kabul edilmesi, tanınması ve paylaşılması. Bu anlamda Başbakan sıfatıyla devlet adına dilenen özür çok şey ifade ediyor. Biliyoruz ki kayıpların geri gelmesi mümkün değil, tıpkı bireysel anlamda canımızı yakanların, kalbimizi kıranların o kalbi tekrar eski haline getirecek şekilde onarmalarının mümkün olmadığı gibi… Ancak hepimiz bir özür bekliyoruz en nihayetinde. İşte Başbakan’ın dilediği özür de bu anlamda çok önemli.

Dersim ile ilgili dilenen özür Türkiye’nin geçmişte yaptığı yanlışlara dair olgun bir insanın yapacağını yapan büyük bir devlet olması yolunda bir başlangıç olarak da ayrıca önemli bir adım. Başlangıç diyorum çünkü Türkiye’nin geçmişinde sadece Dersim yok. İstiklal Mahkemeleri’nde yapılan yargısız infazlardan tutun da 6-7 Eylül olaylarına, Varlık Vergisine ve en yakın zaman diliminde arkasında devlet parmağı olduğuna dair ciddi iddiaların oluştuğu faili meçhul cinayetlere kadar uzayan ciddi bir “kirli tarih” söz konusu. Tarihimizin anlı-şanlı olduğuna dair methiyeleri bunca yıl dinlemiş olmamıza rağmen gerçeklerin üzerini karlarla örtmüş olduğumuzu anlamaya başlamış olmak, özellikle bunun devlet katında oluşması umut verici. Çünkü gerçek olmayan verilerle bir gelecek kuramazsınız. Hep söylediğimiz tarih geleceğe ışık tutar sözünün yalan tarihle anlamlı olması mümkün değil. Fakat bu tarihle yüzleşmek yahut hesaplaşmak sürecinin de çok hassas olduğunu unutmamamız gerekiyor. Tarihle yüzleşelim derken tarihin kendi dinamiklerini yok saymak ve toptan bir değerlendirmeye tabi tutmak toplumsal bellekte yeni travmalar yaratabilir. İstiklal Mahkemeleri’ni elbette konuşmalıyız, orada yapılan haksızlıklar, yargısız infazlar varsa bunları gün ışığına çıkarmak boynumuzun borcu ancak bu yapılırken birilerini topa tutmak, aşağılamak, lanetlemek yaşadığımız ana, yani bugüne bir fayda sağlamayacaktır.

Tarihe tespitler noktasından bakmak gerekiyor. Örneğin Dersim’de yaşananlar bir katliamdır ve bu katliamdan ötürü devlet olarak özür dileriz demek ile Dersim olaylarının yaşandığı tarihteki tüm yetkilileri, o dönemin tek parti iktidarı olan CHP’yi bugünün bakış açısı ile ve bugünkü uzantılarına da sirayet edilecek şekilde aşağılamak, hakarete tabi tutmak doğru olmayacaktır. Atatürk’e kadar ulaşmak ve onu da karalamak hedefiyle yakın tarihi karıştırıyorlar söyleminin çok fazla alıcısı olduğu aşikâr. Bu niyete sahip olanları da yok sayamayız. Ancak niyetin üzüm yemek olması gerektiğini akıllardan çıkarmamalıyız. Bugün Atatürk’ü aşağılamanın yahut karalamanın Türkiye’ye sağlayacağı ne bir fayda var ne de yarını kurgularken Atatürk saplantısına kapılmak doğru. Bugün Türkiye’nin yaşadığı sorunsalların düne dair izdüşümleri varsa ki bunun varlığının hepimiz farkındayız, niyetimiz bu sorunların çözümünde bizi doğru yönlendirecek tespitleri, tarihi gerçeklikleri görmek olmalı. Bugün eğer bir Rum yahut Ermeni milletvekilimizin olmayışını 6-7 Eylül olayları yahut Varlık Vergisi gibi tarihi gerçeklerde aramak gerekir. Yine bugün Kürt meselesi varsa bunun nedenlerinin Şeyh Sait isyanına ve hatta 1921 ile 1924 anayasası arasındaki farklılıklara ve Dersim’e hatta sonrasında faili meçhullere, dahası 12 Eylül Darbesine dayandığını görmek durumundayız. Tüm bunları yapabilirsek eğer 1923’te gökten zembille indiğini sandığımız arızalı(!) cumhuriyetimizin demokratik bir hale gelmesine hizmet edebiliriz.

Tarihimizle yüzleşirken niyetimizin üzüm yemek değil de bağcı dövmek olması bize yeni bir toplumsal travma getirecektir. Atatürk’ü tarihi yerine, ebedi istirahatgahına yerleştirip, korkusuz ve tabusuz bir şekilde tarih okuması yapmalı ve o tarih içerisinde bu ülkenin kimliğini taşıyan her kime yanlış yapılmış ve canı acıtılmışsa ondan özür dileyebilmeliyiz. Aksi takdirde yeni bir toplum tahayyülü oluşturmak, herkesin kendini ait hissettiği bir devlet anlayışına sahip olmak pek mümkün değil. Unutmamak gerekiyor ki birileri tarihi yaparken yanlışlar yapmış olabilir bizim bu yanlışları yapanları tespit edip yerden yere vurmak yerine bu yanlışa maruz kalanların acılarını anlamak, paylaşmak ve yanlış yapanların da yerine özür dileyecek olgunluğa sahip olmak gibi meziyetlerimiz olması gerekiyor.           

Yeni Türkiye’de Bedelli ve Dövizli Eski Usüller


Bütün gözler Başbakan Erdoğan’ın yapacağı grup toplantısında. Sanıyoruz ki partisinin milletvekilleri bile konuya vakıf değiller. Herkes pür dikkat Başbakan’ı dinliyor. Çok ama çok önemli bir konuyu tüm milletvekillerinin bilmesini beklememek lazım, zira ser vermiş sır vermemiş AK Parti’nin üst yönetimi. Konu bedelli askerlik ile ilgili yapılacak düzenlemenin detayları, yapılıp yapılmayacağı tartışılmıyor, belli ki kim neresinden nasıl faydalanacağının derdinde. Başbakan önce diğer güncel meselelere dair düşünce ve görüşlerini anlatıyor. Tam bedelli meselesine geliyor ki o esnada bir de espri patlatıyor; "heyecanlanmayın!”. İki dudağının arasından çıkacak sözler birçok insanın kaderini belirleyecek sanki! Bir bakıma belirliyor elbette ama büyük çoğunluğun değil zengin azınlığın kaderini… 

“30 yaşından gün almış 30 bin lirayı 6 ay içinde ödeyecek olan herkes 21 günlük eğitimi bile almaksızın askerlik görevini yerine getirmiş olacakmış.” Matematik problemi gibi görünse de mantık basit aslında, paran varsa ve otuz yaşını da geçmişsen dert edecek bir şey yok, askerlik halloldu demektir. Bu işin Türkiye ayağı, bir de yurtdışında kulaklarını Ankara’ya dönmüş “dövizli askerlik” beklentisinde olanlar var. Çok beklemeden oraya da bir öpücük gönderiyor Başbakan: “Yaşınız ne olursa olsun eğer 3 yıl sigortalı bir işte çalışmışsanız ve 10 bin avronuz varsa, parayı oradan gönderin hiç bu tarafa gelmenize bile gerek yok, askerliğinizi halletmiş olacaksınız.” Sonra gruba doğru sesleniyor tekrardan “anlaştık mı?”, herhalde anlaşamadık diyenler olsa tasarıyı değiştirecek. Zaten bedelli askerlik meselesini de ancak AK Parti grubuna sorarak anlaşma sağlanabilir, başbakan da bunu yapıyor, bakın anlaştık işte diyor televizyonlardan bize. Başbakan “bedelli” ve “dövizli” askerliğe ilişkin açıklamaları yapmadan önce bazı temel bilgiler veriyor. Bedelli askerlik uygulamasının daha önce 3 kez yapıldığını hatırlatan Başbakan, ''1987, 1992 ve 1999 yıllarında çıkarılan kanunlarla mümkün hale gelmiş. 1987 ve 1992 yıllarında çıkarılan askerlik kanunlarında amaç, büyük miktarlara ulaşan saklı, bakaya ve yoklama açığı birikiminin engellenmesiydi. 1999'da ise bedelli askerlik, Marmara depreminin zararlarının giderilmesine katkı sağlamak için çıkarılmıştır'' diyor. Kendilerinin ise 9 yıldır gündemlerinde olan konuyu bambaşka bir amaçla yaptıklarını buyuran başbakan, ''Biz ise bedelli askerlik uygulamasıyla iki önemli hedef gözetiyoruz; bunların hiçbirisi değil. Bakaya kalanların sayısının ciddi oranlarda artığını görüyoruz ve bedelli askerlik yoluyla bu birikimin azaltılmasını hedefliyoruz. İkincisi ise Bedelli Askerlik Kanunu ile çok önemli sosyal bazı hizmetleri ve destekleri gerçekleştirmeyi hedefliyoruz'' diyor.  Aradaki farkın ne olduğunu ben pek anlayamadım tabii ki, birisi Marmara Depremi için kullanmış diğeri de sosyal hizmetlere harcayacağım diyor. Herhalde bu çok çok önemli fark olsa gerek. Sonra başbakan bedellinin bedelinin net olarak nerelere gideceğini söylüyor. Tasarıya koydukları bir maddeyle bedelli askerlik uygulamasından elde edilecek gelirin şehit yakınlarına, gazilere, özürlülere, muhtaç erbaş ve er aileleri ile TSK'ya, Jandarma Genel Komutanlığına, Sahil Güvenlik Komutanlığına, Emniyet hizmetleri sınıfına mensup vazife malullerine yönelik sosyal hizmet ve faaliyetlerinin finansmanına aktaracaklarını ilan ediyor. Ne kadar şirin değil mi? Zenginden alıyoruz ve şehit, gazi, vazife malullerine veriyoruz. Onlara hizmet sağlıyoruz. Peki ya askere gitmek zorunda kalanlara ne veriyorsunuz? Ayda 20 lira mı? Fakir fukaranın garip gurebanın da hakkı bu herhalde. Ne de olsa askerlik yan gelip yatma yeri değil ve bunu da ancak ömrü billah yan gelip yatamayan gariban yapabilir. Zenginler mi, onlara karşı bir kızgınlığımız yok, şanslılar sadece ve bu şanslı hallerini suya sabuna dokunmaksızın koruyorlar. Kalkıp bir tanesi de yazık yahu böyle adaletsizlik olur mu demiyor. Ne de olsa her koyun kendi bacağından asılıyor değil mi?

Türkiye’nin ileri demokrasisi böyle bir bedelli ve dövizli askerliği adeta suratımıza çarpa çarpa uygulamaya alıyor. Esas işi “profesyonel ordu” yapmak, askerliği hem doktrin olarak hem de pratikte değiştirip dönüştüreceğini beklediğimiz ileri demokrasi de bunu yaparsa derken daha neler yapmıyor ki! Vicdani Ret hiç gündemimizde olmadı diyor ve bakın neleri ekliyor; “Askerlik bu milletin, bu topraklar için en kutsal vazifelerden biri olarak kabul edilmiştir. Biz askerimize 'Mehmetçik' derken bunun bir anlamı var; bu ''Küçük Muhammed'' anlamındadır. Biz askerliği Peygamber Ocağı olarak görmüşüz. Tabii birçok spekülasyonlara neden olmuş şeyler olmuştur, olabilir. Ama biz, bu millet, bunu böyle biliriz. Görmeyenler yok mu? Var. Ama bu milletin kahir ekseriyeti bunu böyle bilir. Askerlik hizmetinin ciddiyetinin zedelenmesine de istismara da asla müsaade etmedik, asla müsaade etmeyiz.”  Neresinden tutsam diye bakıyorum cümleye ve düşünüyorum kendi kendime, bu mu ileri demokrasinin Başbakanı? Milletin Kahır ekseriyeti diyor, çoğunluk ne diyorsa o konuda hassasız diyor, peki ya azınlık? Çoğunluğun Başbakanı’mı yoksa Türkiye’nin %1’inin de Başbakanı mı, hangisi olmayı tercih ediyor Erdoğan? Ak Parti Genel Başkanı olarak sadece %50’ye hitap edebilir ama T.C Başbakanı olarak tüm vatandaşların hassasiyetlerine duyarlı olması gerekiyor. “Her Türk Asker Doğar” ifadesi ile Başbakan’ın sözleri arasındaki tek fark farklı kelimelerin kullanılmış olması, yoksa Başbakan da eski Türkiye’nin eski anlayışına gayet inanıyor. Peygamber Ocağı olarak gördük askerliği diyor, eyvallah lafım ona değil de öyle görmeyeni de görüyor mu gözünüz merak ediyorum sadece. Askerliğin ciddiyetini zedelemeyelim buna da eyvallah ama bireyin haklarını zedelemiyor muyuz? Hani Avrupa Birliği yolunda ilerleyen en azından bu birliğin reformlarına, reçetesine inanan bize ne oldu! Askerliği ben vicdanen ret etmiyorum ama vicdani retçilere de vicdansızlık edilmemeli. Demokrasi dediğimiz şey çoğunluğun yani Başbakan’ın deyimi ile “kahır ekseriyetin” tercihine boyun eğmek değil. Demokrasi vicdani retçilerin de haklarına saygı gösterebilmek. 

Sonuç mu? 22.11.2011 tarihiyle birlikte en azından şahsen, Türkiye’de askerliğin profesyonelleştirilmesi, zorunluluk olmaktan çıkarılması ve demokratikleştirilmesi konusunda AK Parti’den de umudu kesmiş durumdayım. Özellikle “askerliğin peygamber ocağı olması ve bu milletin askerlik anlayışı” ile ilgili sözlerinden sonra Başbakan’ın da bu konuda ileri demokrat bir zihniyete sahip olmadığı kanısına vardım. İngilizcemi tamamen halledip yurtdışında bir takım işlere girişmek fikrinin ciddi anlamda kafamda canlanması anormal olmamalı herhalde. İleri demokrasi düşüncesinin de başka bir bahara kaldığı intibası hakim halet-i ruhiyeme. Geçen gün Ferhat Kentel Hoca demişti, “AKP devletleşiyor veya devlet AKP’lileşiyor”, katılmamak mümkün değil. İyi işleri gümbür gümbür alkışlarken kötü işleri de gümbür gümbür eleştirmek durumundayız. Umarım birileri görür ve duyar da henüz geç olmadan bu yanlış yoldan geriye dönerler…