23 Ekim 2011 Pazar

Muammer Kaddafi'den Sonra Libya

Yaklaşık bir yıldır Muammer Kaddafi’nin ne zaman devrileceğini hesap eden bir dünya gündemimiz vardı. Libya’da olaylar patlak verdiğinde herkes Kaddafi gidecek diyordu ama kimse zamanını tam olarak kestiremiyordu. Sanırım herkesin “Kaddafi Gidecek” üzere mutabakat kurmasının da irdelenmesi gerekiyordu ama bunu irdeleme şansımız pek olmadan Kaddafi hiç kimsenin istemeyeceği bir sona kurban gitti. “Kaddafi Gidecek” mutabakatı sorgulanmalıydı çünkü 42 senedir diktatör olmayan adam bir anda diktatör oluvermişti. Evet, bizler de istiyorduk Ömer Muhtar’ın torunlarının özgür bir Libya kurmasını ama “Kaddafi Gidecek” mutabakatının nereden geldiğini de sorgulama gereği duyuyorduk. Daha düne kadar Kaddafi ile sarmaş dolaş olan batılı dostları bir anda Kaddafi’nin üzerine bombalar yağdırmaya başladı. Nitekim ölümüne dakikalar kala konvoyunu bombalayanlarda Kaddafi’nin batılı ama eski olan sevgili dostlarıydı. Belki de eski dostluklarına dair konuşulmasını istemedikleri şeyler olduğu için Kaddafi’yi muhalifler demekte zorluk çektiğim vahşi insanların önüne attılar. Vahşi insanlardı onlar çünkü “Allahuekber” nidaları eşliğinde bir insanı katlettiler. Oysa Peygamber bile bunu esirlere yapmamıştı. Esirlerin elleri bağlı oldukları için rahatsız olacağını düşünüp ellerinin çözülmesini isteyen Peygamber’in dini olan İslam’a ve o dini benimsemiş bireye yani Müslümana yakışmayı bırakın, en vahşi kabilelerin yapmayacağı bir muamele ile öldürdüler Kaddafi’yi…
Muammer Kaddafi 42 yıl önce 1969 yılında yaptığı bir darbe ile Kral İdris’i (Şeyh İdris) devirerek henüz 27 yaşında bir albay olarak ülke yönetimini ele geçirmişti. Libya Arap Cemahiriyesi’ni kuran Albay Muammer Kaddafi “Üçüncü Evrensel Teori” olarak adlandırdığı sosyalizm ile islam karışımı bir rejim oluşturmuştu. Kendisinin kaleme aldığı Yeşil Kitap adlı eserinde bu sistemin inceliklerini anlatmıştı. Halk Cemahiriyesi olarak adlandırdığı bu sistemle toplumu aşağıdan yukarıya örgütlemeyi hedefleyen, işyerleri, köyler, kasabalar ve şehirlerde devrim komuta konseyi olarak adlandırdığı konseye bağlı hiyerarşik bir örgütlenme gerçekleştirecekti. Aslında sistem her ne kadar aşağıdan yukarıya bir örgütlenme modeli ön görüyor olsa da işlevsel olarak yukarıdan aşağıya doğru bir denetim mekanizması şeklindeydi. Kısacası Muammer Kaddafi kurduğu kendi sistemi ile halkını kontrol altında tutmayı hedefliyordu. Bugün yaklaşık 6,5 milyon nüfusa sahip olan Libya’da halkın aşiretler şeklinde örgütlendiği, aşiretler arasında kan davalarının hüküm sürdüğü ve en ufak bir anlaşmazlıkta ortalığın kan gölüne döneceği düşünüldüğünde belki de Libya için zamanın şartlarında güçlü bir lider etrafında kurulan bu sistem doğruydu da diyebiliriz.
Şimdiden sonra ise Libya’nın demokrasiyi, çok partili serbest seçimleri ve halkın yönetime daha fazla katıldığı bir dönemi sükut-u hayal ile bekleyeceğiz. Sükut-u Hayal ile bekleyeceğiz çünkü Kaddafi’nin vahşice öldürülmesi ile birlikte Libya halkının ve/veya Libyalı muhaliflerin ne kadar gözü dönmüş olduğunu görebiliyoruz. Kaddafi’ye yapılan bu muamelenin 42 yıllık bir diktatörlük döneminin baş sorumlusu olması veya öyle görülmesi ile ilgisi yok diyemeyiz ancak her ne olursa olsun “demokrasi özlemi” ile Kaddafi’ye karşı ayaklanan Libyalıların demokrasiyi bu şekilde gerçekleştirmeleri pek mümkün değil. Dünya medyasına yansıyan görüntülere baktığımız zaman kanı donmayan bir insan yoktur diye düşünürken bunu gerçekleştirenlerin ne kadar insancıl olabileceği, insan hakları ve demokrasi ile ne kadar ilgili olabilecekleri soruları beliriyor. Elbette bugünün dünyasında tüm farklılıkları zenginlik olarak görebilen, her farklılığa temsil hakkı tanıyan, azınlık olanın ezilmesine müsaade etmeyen ve çoğunluğu da azınlık tahakkümüne maruz bırakmayan sihirli sözcük “demokrasi” ve bu sihirli sözcüğün işlevinin oluştuğu bir Libya tüm Libyalıların hakkıdır. Fakat uzun yılların aşiret düzeni, aşiretler arasındaki geçmişe dayanan ihtilaflar ve kontrolsüzce sokağa dağılmış olan silahların bundan sonra toplanıp toplanamayacağı düşünüldüğünde Libya’yı kısa vadede huzurlu günlerin beklediğini söylemek çok zor. Burada büyük sorumluluk Ulusal Geçiş Konseyi’ne ve onun yöneticilerinin Libya gerçeklerine hakim ve geçmişin tecrübelerinden ders çıkararak hareket etmesinde belirginleşiyor.
Libya’da Mart 2011’de başlayan halk ayaklanması her yeni günde Kaddafi ve yandaşlarına karşı yürüttüğü mücadeleyi Ekim 2011’de Kaddafi’yi linç ederek öldürmekle tamamladı. NATO’nun Libyalı muhaliflere bu süreçte sağladığı önemli bir destek olduğunu da not etmemiz gerekiyor. Libya’nın Kuzey Afrika coğrafyasında gerek petrol kaynakları gerekse Akdeniz kıyısındaki jeopolitik önemi göz önünde bulundurulduğunda NATO’nun hangi saikler çerçevesinde konuya müdahil olduğunu anlayabiliriz. Türkiye’nin NATO müdahalesine ilk başta karşı çıkması ve sonrasında oluşan konsensüse direnemeyip en azından lojistik anlamda destek vermiş olması da bu anlamda önemlidir. Libya’nın Kaddafi’nin ölümünden sonra çatışmasızlığa kavuşması ve akabinde normal bir siyasi düzeni oluşturabilmesi için NATO’nun ve uluslararası desteğin yanında Türkiye’nin rolü büyük önem taşımaktadır. Libyalıların Çanakkale’de, Mustafa Kemal, Enver Paşa, Nuri Paşaların Trablusgarp’ta omuz omuza çarpıştığı gerçeği göz ardı edilmeden, NATO ve Batı’nın daha çok yeni olduğu Libya’da Türkiye’nin tarihi derinliği etrafında pozisyon belirlemesi gerekmektedir. Bugün doğal kaynaklarını yönetemeyen, aşiretlerin birbirleri ile çatışmaya girdiği ve geleceğini kurgulayamayan bir Libya oluşursa bundan en büyük zararı yine Türkiye görecektir. Batı sorumluluğu olduğu sorunlara zaman zaman duyarsız kalabilmektedir (Bknz: Somali) fakat Türkiye’nin kötü durumdaki Libya’ya duyarsız kalması mümkün değildir. Yarın yeni bir Somali olmaması için Türkiye’nin Libya konusunda çok daha duyarlı ve hassas bir politika izlemesi, batının salt doğal zenginlikler üzerinden geliştirebileceği olası politikalara karşı dik bir duruşu benimsemesi gerekecektir. En azından Şeyh Sinusi’nin Kurtuluş savaşı yıllarında geleneksel kıyafetleri ile bizzat Mustafa Kemal’in yanında sağladığı desteğin bir karşılığı olmalıdır.
Burak YALIM
UİÇ Derneği Başkanı

20 Ekim 2011 Perşembe

Hakkari Saldırısı: PKK’nın Yıkılmadım Feryadı


Hakkari’de gerçekleştirilen PKK saldırısının üzerinden biraz zaman geçmesini beklemek ve belki de sıcağı sıcağına yorum yapmamak gerekebilir ama sağduyunun esas lazım olduğu anın olayın patlak verdiği zaman olduğuna inanmak mecburiyetindeyiz. Saldırının bu kadar yoğun tepkilere neden olmasında rakamların etkisinin yadsınamaz bir gerçek olduğu ortada. Yazının yazıldığı esnada Başbakan Erdoğan’ın da açıklamasında belirttiği üzere bildiğimiz kayıp sayımız 24 ve yaralılar 18. Terör örgütünün propagandasını yapan yayın organları ise sayıları çok daha yüksek veriyorlar. An itibariyle toplumun sosyal medya üzerinden verdiği tepkilere baktığımızda ise maalesef saldırı amacına ulaşıyor diyebiliriz. Hükümeti istifa etmeye çağırmaktan tutun Terör örgütünün eski lideri Abdullah Öcalan’ın idamının gündeme getirilmesine kadar derin bir infial halinin hakim olduğunu görüyoruz. Bununla birlikte siyaset kurumunun da çok sağduyulu bir tutum içinde olduğunu söyleyemeyiz. Ana muhalefet lideri hükümeti istifaya çağırırken, Kandil’e bayrak dikilmesinden olağanüstü halin yeniden ilan edilmesi gerektiğine dair yaklaşımlar var. 

PKK’nın bugünün gerçeği olmadığının altını çizerek meseleyi ele almamız gerekiyor. Yaklaşık 30 yıldır Türkiye’nin gündemini meşgul eden, canını yakan, canlarını alan ve milyar dolarlarına mal olan bir maliyetten bahsediyoruz. Hal böyle olunca terör örgütünün sadece Türkiye eksenli ele alınması da pek mümkün değil. PKK’nın ortaya çıkış nedenleri ile bugün geldiği nokta arasındaki derin uçurumu da görmezsek doğru tespitler yapmamız zor. Zira PKK ilk ortaya çıktığında Kürt halkının haklarından dem vuruyordu fakat bugün geldiğimiz noktada PKK’nın uluslararası mahiyette bir suç şebekesi olduğunu söylememiz gerekiyor. İnsan kaçakçılığından uyuşturucuya kadar PKK’nın faaliyetlerini ve kadın bebek yaşlı genç demeden yaptığı katliamları göz önüne aldığımızda PKK ile Kürt halkının hakları arasında bir paralellik kurmak zor oluyor. Bu yüzden PKK’nın gerçekleştirdiği saldırıları Kürt halkı ve Kürt halkının hakları ile özdeşleştirmek büyük bir yanılsama oluyor. İşin diğer bir boyutu ise PKK’nın yapmış olduğu “terör” adını verdiğimiz faaliyetlerin bir “meslek” haline getirilmiş olmasıdır. Çünkü PKK’nın teröründen nemalanan, para kazanan, hayatını idame ettiren ve sırf bu terör belasından varlık sebebi oluşturan insanlar/kurumlar var. Murat Karayılan’dan Fehman Hüseyin’e kadar daha birçok üst düzey örgüt yöneticisinin sorunun olası çözümü dahlinde hükmedecekleri, iktidarlarını üzerinde hissettirecekleri bir alan kalmayacak. Zaten bu kadronun sorunun siyasi çözümünde talep ettikleri şeyin eşit, demokratik, adaletli ve onurlu bir birliktelik olmadığını görmemek için kör olmak gerekiyor. Hal böyle olunca örgüt düşük yoğunluklu çatışmaların sürdüğü, kendi hayal dünyalarındaki bir hedef uğruna insanları kolayca kandırabildikleri ve kendi gücü olarak kullanabilecekleri ortamın devamlılığını istiyor. Örgütün varlığını sona erdirecek olan Kürt Açılımından hoşlanmaması, TRT Şeş’e karşı durması ve diğer bir sürü tepkisi bu noktada anlam kazanıyor. Örgüt varlığını sürdürürken kendini yaslayacağı zeminler oluşturmak zorunda. Tam bu noktada örgütün uluslararası desteği ve konumu devreye giriyor. Bugün Suriyeli Kürtlerin Esad yönetimi altında bırakın eşit vatandaşlığı kimliğe bile sahip olmamaları örgüt için bir başka yaşam alanı oluşturuyor. Bu örneği Irak ve İran Kürtleri ile çeşitli boyutlarda genişletebilirsiniz. Avrupa’dan da insan hakları ve özgürlük söylemi çerçevesinde destek ve yataklık bulan örgüt Türkiye’nin bölgesel bir güç haline gelmesini veya güçlü adımlar atmasını istemeyen ne kadar güç ve ülke varsa bunların kucağına oturmaktan çekinmiyor. 

Örgütün hali pür mealini ortaya koyduktan sonra gelelim yaşanan son saldırının şifrelerine. PKK’nın 6-7 ayrı yere ağır silahlar ile saldırıp saatlerce çatıştığı bilgisine sahibiz. 200 kişi ile anılan kalabalık bir grup ile bu saldırıları gerçekleştirdiği bilgisi de elimizde mevcut. PKK’nın basit ve sıradan bir terör örgütü olmadığı gerçeği yukarıda verdiğimiz bilgilerle anlaşılıyor olmalı. 200 kişilik bir grubun ağır silahlar ile 6-7 ayrı noktaya küçük gruplara ayrılarak saldırması için ciddi bir desteğe ihtiyacı olduğunu kabul etmeliyiz. İkincisi ise PKK’nın neden bu kadar büyük çapta bir eyleme giriştiği sorusuna cevap vermemiz gerekiyor. PKK’nın ağır kayıplar verdirmek yolu ile güçlendiği düşüncesine sahip olanlar yanılıyor. Güvenlik güçlerine verdirilen ağır kayıplar değil, bu kayıpların toplum ve güvenlik güçleri içerisinde yaratacağı infialin sonuçları örgütü güçlendirir. Şöyle düşünmek gerekiyor. Yukarıda da bahsetmiştik ki kayıpların sayısı ile toplumda oluşan etkinin büyüklüğü arasında doğru bir orantı var ve bunu elbette örgütte hesap edebiliyor. Sırf bu yüzden bu kadar organize bir şekilde büyük kayıplar verdirmek için hem de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün daha birkaç gün önce ziyaret ettiği yere saldırıyor. Cumhurbaşkanı’nın millet ve askeri ile kucaklaşmak için geldiği yerden devlet ile millet ve asker arasında yarık oluşturmaya çalışıyor örgüt. Toplumun sokaklara dökülmesini ve en basit yaklaşımla Kürtleri hedef almasını bekliyor. Askerin ise kendi içerisinde dengesizlikler yaratmak ve hatta polis ile askerin ruh halini çökertmek istiyor. Basit düşünmek lazım, arkadaşını kaybeden askerin yakalayıp öldüreceği terörist üzerinde uygulayacağı işkencenin resmini düşünelim. Ölü beden üzerinde nelerin yapıldığını biliyoruz. Bu işkencenin ve ölü bedene yapılan muamelenin bölge halkı üzerinde örgütçe nasıl kullanıldığını düşünelim. Her yeni kaybın sorunu nasıl daha girift hale getireceğini hepimiz biliyoruz. Yeni kayıplar soruna yeni insanların dahlini sağlıyor. Olayın psikolojik boyutunu es geçmemiz mümkün değil. Örgüt hem bölge halkına yani Kürtlere hem de batıya yani Türklere oynuyor. Kısacası toplumsal uzlaşının oluşmasını engellemek için elinden geleni yapıyor. Tabii ki bunu destekleyecek başka kurum-ülke ve kanalları da kullanıyor. Yeni Anayasa’nın yazılması yolunda adım atılırken, Türkiye’de halk PKK-MİT görüşmesine bile sağduyulu yanıt verip sorunun çözülmesi için irade ortaya koyarken ve Cumhurbaşkanının bölgeye ziyaretinin hemen ardından yapılan bu ağır saldırının başka bir hedefi olamaz. 

Saldırının hedefini tespit ettikten sonra sonucuna bakacak olursak eğer şunu açıkça söylemek gerekiyor ki PKK böyle büyük bir saldırı ile Türkiye’nin son dönemlerde üzerinde arttırdığı baskıya rağmen varlığını sürdürdüğünü ve hatta amiyane tabirle “yıkılmadım ayaktayım” mesajı verdiğini söyleyebiliriz. Hiçbirimizin hoşuna gitmiyor olsa da böyle bir saldırıyı gerçekleştirmiş olmak da bir terör örgütü açısından başarıdır. Çünkü Türkiye’nin son dönemde Kandil dağını hava kuvvetleri ile bombalaması, PKK’ya büyük kayıplar verdirmiş olması, Kuzey Irak’ta köylerin PKK aleyhine boşaltılması ile ilgili gelişmeler ve Türkiye içindeki en büyük kampları diye anılan kamplara gerçekleştirilen baskınlara rağmen örgüt ben halen buradayım demiştir. Türkiye’nin silahlı kuvvetlerinin son döneme kadar silahlı mücadele ve donanım açısından yaşadığı sorunları da düşünmemiz gerekiyor. Eski Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in internete düşen ses kaydında belirttiği zaaf ve eksikliklerin henüz giderilememiş olduğunu bu saldırının kolayca gerçekleştirilmiş olmasından anlıyoruz.     

Saldırının hedefine ulaşıp ulaşmaması PKK için varlığını daha ne kadar sürdürüp sürdüremeyeceği sorusunun cevabı olacaktır. Eğer sokaklara bir etnik kaos ve çatışma hakim olabilirse, eğer asker-polis ve tüm güvenlik güçleri uluslararası hukuk standartlarında sürdürdüğü terörle mücadele çizgisinden vazgeçer ve hukuksuz uygulamalar gerçekleştirirse PKK amacına ulaşmış olacak. Maalesef saldırıdan sonra gerek sosyal medya üzerinde verilen refleksler gerekse muhalefet partilerinin genel başkanlarının yaklaşımları PKK’nın amacına ulaşması için çanak tutuyor. Elbette genç arkadaşlarımızın birer birer küçük kutularla ebediyete uğurlanması hepimizin canını acıtıyor ve hatta aslında ateş düştüğü yeri yakıyor. Fakat gerçekleşmiş bir saldırının ardından kalkıp hükümeti istifaya davet etmek çok rasyonel bir tepki değil. PKK’nın yaratmak istediği kaos ve istikrarsızlık ortamına adeta davetiye çağırmak, ne muhalefet partilerine ne de vatandaşlara yakışmıyor. Sayılar üzerinden durum tespiti yapmak, sayılara göre refleks vermek ise barış çağrısı ve/veya sorunun çözümü için dillendirilen özleme gölge düşürüyor. Bir can ile on can arasında fark görmeden, canların ölmesini değil yaşamasını düstur edinen bir politikaya ihtiyacımız var. Bunu yaparken ise kantarın topuzunu kaçırmamak gerekiyor. Bazı liberal çevrelerin barış güvercini olmak hevesiyle “şiddete herkes son versin” mealindeki çağrılarını da ayrıca düşünmek gerekiyor. Çünkü devletin güç kullanma meşruiyetine sahip olduğu gerçeği ve örgütün uyguladığı şiddet ile devletin uyguladığı güvenlik uygulamaları arasındaki farkı yok sayan bir yaklaşım bu. PKK terör örgütü olarak Kürtlerin hakkını savunmuyor, Kürt halkını istismar ederek Türkiye’nin geleceğine dinamit koymaya çabalıyor. Bunu şiddet kullanarak gerçekleştirmeye çalışıyor. Türkiye ise güvenlik güçleriyle birlikte meşru güç kullanma yetkisi ile PKK terör örgütüne karşı mücadele ediyor. Bu ayrımı iyi yaptıktan sonra hak ve özgürlükler noktasında en ileri taleplerde bulunmakta herhangi bir sorun yoktur. Nitekim Türkiye’nin silahla mücadele siyasetle müzakere olarak Başbakan’ın ağzından duyurduğu stratejisi de bunu işaret etmektedir.

Burak YALIM
UİÇ Derneği Başkanı
https://www.facebook.com/burakyalim
@burakyalim (twitter)

7 Ekim 2011 Cuma

Sahi CHP Ne Yapıyor?



İnanın çok düşündüm. Hep yandaş ve candaş medyayı okuyorum da o nedenle mi Kılıçdaroğlu’nu göremiyorum diye çok sordum kendime. Eğer öyle ise merkez medyayı da kurcalamak lazım, belki orada bir görünürlüğü vardır CHP ve taze eskimiş yeni lideri Kılıçdaroğlu’nun diye düşündüm. Ama yok, oraya bak buraya bak ortada ne CHP ne de Kılıçdaroğlu ile ilgili bir satır bulamadım ilgimi ve dikkatimi çeken. Bir sipariş haber meselesini görebildim. Nedim Şener’e Eyüp’e iki gazeteciyi sıradan vatandaş gibi göndermek aklını veriyordu Kılıçdaroğlu. Ses kayıtları nereden çıktı, kim verdi, doğru mu yanlış mı hiç oralı değilim. Benim aklıma koskoca CHP liderinin bir mizansen yaratarak neyi amaçladığı sorusu takıldı. Eyüp’te gençler karşı cinsleri ile rahat rahat oturamıyormuş bu konu CHP lideri Kılıçdaroğlu’na dert olmuş bunu bir medyaya konu edelim derdine düşmüş. Eyüp’teki gençlerin durumunun toplumsal baskı, mahalle baskısı vs. ile oluştuğunun medyaya yansıması elbette iyi olabilir, memleketin bundan haberi olsun ki bak AK Parti nasıl da ülkeyi muhafazakârlaştırdı desinler amacını taşıyor bu yaklaşım. Ama bu amacı taşıyan yaklaşımın bir parti ki cumhuriyet kuran, Atatürk’ün kurduğu, devlet-millet-memleket partisinin genel başkanınca yapılması biraz komik değil mi?

Ben de uzun zamandır CHP ne yapıyor diye düşünüyordum. CHP’nin ne yaptığını genel başkandan sormak herhalde yanlış olmaz. Malum ülkemizde siyasi partiler genel başkan demektir. Hal böyle olunca ve Kılıçdaroğlu’nun küçük tezgahlar peşinde koştuğunu görünce insan ister istemez CHP’nin geleceğinden endişe ediyor. (Geçmişini hiç sorma) CHP eğer TBMM’nin dışında kalmış olsa, küçük yüzdelerin siyasi yansıması olsa yüreğim gam yemeyecek belki ama koskoca ana muhalefetsin sen yahu! Sitemkârım çünkü ortada rekabet olmadığı zaman siyasetten keyif almamız mümkün değil. Ayrıca işin reel boyutunda vatandaş olarak mevcut iktidardan daha iyiyi sunacak ve iktidarı zorlayarak benim daha iyi hizmet almamı sağlayacak bir alternatif olmaması sitemimin esas sebebi. Siyasetten keyif alma konusunda Kılıçdaroğlu’nun selefi Baykal çok iyi bir performans sergiliyordu. Belagat sanatıyla ve küçücük bir meseleyi kocaman bir sorun haline taşımasıyla en azından Başbakan’ın muhatabı oluyordu. Kılıçdaroğlu’nda maalesef bu da yok. Tipik bir memur ve denetmen gibi hareket ediyor. Bilmem kimin tablolarını alacak kadar parası olmamaktan yakınan bir genel başkanın heyecan verici olmasını beklemek yanlış zaten. Evet, anladık ki yolsuzlukla ilgili değilsin, zengin değilsin, bizler gibi sıradansın ve sadesin ama konu bu değil ki Sayın Kılıçdaroğlu. Şekil olarak değil duygu olarak, maddiyat da değil maneviyatta ne kadar bize benzediğini önemsiyor bu millet. Elbette yolsuzluğa da prim veriyor, yolsuzluk yapanı lanetliyor ve sevmiyor ama yüreğine hitap edeni daha bir başka seviyor. 
















Sorun sadece Kılıçdaroğlu’nun memur kılıklı karakteri mi diye düşünmek gerekiyor. Memur kılıklı karakterin kötü olduğunu iddia etmiyorum. Benim memurum işini bilir şeklinde hareket etmeyen her memurumuzun baş üstünde yeri de var. Ama herkes olduğu karakterine yakışan bir konumda olmayınca ve bu basit bir mevzu değil de siyaset olunca Kılıçdaroğlu’nun memur kılıklı olmasını doğru bulmuyorum. Batı’da siyasetçiler veya başbakanlar halkın memuru gibi hareket ediyor veya halkın memuru oluyor bizimkiler de öyle olsun diyebilirsiniz. Buna da saygılıyım ama oyunu da kurallarına göre oynamak gerektiğini kabul etmelisiniz. En büyük siyasi rakibi dünyayı dolaşıyor, büyük bir muhabbetle karşılanıyor ve baş tacı ediliyor ama Kılıçdaroğlu Türkiye’yi bile heyecanlandıramıyor. Sorun sadece Kılıçdaroğlu’nun bu heyecansız halleri değil, sorunun bir kısmı ve büyük kısmı da bu heyecansızlığa tahammül eden kadrolar, oy veren kitle ve CHP ile özdeşleşmiş her kişi ve kurum diyebiliriz. AK Parti İzmir’de belediye seçimini kazanmayı bir hedef olarak belirleyip bunun üzerine harıl harıl çalışırken İzmirli CHP’lilerin ne yaptığını sormak gerekiyor mesela. Kılıçdaroğlu elbette tek başına değil, bir sürü kurmayı var ve bu kurmay ekibin de lideri yahut genel başkanı yönlendirmesi motive etmesi gerekmiyor mu?

CHP’nin ve en çok göz önünde olan genel başkanının bu hallerini görünce insan sormadan edemiyor, yoksa “olay bitti biz kaybettik, ne haliniz varsa görün” mü diyorsunuz? Bugün Türkiye’de konuşulan ne kadar konu varsa terörden tutun laiklik meselesi ve yeni anayasaya kadar hemen hepsinde körler ve sağırlar birbirini ağırlar durumu mevcut. AK Parti kendi içerisinde kendisiyle yarış ediyor adeta. Kimi AK Partililer Başbakan’ın Mısır, Tunus ve Libya ziyaretlerinde dillendirdiği “laiklik” meselesini doğru bulurken biraz daha muhafazakârlar (AK Parti’ye oy vermiş) buna karşı çıkıp laiklik de nedir gerek yok gibi tavırlar alıyor. Terör konusunda MHP’nin sıradan ve klişeleşmiş sert çıkışlarının dışında başka bir kanat veya kesimden ses seda çıkmıyor. Sanki muhalefet cephesinde ve özellikle ana muhalefet de büyük bir kabulleniş ve uzaktan izleme durumu hakim. Acaba rahat bırakalım da zaten ellerine yüzlerine bulaştıracaklar ve birbirlerini yiyecekler mantığı mı var CHP ile MHP saflarında? Eğer durum buysa daha da vahim demektir. Türkiye’nin meselelerine iktidar partisinin elini yüzünü bulaştırıp Türkiye’yi içinden çıkılmaz bir hale sokma ihtimaline (düşük ihtimal) ellerini ovuşturup sessizce bekleme tepkisini geliştiren muhalefetin niyetinin iyi olduğunu söylemek zor olacaktır. Hadi onlar bozsun biz yapalım anlayışıyla siyaset olmaz. Siyaset hep birlikte daha iyisini nasıl yaparız ile yapıldığı zaman takdir toplayacaktır. Bu nedenle başta CHP’li arkadaşlarıma, CHP’ye oy verenlere ve CHP’nin kadrolarına düşen sorumluluk iyi bir muhalefet politikasına sıkı sıkıya bağlı olmak ve “bizden pas” dememektir.
www.facebook.com/burakyalim
http://www.konseptdisi.com/dergi/index.php?option=com_content&view=article&id=347:sahi-chp-ne-yapyor&catid=49:guencel-guenluek&Itemid=91

Başımıza Taşlar Düşecek Çünkü Atatürk Öldü

Yaklaşık 1 ay kadar önce bir dost meclisinde güncel meseleleri konuşuyorduk. Başbakan Erdoğan’ın ikamesi var mı, var ise kimdir, AK Parti’nin geleceğini nasıl görüyoruz gibi bir takım sorulara cevaplar arama derdindeydik.

Konu AK Parti olunca ortamdaki AK Parti karşıtlarının veya AK Parti sevmeyen güruhunun konuyu mecrasından bir şekilde saptırma girişimleri başarılı oluverdi. Aslında fena da olmadı çünkü AK Parti realitesini anlamamış insanlara bir de o siyasi partinin nasıl evirilebileceğini anlatma telaşı çok beyhude oluyordu. Kürt meselesinde yapılan yanlışlardan tutun da alfabenin latin olmasına kadar birbiri ile alakasız konuları Türkiye üst kümesinde buluşturarak tartışmaya çalıştık. Küresel oyun mu küresel paranoya mı yoksa küresel gerçeklik mi şeklinde dünyada yaşanan gelişmelerle ilgili beyin jimnastiği yaptığımız kısım sanırım en iyi kısım oldu. Çünkü orada bir kere daha anladım, ölü seviciliğimizin bir üst evresi sevdiğimizin öldüğünü idrak edememe durumuymuş. Nekrofilliğimiz (ölü sevicilik) bir tarafta dursun bunu aşıp kısmi beyin nekrozu yaşar hale gelme tehlikesi içerisinde olanlar halen daha var. Nekroz bir takım dokunun veya hücrenin geri dönüşemez şekilde ölmesidir. Aslında nekroz ile nekrofilik arasında da derin bir ilişki kurulabilir. Beyin hücrelerinin bir kısmını ölü sevicilik uğruna öldürenler için nekrofil nekrotik diye bir tabir uydurma şansımız da oluşabilir. Nekroz ile nekrofili ilişkisini düşünmek üzere bir kenara bırakıp meselenin özüne dönelim.  

Arap Baharı ile ilgili derin tartışmamızda bir arkadaş kalkıp işte onlara da bir Atatürk lazım şimdi dediği an ben tartışmanın nereye gideceğini hissetmeme rağmen müdahale etmek istemedim. Arkadaşımız konuya Arapların bir kurtarıcıya ihtiyacı olduğu noktasından bakıyor ve kendi kurtarıcısı olarak da Mustafa Kemal Atatürk’ü görüyordu. 2011 yılında toplumsal taleplerin gündem belirlemesi, demokratik teamüller, halkların inisiyatifi vs. bu arkadaş için önem teşkil etmiyordu. Eğer birileri kurtarılacaksa mutlaka onların bir Atatürk’ü olmalı ve o Atatürk olmazsa onların kurtuluşu olmayacaktı. O halklar ancak emperyalistlerin elinde kurtarılmış hissi uyandırılarak sömürülmeye devam edeceklerdi. Bu yaklaşımın birçok sorunlu yanı var aslında. Arapları kurtarılacak halklar olarak görmekten tutun da halkların mutlak bir kurtarıcıya muhtaç olduğuna kadar neresinden tutsanız dökülen bir yaklaşım. Yaklaşım sakat diyorum çünkü bir insan bir kurtarıcı arıyorsa eğer, kendisine olan güveni yok demektir. Kurtarıcı gözüyle baktığı insan olan Atatürk bile muhtaç olduğu kudretin damarlarındaki asil kanda mevcut olduğunu söylemiştir kısmına hiç girmiyorum. Çünkü o asil kan üzerinden yürütülen faşizan politikaların da nelere sebep olduğunu gördük. Ayrıca asil kan diye bir kan türü var mı bunu da bilemiyorum. Arap Baharı için Atatürk’ün bir kurtarıcı olarak görülmesi ve onlara lazım denilerek Araplar için gerekliliğine atıf yapılması beni çok da şaşırtmadı. Yıllarca “yetiş atam kurtar bizi” saçmalıklarına maruz kalmış birisi olarak Araplar için bir Atatürk temennisi ile şaşıracak değildim. Ama konu dallanıp budaklandıkça ve ABD emperyalizminin dünyaya çektirdiklerinden sonra Arapların Baharında da esas belirleyici olduğu teziyle giriş yaptığımız kısımda kurulan bir cümle ile şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Atatürk sevici, pardon ölü sevicilerimizden birisi kalkıp “ben boşuna onlara Atatürk lazım demiyorum, Japonlara nükleer silahı Atatürk mü attı, tabii hayır, ABD attı” demesi ile birlikte ha s..tir dedim içimden. Neyin kafası Atatürk ile Japonya’ya atılan nükleer bombalar ve ABD arasında ilinti kurduruyordu acaba diye düşünmeye başladım. İşte bu nokta bana, Atatürk seviciliğin bir hastalık (ölü sevicilik) olmaktan öte doku yokluğuna da (nekroz) neden olduğu ve tabiatıyla geri dönüşü mümkün olmayan patolojik bir ölümü doğurduğunu gösterdi. Hemen aklıma bu sözü eden zat-ı muhteremin henüz ilkokula başlamayan çocuğunun birkaç zaman önce söylediği “Dinazorları Sadece Atatürk Gördü” lafı geldi. Ötesine gitmek istemiyorum çünkü endişe verici bir entelektüel aktarımın nelere mal olabileceğini az çok kestirip ürküyorum. Atatürk’ü sevmek güzel bir şey olabilir, sevmemek de güzel bir şey olabilir. Atatürk herkes için farklı anlamlar ifade edebilir ve kimin nasıl seveceği yahut sevmeyeceği bizi/beni hiç ilgilendirmez elbette. Ama ortada ciddi bir zaman donukluğu ve kabullenemeyiş olduğunu ifade etmem de herhalde ayıp olmasa gerek. Sanıyorum bu ölü sevici ve doku kaybı durumlarına mazhar olan arkadaşlar veya şahıslar zamanı 1938’de dondurmuşlar ve ondan sonrasını pek kabul etmek istemiyorlar. Veya Atatürk’ü ölümsüz ilan ettikleri için halen daha onun ismi, düşüncesi, yaptıkları, söyledikleri, ve dahası ne varsa tüm bunları enstrüman olarak kullanarak dünya meselelerini yorumlayıp çözebileceklerini zannediyorlar. İşte bu noktada konu ister istemez beni de ilgilendiriyor. Çünkü eski usul ile yorumlama çabası içinde oldukları yenidünyada ben de yaşıyorum ve haliyle gelişen olaylara karşı benim de bir yorum ve duruşum oluşuyor. Bu yorum ve duruş meselesini konuşmak hasıl olunca da bu nekroz halindeki nekrofili dostlarla, akrabalarla ve arkadaşlarla anlaşabilmek hayli güç oluyor.

Yukarıda anlatılan durumun son dönem Türkiye’sinde sıklıkla yaşanıyor olmasını da tesadüf olarak karşılamamak lazım. Çünkü son dönemde Türkiye’de kendini sıkı sıkıya Atatürk ile özdeşleştiren, Atatürk’ün yaşam biçiminin ve söylediklerinin kesin doğru olarak kabul gören çevrelerin bu romantik rüya ile yaşayamayacağı belirginleşti. Bir ölü üzerinden hayat düzeni kurmak ve diğer etken unsurları yok saymak kimsenin hayrına değil. Ölüye ölü dediğimiz için başımıza taşlar düşeceğini düşünmek ve bunu bir hizaya sokma aracı olarak kullanmak ise bundan böyle beyhudedir. Atatürk’ün bu kadar sıkı sıkıya sarılma ihtiyacı duyulan bir sembol oluşu bir başka güçlü liderin varlığı ve kendini dünyaya kabul ettirme çabası da olabilir. Benim naçizane önerim ise hastalık seviyesine ulaşan, yani körü körüne ve koşulsuz sevgi ile koşulsuz nefretin hiçbir konuda bize yol gösterici olamayacağını idrak etmemiz gerektiğidir. Ayrıca kimsenin kutsalına pislememek lazım, ancak kimsenin de kutsalını dayatmaması gerekiyor. Serbestlik hali ile sevgiyi yakalamak çok daha kolay olabilir. Mesela Atatürk’ün bilmem ne savaşını bilmem nasıl kazandığını sevmez adam ama kalkıp Atatürk ile Eleni’nin aşkında kendisinden bir şeyler bulabilir. Belki rakıyı sevdiği için Atatürk’ün rakı severliğine bayılır. Atatürk’ü ülkeyi kurtaran adam diye sevdirmek psikolojisinin Atatürk’e zarar veren bir durum olup olmadığını tahlil etmek gerekiyor. Bırakalım Atatürk’ü kimisi Mustafa Kemal diyerek kimisi Gazi Mustafa Kemal diyerek selamlasın. Zoraki sevişmeden burunsuz çocuk doğurma telaşına girmeyelim. Biliyorsunuz zoraki sevişme bazen tecavüzle mümkündür, biz de kalkıp insanlara Atatürk üzerinden izlerinin zor silineceği bir tecavüze yeltenmeyelim. Atatürk’ün öldüğü gerçeği ile yüzleşebilmek, Atatürk öldü diye başımıza taşların düşmeyeceğini bilmek, onu seven ve sevmeyenlerin de olabileceğini idrak etmek ve kabul etmek gerekiyor. Bir figürü veya şahsı kanunlarla koruma altına almak kadar sapıkça bir yaklaşım olmasa gerek. Fransa’da soykırım yoktur demenin suç olduğunu ilan eden kanun çıkarmak ile Türkiye’de Atatürk’ü koruma kanunu bulundurmak çok farklı şeyler değil. Toplamda her iki kanun da insanın özgür iradesine ipotek koymuyor mu? Hani bağımsızlık bizim en büyük karakterimizdi? Hem sonra geçmiş yakamıza yapışmazsa, dayatılmaz ve diretilmezse daha bir keyifle, özgürce o geçmişe eğilip bakmaz mıyız? O geçmişi özgürce ve dilediğimiz gibi anımsayabildiğimiz zaman kahkahalara ve hüzünlere boğulmuyor muyuz? Yani işin içine duygu daha rahat girmiyor mu? Bırakın Atatürk’ü ve onunla geçen yılları da daha özgür, daha kendimizce okuyalım, dinleyelim ve öğrenelim. Bakın o zaman daha fazla güleceğiz, ağlayacağız ve duyguyu da işin içine katıp sahipleneceğiz. Böyle yaklaşabildikten sonra insan öyle bir duruma geliyor ki, kötü bildikleri ile iyi bildikleri yer değiştirebiliyor, kötü de olsa sahiplendikleri oluyor. İşin sırrı ölüyü ölü haliyle değil diri olduğu zamanlarda insanca yaşadıkları üzerinden okuyabilme ve hissedebilme çabasında…