7 Ekim 2011 Cuma

Başımıza Taşlar Düşecek Çünkü Atatürk Öldü

Yaklaşık 1 ay kadar önce bir dost meclisinde güncel meseleleri konuşuyorduk. Başbakan Erdoğan’ın ikamesi var mı, var ise kimdir, AK Parti’nin geleceğini nasıl görüyoruz gibi bir takım sorulara cevaplar arama derdindeydik.

Konu AK Parti olunca ortamdaki AK Parti karşıtlarının veya AK Parti sevmeyen güruhunun konuyu mecrasından bir şekilde saptırma girişimleri başarılı oluverdi. Aslında fena da olmadı çünkü AK Parti realitesini anlamamış insanlara bir de o siyasi partinin nasıl evirilebileceğini anlatma telaşı çok beyhude oluyordu. Kürt meselesinde yapılan yanlışlardan tutun da alfabenin latin olmasına kadar birbiri ile alakasız konuları Türkiye üst kümesinde buluşturarak tartışmaya çalıştık. Küresel oyun mu küresel paranoya mı yoksa küresel gerçeklik mi şeklinde dünyada yaşanan gelişmelerle ilgili beyin jimnastiği yaptığımız kısım sanırım en iyi kısım oldu. Çünkü orada bir kere daha anladım, ölü seviciliğimizin bir üst evresi sevdiğimizin öldüğünü idrak edememe durumuymuş. Nekrofilliğimiz (ölü sevicilik) bir tarafta dursun bunu aşıp kısmi beyin nekrozu yaşar hale gelme tehlikesi içerisinde olanlar halen daha var. Nekroz bir takım dokunun veya hücrenin geri dönüşemez şekilde ölmesidir. Aslında nekroz ile nekrofilik arasında da derin bir ilişki kurulabilir. Beyin hücrelerinin bir kısmını ölü sevicilik uğruna öldürenler için nekrofil nekrotik diye bir tabir uydurma şansımız da oluşabilir. Nekroz ile nekrofili ilişkisini düşünmek üzere bir kenara bırakıp meselenin özüne dönelim.  

Arap Baharı ile ilgili derin tartışmamızda bir arkadaş kalkıp işte onlara da bir Atatürk lazım şimdi dediği an ben tartışmanın nereye gideceğini hissetmeme rağmen müdahale etmek istemedim. Arkadaşımız konuya Arapların bir kurtarıcıya ihtiyacı olduğu noktasından bakıyor ve kendi kurtarıcısı olarak da Mustafa Kemal Atatürk’ü görüyordu. 2011 yılında toplumsal taleplerin gündem belirlemesi, demokratik teamüller, halkların inisiyatifi vs. bu arkadaş için önem teşkil etmiyordu. Eğer birileri kurtarılacaksa mutlaka onların bir Atatürk’ü olmalı ve o Atatürk olmazsa onların kurtuluşu olmayacaktı. O halklar ancak emperyalistlerin elinde kurtarılmış hissi uyandırılarak sömürülmeye devam edeceklerdi. Bu yaklaşımın birçok sorunlu yanı var aslında. Arapları kurtarılacak halklar olarak görmekten tutun da halkların mutlak bir kurtarıcıya muhtaç olduğuna kadar neresinden tutsanız dökülen bir yaklaşım. Yaklaşım sakat diyorum çünkü bir insan bir kurtarıcı arıyorsa eğer, kendisine olan güveni yok demektir. Kurtarıcı gözüyle baktığı insan olan Atatürk bile muhtaç olduğu kudretin damarlarındaki asil kanda mevcut olduğunu söylemiştir kısmına hiç girmiyorum. Çünkü o asil kan üzerinden yürütülen faşizan politikaların da nelere sebep olduğunu gördük. Ayrıca asil kan diye bir kan türü var mı bunu da bilemiyorum. Arap Baharı için Atatürk’ün bir kurtarıcı olarak görülmesi ve onlara lazım denilerek Araplar için gerekliliğine atıf yapılması beni çok da şaşırtmadı. Yıllarca “yetiş atam kurtar bizi” saçmalıklarına maruz kalmış birisi olarak Araplar için bir Atatürk temennisi ile şaşıracak değildim. Ama konu dallanıp budaklandıkça ve ABD emperyalizminin dünyaya çektirdiklerinden sonra Arapların Baharında da esas belirleyici olduğu teziyle giriş yaptığımız kısımda kurulan bir cümle ile şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Atatürk sevici, pardon ölü sevicilerimizden birisi kalkıp “ben boşuna onlara Atatürk lazım demiyorum, Japonlara nükleer silahı Atatürk mü attı, tabii hayır, ABD attı” demesi ile birlikte ha s..tir dedim içimden. Neyin kafası Atatürk ile Japonya’ya atılan nükleer bombalar ve ABD arasında ilinti kurduruyordu acaba diye düşünmeye başladım. İşte bu nokta bana, Atatürk seviciliğin bir hastalık (ölü sevicilik) olmaktan öte doku yokluğuna da (nekroz) neden olduğu ve tabiatıyla geri dönüşü mümkün olmayan patolojik bir ölümü doğurduğunu gösterdi. Hemen aklıma bu sözü eden zat-ı muhteremin henüz ilkokula başlamayan çocuğunun birkaç zaman önce söylediği “Dinazorları Sadece Atatürk Gördü” lafı geldi. Ötesine gitmek istemiyorum çünkü endişe verici bir entelektüel aktarımın nelere mal olabileceğini az çok kestirip ürküyorum. Atatürk’ü sevmek güzel bir şey olabilir, sevmemek de güzel bir şey olabilir. Atatürk herkes için farklı anlamlar ifade edebilir ve kimin nasıl seveceği yahut sevmeyeceği bizi/beni hiç ilgilendirmez elbette. Ama ortada ciddi bir zaman donukluğu ve kabullenemeyiş olduğunu ifade etmem de herhalde ayıp olmasa gerek. Sanıyorum bu ölü sevici ve doku kaybı durumlarına mazhar olan arkadaşlar veya şahıslar zamanı 1938’de dondurmuşlar ve ondan sonrasını pek kabul etmek istemiyorlar. Veya Atatürk’ü ölümsüz ilan ettikleri için halen daha onun ismi, düşüncesi, yaptıkları, söyledikleri, ve dahası ne varsa tüm bunları enstrüman olarak kullanarak dünya meselelerini yorumlayıp çözebileceklerini zannediyorlar. İşte bu noktada konu ister istemez beni de ilgilendiriyor. Çünkü eski usul ile yorumlama çabası içinde oldukları yenidünyada ben de yaşıyorum ve haliyle gelişen olaylara karşı benim de bir yorum ve duruşum oluşuyor. Bu yorum ve duruş meselesini konuşmak hasıl olunca da bu nekroz halindeki nekrofili dostlarla, akrabalarla ve arkadaşlarla anlaşabilmek hayli güç oluyor.

Yukarıda anlatılan durumun son dönem Türkiye’sinde sıklıkla yaşanıyor olmasını da tesadüf olarak karşılamamak lazım. Çünkü son dönemde Türkiye’de kendini sıkı sıkıya Atatürk ile özdeşleştiren, Atatürk’ün yaşam biçiminin ve söylediklerinin kesin doğru olarak kabul gören çevrelerin bu romantik rüya ile yaşayamayacağı belirginleşti. Bir ölü üzerinden hayat düzeni kurmak ve diğer etken unsurları yok saymak kimsenin hayrına değil. Ölüye ölü dediğimiz için başımıza taşlar düşeceğini düşünmek ve bunu bir hizaya sokma aracı olarak kullanmak ise bundan böyle beyhudedir. Atatürk’ün bu kadar sıkı sıkıya sarılma ihtiyacı duyulan bir sembol oluşu bir başka güçlü liderin varlığı ve kendini dünyaya kabul ettirme çabası da olabilir. Benim naçizane önerim ise hastalık seviyesine ulaşan, yani körü körüne ve koşulsuz sevgi ile koşulsuz nefretin hiçbir konuda bize yol gösterici olamayacağını idrak etmemiz gerektiğidir. Ayrıca kimsenin kutsalına pislememek lazım, ancak kimsenin de kutsalını dayatmaması gerekiyor. Serbestlik hali ile sevgiyi yakalamak çok daha kolay olabilir. Mesela Atatürk’ün bilmem ne savaşını bilmem nasıl kazandığını sevmez adam ama kalkıp Atatürk ile Eleni’nin aşkında kendisinden bir şeyler bulabilir. Belki rakıyı sevdiği için Atatürk’ün rakı severliğine bayılır. Atatürk’ü ülkeyi kurtaran adam diye sevdirmek psikolojisinin Atatürk’e zarar veren bir durum olup olmadığını tahlil etmek gerekiyor. Bırakalım Atatürk’ü kimisi Mustafa Kemal diyerek kimisi Gazi Mustafa Kemal diyerek selamlasın. Zoraki sevişmeden burunsuz çocuk doğurma telaşına girmeyelim. Biliyorsunuz zoraki sevişme bazen tecavüzle mümkündür, biz de kalkıp insanlara Atatürk üzerinden izlerinin zor silineceği bir tecavüze yeltenmeyelim. Atatürk’ün öldüğü gerçeği ile yüzleşebilmek, Atatürk öldü diye başımıza taşların düşmeyeceğini bilmek, onu seven ve sevmeyenlerin de olabileceğini idrak etmek ve kabul etmek gerekiyor. Bir figürü veya şahsı kanunlarla koruma altına almak kadar sapıkça bir yaklaşım olmasa gerek. Fransa’da soykırım yoktur demenin suç olduğunu ilan eden kanun çıkarmak ile Türkiye’de Atatürk’ü koruma kanunu bulundurmak çok farklı şeyler değil. Toplamda her iki kanun da insanın özgür iradesine ipotek koymuyor mu? Hani bağımsızlık bizim en büyük karakterimizdi? Hem sonra geçmiş yakamıza yapışmazsa, dayatılmaz ve diretilmezse daha bir keyifle, özgürce o geçmişe eğilip bakmaz mıyız? O geçmişi özgürce ve dilediğimiz gibi anımsayabildiğimiz zaman kahkahalara ve hüzünlere boğulmuyor muyuz? Yani işin içine duygu daha rahat girmiyor mu? Bırakın Atatürk’ü ve onunla geçen yılları da daha özgür, daha kendimizce okuyalım, dinleyelim ve öğrenelim. Bakın o zaman daha fazla güleceğiz, ağlayacağız ve duyguyu da işin içine katıp sahipleneceğiz. Böyle yaklaşabildikten sonra insan öyle bir duruma geliyor ki, kötü bildikleri ile iyi bildikleri yer değiştirebiliyor, kötü de olsa sahiplendikleri oluyor. İşin sırrı ölüyü ölü haliyle değil diri olduğu zamanlarda insanca yaşadıkları üzerinden okuyabilme ve hissedebilme çabasında…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder