29 Kasım 2011 Salı

Türkiye Yine Demokrasiyle İyileştirilecektir


Bir önceki yazısında Türkiye’nin Hegel’in diyalektiğinde olduğu gibi tez, antitez ve sentezi siyasal ortamda yaşadığına hükmeden bu fakir, fecaat bir Kemalist tezden sonra çok yeni başlayan ve halen devam etmekte olan Tayyibist bir antitezi yaşadığımızı bazı örneklemeler ile açıklamıştı. Yazının sonunda ise “sentez” olarak nitelendirdiği Demokratik Türkiye’nin çok yakın bir gelecekte mümkün olacağı kehanetinde bulunmuştu. Peki, nedir bu “sentez” veya “Demokratik Türkiye”?

Demokrasinin çok partili bir siyasi sistemin her bilmem kaç yılda bir sandığa gidilerek iktidar veya koalisyon belirlediği ve bu belirlenirken şeffaflığın ve seçim güvenliğinin tesis edildiği bir yöntem/sistem/anlayış olduğunu düşünüyorsak bugün hakikatten demokratik bir Türkiye var diyebiliriz. Lakin ben demokrasinin temel ilkelerinin bizlere gerçek bir demokrasi sunduğuna kanaat getirmiş değilim. Demokrasinin temel ilkeleri akademik literatürde şu şekilde verilmektedir:              

1. Siyasal makamların seçilerek iş başına gelmesi 2. Seçimlerin düzenli aralıklarla tekrarlanması, 
3. Seçimlerin serbest olmalı 4. Birden çok siyasal parti olmalı 5. Muhalefetin iktidar şansı olmalı     6. Temel kamu hakları tanınmış olmalı ve güvence altına alınmalı. 

Evet, Türkiye’de siyasal makam seçilmekte, seçimler düzenli olarak yapılmakta, seçimler şeffaf ve serbest olarak gerçekleşmekte, birden fazla hatta çok fazla siyasi parti yarışa katılmakta, muhalefetin iktidar şansı(!) iyi çalışırsa elbette var. Son ilke olan kamu hakkı tanınması ve güvence altına alınması konusunun da yok olduğunu iddia edemeyiz. Ancak başlarken söylediğim gibi bu 6 ilkenin kendi şartları içerisinde uygulanıyor olması Türkiye’nin demokratik olduğu sonucuna varmamızı sağlamıyor. Zaten akademi de bu ilkelerin asgari şartlar altında bir demokrasiyi bize bahşedeceğini işaret ediyor. Bu ilkesel yaklaşımda Türkiye’nin 1946’da çok partili hayata geçmesi ile birlikte demokratik bir ülke olduğunu söylemek yanlış olmayacak. Bu açıdan Atatürk diktatör müydü, Atatürk dönemi Türkiye’de demokrasiden söz edilebilir mi gibi soruların da cevabı bir ölçüde verilmiş olabilir. Türkiye’nin çok partili hayata geçmesi ile birlikte asgari bir demokrasiye kavuştuğunu tespit ettikten sonra bu demokrasinin askeri darbeler ile sekteye uğratıldığını da söylemek gerekiyor. 1960 darbesi, 1971 muhtırası, 1980 darbesi, 28 Şubat 1997 post-modern darbesi bu anlamda demokrasiyi sekteye uğratmış en son 27 Nisan 2007 tarihli e-muhtıra ise Ak Parti’nin tabir yerindeyse dik duruşu sayesinde demokratik işleyişe herhangi bir etki gerçekleştirememiştir.

Türkiye’nin demokrasinin 6 temel ilkesi bağlamında genel bir fotoğrafını çektikten sonra demokratikleşememesi sorununa da göz atmak gerekiyor. Türkiye’nin demokratikleşememesi sorunsalının temelinde askerin etkinliği politikanın yetkin olmayışı ve en önemli unsur olarak da halkın yani milletin demokrat bir tavrı benimsememiş olmasını sayabiliriz. Türkiye’yi kuran kadroların neredeyse hemen hepsinin asker kökenli olması bu anlamda askerlere son sözü biz söyleriz ve Türkiye’nin yönünü biz tayin ederiz gibi ayrıcalıklı bir ruh hali kazandırmıştır. Biz kurduk öyleyse biz yönetiriz ruh halinin sirayet ettiği asker bu mantıktan hareketle kendisine göre tehdit saydığı her unsuru yok etmek için elinden geleni yaparken vatandaşını da çeşitli zulüm ve sindirmelere maruz bırakmıştır. Politikacılar ise elinde silah olan bu askerlere karşı her zaman bir tedirginlik içerisinde hareket ettikleri için son kertede en stratejik kararlar ve politikalar askerlere havale edilmiş yahut edilmediyse de askerler bu noktada politikacılara manevra alanı bırakmamıştır. Sonuç olarak seçilen politikacılar teamül olarak kendi atadıkları askerlerin çizdiği sınırların dışarısına çıkamamıştır. Çıktıkları yahut çıkmak istedikleri zaman ise asker Türkiye’nin kurucu ve kurtarıcısı olmak namıyla politikaya en sert darbeyi vurmuştur. Türkiye’nin demokratikleşememesinin üçüncü ve önemli unsuru olarak saydığımız halkın demokrat bir kültüre sahip olmayışı ise gerek tarihi gerekse kültürel etkilerin bir doğal sonucudur. Bugün halen daha çoğumuzun kullandığı “devlet baba” tabiri ve her iyiliğin ve kötülüğün bu babadan beklenmesi bunun en somut örneğidir. Devlet baba dövse de yeridir sövse de yeridir millet için, çünkü millet devletini her zaman baş tacı etmiştir. Oysa Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” deyişi yine bu milletin kalbinden çıkan ve devletin varlığını sağlayanın insan unsuru olduğunu işaret eden bir yaklaşımdır. Aslında milletin devleti baş tacı etmesini de çok yadırgamamak gerekir. Çünkü 2 milyon metrekareyi geçen toprak büyüklüğüne sahip kocaman bir imparatorluk 8-10 yıllık bir süreç içerisinde Anadolu yarımadasına sığacak ölçüde daralmış, devletin yok olma tehlikesi zuhur etmiştir. Bunun üzerine yeni kurulan devletin varlığı ve buna armağan edilen insan varlığı sosyolojik açıdan bakıldığında çok anormal karşılanamaz.

Bugün Türkiye önceki yıllara nispetle demokrasisini çok daha iyi noktalara getirmiştir. Avrupa Birliği’ne üyelik hedefinin katalizör olduğu hızlı demokratikleşme reformları ile birlikte Türkiye’de hukukun üstünlüğü, seçilmişlerin son sözü söylediği ortamın tesisi ve halkın dünyanın yeni dinamikleri ile birlikte politikaya daha etkin katılma çabasında olduğu bir dönemi yaşamaktayız. 12 Eylül 2010 referandumu ile askeri vesayeti ve yargı vesayetini ortadan kaldıran değişikliklere %58 ile destek çıkan Türkiye halkı, bir kısım entelektüel ve sivil toplum kuruluşunca zikredilen “Yetmez ama Evet” sloganına sarılmıştı. Demokratikleşmeye evet ama bu kadarla olmaz diyen bu yaklaşım Türkiye’de sivil toplum mantığının da geliştiğini ve siyasi iktidarın seçimler vesilesiyle iş başına geldikten sonra da toplum tarafından denetlenip baskı altında tutulacağına işaret ediyordu. “Hepimiz Hrant’ız” diyen, sokaklarda görünürlüğü daha çok artan, askeri darbelere karşı omuz omuza duran, özgürlük taleplerine daha fazla alaka gösteren yeni bir Türkiye toplumu ile karşı karşıyaydık. İşte tam bu noktada önümüze demokrasinin kimin eliyle nasıl gerçekleştirildiği sorunsalı çıktı diyebiliriz. İktidar partisi demokrasiyi getirdiğini, Türkiye’yi demokratikleştirdiğini ifade ederken genel olarak halkın bu talebine dayanmaktan ziyade “biz yaptık” ruh hali ile hareket etmeye başladı. “Yetmez ama Evet” diyen liberal kanat ile özgürlük taleplerini dillendiren halk kitleleri iktidar partisini bu anlamda itelememiş de kendileri demokrasiyi Türkiye’ye bahsetmiş gibi bir ruh hali iktidar partisinde görülmeye başladı. Tam da bu noktada Sartori’nin iktidarın demokrasiyi tekeline almasına müsaade etmeyen yaklaşımı, yani demokrasiyi iktidarın eline bıraktığımızda demokrasiyi geliştirecek ve demokrasi idealine sıkı sıkıya bağlı alternatif iktidar öğelerinin devre dışı kalacağını söyleyen Sartori, bu durumda da halkın yönetim işlevini göstereceği bir alanın kalmayacağına işaret etmektedir. Somutlaştıracak olursak eğer demokrasi bize Ak Parti’nin bahşettiği bir şey değildir, eğer buna inanır ve demokratikleşmeyi Ak Parti’nin eline bırakırsak, halkın, yani sivil toplumun yönetime katılma işlevi otomatik olarak kaybolur ve ancak seçimden seçime oy kullanmak şeklinde tezahür eder. Bu durum ise bizi, iktidar marifetiyle kurulan demokrasinin ne kadar ileri gidebileceği sorgulamasına götürmektedir. Belki de Türkiye’de son dönemde Avrupa Birliği reformlarına olan ilgisizlik, askeri vesayete ilişkin anayasal düzenlemelerin yasal düzenlemeler ile desteklenmemesi ve bunun aksine Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu ile ilgili düzenlemelerin aciliyle yapılması, yeni anayasaya ilişkin heyecansızlık ve motivasyon kaybı, sporda şikeye ilişkin cezanın bir gece oylaması ile indirilmesi, vicdani reddi gündemine almayan ve bunun yanında profesyonel ordudan da bahsetmeyen tutumlar, Deniz Feneri davasının ortadan kaybolması, Balyoz ve Ergenekon davalarının ise akamete uğratılıyormuş gibi görünmesi… gibi somut olaylar iktidarın tekeline bırakılan demokrasinin ilerlemeyişi, kendine göre bir demokratik alan yaratan iktidarın daha öteye geçmede hevessiz kalması şeklinde açıklanabilir.

Son kertede Demokratik Türkiye zamanında Atatürk’ün cumhuriyeti kurarken Karabekir Paşa’ya söylediği iddia edilen “Cumhuriyet öyle herkese sorularak ilan edilecek bir şey değildir” sözünün aksine “demokrasi iktidarın tekeline bırakılacak kadar basit bir şey değildir”. Bu noktada eski Türkiye’nin asker ve yargı bürokrasisi şeklinde tezahür eden zinde güçleri bugün yani yeni Türkiye’de sivil toplum ve sivil toplum kuruluşları olmalıdır. Sartori, iktidarın mutlakiyet halini almasının önüne geçmek ve tüm iktidar kaynaklarının tek elde toplanmasını önlemek için iktidarın merkezde toplanmasının engellenmesi gerektiğini savunur. İktidarın bölünememesi durumunda çevrenin hiçbir hakkı olmayacaktır, üstelik buna direnme ve rıza göstermeme hakkı da dâhildir. Toplumsal sistemin bütünüyle kuvvete dayalı bir örgütlenme etrafında birleştirilmiş olması tehlikeli fakat olası bir sonuçtur. Sartori esas ilgisinin iktidarın nasıl bölünür ve paylaşılır hale getirileceği sorunu olduğunu söyler. Çünkü iktidarın bölünmesi durumunda iktidarın mutlaklaşması gibi bir sorun devre dışı kalacaktır. Böylelikle de iktidarın alanı eksildiği ölçüde demokratik siyasetin önü açılmış olacaktır. Bugün iktidarın alanını eksiltecek, daraltacak ve baskı altına sokacak yegâne unsur “sivil toplum”. Tabii burada hangi sivil toplum sorusunun da gündeme geleceğini unutmamalıyız. İktidarın fonladığı ve yönlendirdiği bir sivil toplumun iktidarın alanını daraltmak bir yana genişleteceğini biliyoruz. Peki diğerleri, yani iktidarın fonlamadığı sivil toplum çalışmaları nasıl ayakta kalacak? İşte burada devlet babacı olmayan, kendi imkânlarını oluşturabilen ve bu anlamda nitelikli işler üreten sivil topluma ihtiyaç doğuyor. Demokratik Türkiye’yi de oluşturacak olan, tüm farklılıkları zenginlik kelimesiyle anan, çoğunlukçu değil çoğulcu bir perspektife sahip sivil kitlelerdir. Bunun zamanı nedir ve ne zaman oluşur sorusuna ise yine Sartori’nin cümleleri ile bakalım: “Koşullar değişmesine rağmen demokrasi hep gelişim göstermiştir. Bu, halkların kendi özgürlüklerine verdikleri önemi göstermektedir. Çünkü özgürlük, koşulların değiştirilmesi için başlangıçtır; dahası koşullar, koşulların kendilerine duyulan güvensizlik ifade edilmeden değiştirilemez.” Şimdi de tezimize dönelim. Kemalist teze olan güven bitip ona dair duyulan güvensizliklerin ifadesi ile birlikte Tayyibist tez, yani bize göre antitez başlamıştı. Şimdi ise Tayyibist teze olan güvensizliği yavaş yavaş duymaya, hissetmeye ve hatta küçük küçük ifade etmeye başladık. Sanıyorum bitişin başlangıcına girildi bu süreçte. 

Peki ya sentez, işte bu konuda sanırım Türkiye’nin “Sartori” den alacağı ciddi dersler var. Hem ne diyor Sartori: “Demokrasi yine ve sadece demokrasinin kendisi ile iyileştirilecektir…”

Twitter  

Kemalist Türkiye,Tayyibist Türkiye ve 

Nihayetinde Demokratik Türkiye


Sav, karşı sav ve bireşim… Hegel’in diyalektik felsefesini oluşturan tez, antitez ve sentez kelimelerinin bir başka ifade şekli. Hegel mantığına göre üç aşamalı bir diyalektik vardır. Her varlık özü gereği kendini aşar ve karşıtına dönüşür. Her sav bir karşı savı, her eylem ise bir karşı eylemi oluşturmaktadır. Bireşim dediğimiz sentez ise hem savı hem de karşı savı içerisinde barındıran yeni bir savdır. Örnek olarak eşitlik bir sav eşitsizlik ise karşı savdır, bu ikisinin bireşiminden yani sentezinden ise adalet çıkar diyebiliriz. Çünkü adalet hem eşitliği sağlar hem de eşitsizliği giderir. Sonuç itibariyle adalet hem eşitlik hem de eşitsizliği içinde barındırmaktadır ve sav ile karşı savı olumlama yoluyla bireşim haline getirmiştir. Mantıksal gelişmede de her sav bir olumlama ve her karşı sav bir olumsuzlama olarak görülür ve bireşim olumsuzlamanın olumlanması yahut olumsuzlanması yoluyla olumlanmasıdır. Daha açık bir ifade ile tez sevilen, iyi olan, beğenilen, antitez ise sevilmeyen kötü olan, beğenilmeyendir. Nihayetinde sentez ise antitezin sevilir hale gelmesi tezin de antiteze göre pozitif hale gelmesi ile oluşan bir bütüncüldür. Çok yalın bir ifade ile tez Kemalizm, antitez Tayyibizm ve sentez ise henüz oluşması beklenendir. Hegel’in diyalektik felsefesinden yola çıkarak bir Türkiye analizi yapma çabası uzun zamandır zihnimde hâkimdi. Özellikle Ak Parti iktidarının son döneminde daha baskıcı ve daha devletleşen bir yapıya büründüğünü hissettikçe bu analizin aslında çok da abartılı olmadığını düşünmeye başladım. Şu son Dersim tartışması ile birlikte “Kemalist Türkiye, Tayyibist Türkiye ve en nihayetinde Demokratik Türkiye” şeklinde bir sloganlaştırma yaptım. Konunun sosyolojik bir vakıa olduğunun altını ısrarla çizdikten sonra “tez/antitez=sentez” meselesine giriş yapabiliriz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu, -cumhuriyet kurulduktan sonra yapılan devrimler yoluyla- Osmanlı döneminden tamamen kopma, sıfırdan başlama, en azından zihinsel olarak Osmanlı anlayışını terk etme olarak almamız yanlış olmayacaktır. Dolayısıyla tezimiz 29 Ekim 1923’te “Cumhuriyetin” ilanı ile başlangıç göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günden 2000’li yıllara ve hatta 2003’te Ak Parti’nin iktidara gelmesine ve 12 Eylül 2010 referandumu ile birlikte askeri ve yargı vesayetini ortadan kaldırmasına kadar “tez” canlılığını çeşitli yollarla korumuş ve hükümranlığını sürdürmüştür. 1946’da çok partili hayata geçildiğinde ve Rahmetli Menderes’in Demokrat Parti dönemlerinde “halk” nispeten soluk almışsa da Türkiye Cumhuriyeti devletinin baskıcı, totaliter ve farklılıkları yok sayan derin bir anlayışla yönetildiği gerçeğini göz ardı edemeyiz. Bahsettiğimiz zaman dilimi boyunca ne Kürtler Kürt olabilmiş, ne tarikatlar yahut cemaatler yaşama alanı bulabilmiş ne de farklı inanç grubuna ait kitleler kendilerini tam anlamıyla ifade edebilmiştir. Buna “azınlık” olarak andığımız Ermeni, Rum ve Yahudi cemaatleri de dahildir. Bu gruplar bırakın kendilerini ifade etmeyi her fırsatta çeşitli baskı, sindirme ve asimilasyon politikalarına maruz kalmışlardır. Ezanın Türkçeleştirilmesi, Dersim’de yaşanan katliam, Camilerin kapatılıp ahır olarak kullanılması, Varlık Vergisi uygulaması, 6-7 Eylül olayları, Azınlık vakıflarının mallarına el koymak, faili meçhuller, idamlar, yargısız infazlar… Tüm bu saydıklarımızı münferit olaylar şeklinde aktarmaya kalkmak ve bunu objektif olarak yapmak tarihçiler için büyük bir sorumluluk olarak beklemektedir. Bu saydıklarımızın yanında halkın Alevi-Sünni kışkırtması ile birbirine düşürüldüğü ve Alevi vatandaşların katledildiği Sivas-Maraş olayları, sağ-sol çatışmasından doğurtulan 1980 Kenan Paşa darbesi, öncesinde kendi başbakanını asan ülke durumuna düştüğümüz 1960 darbesi ve darbeler tarihimiz… 28 Şubat’ta seçilmiş başbakanın baskı ve yıldırmayla, yani post-modern diye tabir ettiğimiz darbe ile iktidardan uzaklaştırılmasına da ayrı bir pencere açmak gerekiyor.

Uzun lafın kısası “Kemalist Tez” Türkiye’ye hiç ama hiç yaramadı ve aksine büyük belalar, acılar, hüzünler bıraktı. Bunun adını Kemalizm koymak da aslında çok isabetli değil, Kemalist-Militarist-Elitist devlet anlayışı demek daha açıklayıcı olacak sanırım. Çünkü bu yıkım ve acı dolu tez, her sıkıştığında Atatürk’ü, Vatan’ı, Milleti, Milliyetçiliği ve yerine göre dini kendine kalkan olarak kullanan “askeri ve elitist bürokrasi” tarafından gerçekleştirildi. Bilginin bu kadar akışkan olmadığı,  gerçek bilgiye ulaşmanın sokaktaki vatandaş için neredeyse imkânsız olduğu dönemlerdi bunlar. Ruhumuza sinen “devlet baba” anlayışı ve “devleti milletten üstün tutan” yaklaşımın bir ürünü olarak bu tez çok uzun bir dönem boyunca yaşam şansı buldu. Elinde silah olan adamlara karşı duracak babayiğit politikacılarımızın olmayışı yahut o politikacıların da bu düzenin bir parçası olması da önemli bir etkendi. Düşünsenize Demirel 7 kere gidip 8 kere gelebiliyordu. Yüzde elli bandında oy alan Başbakan’ın asılmasına millet sesini çıkarmıyor, onu asanlara karşı bayrak açmıyordu. 1980 darbesi öyle punduna getirilerek yapılmıştı ki millet darbeci paşaya minnet borçlu hissetmişti kendisini. Pompalanan şeriat korkusu, irtica yaftası ile Erbakan istifa etmek zorunda bırakılmıştı. Millet seçimlere gidip yönetici seçiyordu ancak seçilen yöneticiyi yönetecek güce sahip unsurlar vardı. İşte bu, Türkiye’nin algıda olumlu, yani demokratik, hukuk, laik, sosyal bir devlet olduğu algısının çeşitli unsurlar kullanılmak suretiyle yutturulduğu, vatandaşın kimliğinden, değer yargılarından, idrak ve anlayışından tamamen kopuk yıllardı. (80 yıllık tez) Başörtüsü takan üniversiteye giremiyor, annesi başörtülü olan askeri okullara sokulmuyor, dinden ve imandan bahseden “geri kafalı” oluyor, orduevlerine giremeyen halkın çocukları Mehmetçik oluyor, askerlik peygamber ocağı ama askeriye çağdaş batılı ileri zekâlı… gibi bir ton çelişkili ruh halini içinde barındıran bir tezdi yaşadığımız. Adeta bir deli gömleği giydirilmişti halka ve halk bunun farkında olmasın diye her türlü argüman kullanılıyordu.

Sonra ibreler 3 Kasım 2002’yi gösterdiğinde Türkiye bir genel seçim yapıyordu. Sandıklardan Ak Parti güçlü bir birincilikle çıktı. Necmettin Erbakan’ın eski talebeleri Türkiye’de iktidar olmuşlardı. 28 Şubat’ı yapanların 1000 yıl sürecek dedikleri darbe 5 yıl bile sürmedi. Ak Parti’nin genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan “tez” yazıcı ve yapıcıların hiç hazzetmediği ve hatta bir kaşık suda boğmak istedikleri bir liderdi. Detaylara girmenin lüzumu yok. Ak Parti iktidara geldiği gibi eski tecrübelerinin oluşturduğu derin akılla Avrupa Birliği çıpasına tutundu. AB yolunda yapılacak her yeni reform Türkiye’de militarist güçlerin ve bürokratik elitlerin elini zayıflatacaktı. Yani Ak Parti kadroları “tezi” her yönüyle yaşamış, acılar çekmiş ve derslerini iyi çalışarak iktidara gelmişti. Şimdi iş halkın üzerindeki bu deli gömleğini çıkarmak için zinde güçlerin gerilemesini sağlayacak adımları atmaktaydı. Bu süreçte hiç kolay geçmedi. Ak Parti’ye balyoz indirmek istediler, Erdoğan’a suikastlar düzenlemeye kalkıştılar, partiyi kapatmak için uyduruk davalar oluşturdular ve hatta 27 Nisan E-muhtırası olarak kayıtlara geçen bir askeri muhtıra yayımladılar. Lakin Ak Parti kadroları dersini iyi çalışmıştı ve artık devir eski devir değildi. Halkların taleplerinin daha baskın olduğu, bilgiye erişimin kolaylaştığı ve manipülasyonların eskisi kadar kolay olmadığı yeni bir dünya vardı karşılarında. Halk seçtiği kadrolara uzanan kirli elleri gördükçe siyasetin arkasında durdu. Cumhurbaşkanı Gül’ü ilk aday olduğunda seçtirmemek için ellerinden geleni yapanlara gerçekleştirilen seçimlerde Ak Parti’yi daha güçlü bir şekilde meclise taşıyarak cevap verdi. Hal böyle olunca zinde güçler artık eski zindeliğinde değildi. Ak Parti halkın önünü açan değişimler gerçekleştirdikçe teveccüh gördü ve bu teveccühü çekemeyenler halkı cahillikle suçladı. Artık devir değişmişti. Seçilenlerin iktidarı kurucu iktidara galip geliyordu. Yani “tez” kaybetmişti.

Şimdi sıra “anti-tezin” yaşanmasına gelmişti. Burada altı çizilmesi gereken husus antitezin tez kadar vahşi ve yıkıcı olmadığı gerçeğidir. Çünkü dönemsel olarak antitez demokrasinin, insan hakları ve özgürlükleri ile ilgili taleplerin, şeffaflığın, bilgiye erişim ve ulaşımın daha kolay olduğu bir zaman diliminde yaşandığı için bu mümkün olmayacaktır. Ama hiç kimse yıllarca zulüm görmüş ve aşağılanmış bireylerin iktidara geldiğinde tamamen tahammül ve hoşgörü sahibi olmasını beklememeli. Burada ilginç bir nüansı belirtmek gerekiyor. Tez yazıcı ve yapıcıların elitleri yani üst kadroları antitezin tabanına büyük baskı ve zülüm gerçekleştirmişken bugün antitezin üst kadrolarının tezi halen destekleyen kitlelere karşı yaklaşımı çok daha makul ancak antitezin yani Ak Parti tabanının bu anlamda ciddi bir tahammüle sahip olduğunu veya “biz çektik siz çekmeyin” diyebildiğini sanmıyorum. Kısacası Ak Parti’nin tabanında ciddi bir rövanş isteği olduğunu ve dün bize bunları reva gördünüz biraz da siz çekin yaklaşımını taşıdığını söyleyebilirim. Bu da eşyanın tabiatı gereği normaldir. Birisi size tokat attığında ona o an güçsüzlüğünüz nedeniyle cevap verememişseniz gücü elinize geçirdiğiniz ilk fırsatta siz de o tokatın cevabını verirsiniz. Bu tasvip edilir olmamakla birlikte insanın doğası gereğidir. Zaman zaman bu durum Başbakan Erdoğan’ın üslubuna da sirayet etmektedir. “Iksırıp tıksırıncaya kadar içiyorsunuz” deyişi olsun, alkole yapılan vergi zammında “biraz da az için” söylemi olsun bu konuya ilişkin önemli örneklerdir. Özellikle 12 Eylül 2010 referandumundan sonra vesayetin tamamen kalkması ile Ak Parti ve onun kadrolarında bu ruh halinin daha bariz bir şekilde oluştuğunu gözlemliyoruz. Liberal yazarlara ve fikirlere dair dışlayıcı söylemler, bedelli askerlik meselesinde ve vicdani redde karşı alınan tavırlar bunun bariz örnekleridir. Bu yazıyı yazmama neden olan Dersim özrü meselesi de önemli bir emare olarak görülebilir. Başbakan’ın devlet adına özür dilemesini takdir etmekle birlikte bunu CHP’ye gol atar bir tavırla yapması, aynı özrü Maraş katliamı için dileyip dileyemeyeceği meselesi antitez olup olmadıkları hususunda bize net bir fikir verebilir. Benim temsil ettiğim düşüncenin yaptığı yanlışları ağzıma almam ama “tez” döneminde yapılan ne varsa onlarla hesaplaşırım gibi bir tavır antitez olduğunu itiraf etmek anlamına gelebilir. Ayrıca deniz feneri meselesinin adeta örtbas edilmesi bunun yanında doğan grubuna yüklenilmiş olması da bir başka “bendense susarım ondansa yakarım” yaklaşımıdır. Henüz içinde olduğumuz bir dönem olduğu içinde “antitez” olduğunu iddia ettiğim Ak Parti dönemiyle ilgili çok daha fazla veriye yahut sonuca şahit değiliz. Ancak bu haleti ruhiye ile politika yapılmaya devam edilirse -edileceğini de gözlemliyoruz- Ak Parti dönemini de tam anlamıyla “antitez” olarak isimlendirebiliriz.

Sonuç olarak Türkiye fecaat bir “Kemalist Tez” yaşamıştır. Bu dönemsel şartlar gereğince alabildiğine yıkıcı ve somut acıları içinde barındırmıştır. Kemalist tezin bunca zaman yaşamasının sebebi ise söylediğimiz gibi bilginin dolaşımı, bilgiye erişim, teknoloji ve tarihsel şartlar ile çok alakalıdır. Bugün ise Türkiye “Tayyibist Antitez” yaşıyor olabilir. Bir antitez yaşadığımızı gözlemliyorum ancak bunun adının “Tayyibizm” olduğuna henüz kesin kanaat getirmiş değilim. Tez laik-kemalist güruhun elitleri tarafından gerçekleştirilmiş bir baskı aracı iken antitez Ak Parti’nin bariz bir şekilde tabanı tarafından dayatılan yaşam şekli ve bakış açısıdır. Laik-Kemalistlerin dindar-muhafazakarların ümüğünü sıkamayacağını ve uzun yıllar haksızlık ettiklerini anlamış olmaları gerekiyor. Anlamayanları da pek yakında anlayacaklardır. Anlamamak isteyenler ve bunda ısrarcı olanlar da elbette olacak ve marjinal kalacaktır. Antitez ise buram buram buradayım diyor. Beyoğlu’nda yıllardır aynı yerinde olan masaların oradan kaldırılmasını masumane görmek mümkün değil. Nitekim içki içen veya dindar olmayan insanlara karşı da bir aşağılayan yahut dışlayan bakış açısını da zaman zaman hissetmiyor değiliz. Lakin ben bunun uzun sürmeyeceğini düşünüyorum. Mutlaka dindar-muhafazakâr kesim de laik-kemalist cenahın ümüğünü sıkmanın mümkün olmayacağını, birlikte yaşamak zaruriyetini ve hatta bu birlikteliğin çok daha anlamlı olacağını idrak edecektir. Çünkü ellerindeki iktidar aygıtlarının zulüm yapmaya başladığı anda kendilerini alaşağı edeceğini yaşadıkları zulüm dolayısıyla biliyorlar. Toplum neticede turşu değil, kuralım 6 ay sonra dilediğimiz kıvama gelsin diyemeyiz. Her tepkinin bir karşılığı mutlak surette oluşuyor. Bu oluşmanın hızını, ortam ve koşullar belirler. Ortam ve koşulların gerektirdiğine göre bu oluşma, çok yavaş ya da çok hızlı olabilir. Bunu ben değil Hegel’in diyalektiği söylüyor. Tez çok yavaş ve uzun vadeliydi, antitez ise kanaatimce hızlı ve kısa vadeli olacak. Peki ya sentez? İşte onu da bir başka yazıda konu almak gerekiyor. Çünkü sentez bizim neslimizi, yeni toplum tahayyülünü, yarını ve 2020 sonrasını işaret ediyor…

Tarihle Yüzleşmek


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yine bir ilke imza attı ve “Eğer devlet adına özür dilenecekse böyle bir literatür varsa ben özür dilerim, diliyorum” diyerek yeni bir dil ve yaklaşımı, olması gereken bir bakış açısını Türkiye’nin gündemine soktu. Başbakan Erdoğan günlerdir sıcak gündemi oluşturan meselelerden birisi olan “Dersim Katliamı” hakkında özür dileyerek bir gün önce hararetle eleştirdiğim kendisini bu kez kuvvetle alkışlattırdı. Dersim ile yüzleşmeyi, özellikle devlet olarak yüzleşmeyi alkışlıyorum çünkü yalanlar üzerine kurulu bir tarihin yarınlarımızı yazmak ve yaşamak konusunda bize yardımcı olmayacağına inanıyorum. Dersim’de yapılanları burada tekraren yazmak istemiyorum. Hiç bilmeyen ve okumamış olan Başbakan’ın açıkladığı belgeye veya CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Dersim yaşandığı tarihlerde Emniyet Müdürlüğü görevini yürüten İhsan Sabri Çağlayangil ile gerçekleştirdiği mülakata başvurabilirler. Dersim’de yaşananlar için Başbakan’a seslenen Kılıçdaroğlu’nun hem bir Dersim’li hem de konuyu bizzat dönemin yetkililerinden öğrenmek isteyecek kadar meraklı olmasına rağmen dillendirememesi, özür dileyememesi enteresan. Bu CHP’nin halen “yeni” olamadığını, gerçeklerle yüzleşemediğini veya gerçeklerle yüzleşmek ve Yeni CHP’yi oluşturmak isteyenlerin parti içerisinde henüz güçlü olamadığını gösteriyor.

Başbakan’ın dilediği özür ile Dersim meselesinin hallolduğunu düşünmek doğru olmaz. Öncelikle katliamın adı olan Tunceli’nin derhal coğrafyanın gerçek adı olan Dersim ile değiştirilmesi gerekiyor. İsim değiştirmekle yaraları kapatacak mıyız, elbette hayır. Ancak duyulan pişmanlığı, yaşanan acıları anladığımızı ve paylaştığımızı ifade etmenin önemli bir yolu katliamı hatırlatan ve belleklere kazınan Tunç Eli isminden kurtulmaktır. Bugün Tunç Eli operasyonunu gerçekleştiren sorumlular hayatta değiller ve onlarla ilgili herhangi bir yargılama gerçekleştirmemiz mümkün değil. Zaten Dersim katliamından canı yananların da devletten bekledikleri acılarının kabul edilmesi, tanınması ve paylaşılması. Bu anlamda Başbakan sıfatıyla devlet adına dilenen özür çok şey ifade ediyor. Biliyoruz ki kayıpların geri gelmesi mümkün değil, tıpkı bireysel anlamda canımızı yakanların, kalbimizi kıranların o kalbi tekrar eski haline getirecek şekilde onarmalarının mümkün olmadığı gibi… Ancak hepimiz bir özür bekliyoruz en nihayetinde. İşte Başbakan’ın dilediği özür de bu anlamda çok önemli.

Dersim ile ilgili dilenen özür Türkiye’nin geçmişte yaptığı yanlışlara dair olgun bir insanın yapacağını yapan büyük bir devlet olması yolunda bir başlangıç olarak da ayrıca önemli bir adım. Başlangıç diyorum çünkü Türkiye’nin geçmişinde sadece Dersim yok. İstiklal Mahkemeleri’nde yapılan yargısız infazlardan tutun da 6-7 Eylül olaylarına, Varlık Vergisine ve en yakın zaman diliminde arkasında devlet parmağı olduğuna dair ciddi iddiaların oluştuğu faili meçhul cinayetlere kadar uzayan ciddi bir “kirli tarih” söz konusu. Tarihimizin anlı-şanlı olduğuna dair methiyeleri bunca yıl dinlemiş olmamıza rağmen gerçeklerin üzerini karlarla örtmüş olduğumuzu anlamaya başlamış olmak, özellikle bunun devlet katında oluşması umut verici. Çünkü gerçek olmayan verilerle bir gelecek kuramazsınız. Hep söylediğimiz tarih geleceğe ışık tutar sözünün yalan tarihle anlamlı olması mümkün değil. Fakat bu tarihle yüzleşmek yahut hesaplaşmak sürecinin de çok hassas olduğunu unutmamamız gerekiyor. Tarihle yüzleşelim derken tarihin kendi dinamiklerini yok saymak ve toptan bir değerlendirmeye tabi tutmak toplumsal bellekte yeni travmalar yaratabilir. İstiklal Mahkemeleri’ni elbette konuşmalıyız, orada yapılan haksızlıklar, yargısız infazlar varsa bunları gün ışığına çıkarmak boynumuzun borcu ancak bu yapılırken birilerini topa tutmak, aşağılamak, lanetlemek yaşadığımız ana, yani bugüne bir fayda sağlamayacaktır.

Tarihe tespitler noktasından bakmak gerekiyor. Örneğin Dersim’de yaşananlar bir katliamdır ve bu katliamdan ötürü devlet olarak özür dileriz demek ile Dersim olaylarının yaşandığı tarihteki tüm yetkilileri, o dönemin tek parti iktidarı olan CHP’yi bugünün bakış açısı ile ve bugünkü uzantılarına da sirayet edilecek şekilde aşağılamak, hakarete tabi tutmak doğru olmayacaktır. Atatürk’e kadar ulaşmak ve onu da karalamak hedefiyle yakın tarihi karıştırıyorlar söyleminin çok fazla alıcısı olduğu aşikâr. Bu niyete sahip olanları da yok sayamayız. Ancak niyetin üzüm yemek olması gerektiğini akıllardan çıkarmamalıyız. Bugün Atatürk’ü aşağılamanın yahut karalamanın Türkiye’ye sağlayacağı ne bir fayda var ne de yarını kurgularken Atatürk saplantısına kapılmak doğru. Bugün Türkiye’nin yaşadığı sorunsalların düne dair izdüşümleri varsa ki bunun varlığının hepimiz farkındayız, niyetimiz bu sorunların çözümünde bizi doğru yönlendirecek tespitleri, tarihi gerçeklikleri görmek olmalı. Bugün eğer bir Rum yahut Ermeni milletvekilimizin olmayışını 6-7 Eylül olayları yahut Varlık Vergisi gibi tarihi gerçeklerde aramak gerekir. Yine bugün Kürt meselesi varsa bunun nedenlerinin Şeyh Sait isyanına ve hatta 1921 ile 1924 anayasası arasındaki farklılıklara ve Dersim’e hatta sonrasında faili meçhullere, dahası 12 Eylül Darbesine dayandığını görmek durumundayız. Tüm bunları yapabilirsek eğer 1923’te gökten zembille indiğini sandığımız arızalı(!) cumhuriyetimizin demokratik bir hale gelmesine hizmet edebiliriz.

Tarihimizle yüzleşirken niyetimizin üzüm yemek değil de bağcı dövmek olması bize yeni bir toplumsal travma getirecektir. Atatürk’ü tarihi yerine, ebedi istirahatgahına yerleştirip, korkusuz ve tabusuz bir şekilde tarih okuması yapmalı ve o tarih içerisinde bu ülkenin kimliğini taşıyan her kime yanlış yapılmış ve canı acıtılmışsa ondan özür dileyebilmeliyiz. Aksi takdirde yeni bir toplum tahayyülü oluşturmak, herkesin kendini ait hissettiği bir devlet anlayışına sahip olmak pek mümkün değil. Unutmamak gerekiyor ki birileri tarihi yaparken yanlışlar yapmış olabilir bizim bu yanlışları yapanları tespit edip yerden yere vurmak yerine bu yanlışa maruz kalanların acılarını anlamak, paylaşmak ve yanlış yapanların da yerine özür dileyecek olgunluğa sahip olmak gibi meziyetlerimiz olması gerekiyor.           

Yeni Türkiye’de Bedelli ve Dövizli Eski Usüller


Bütün gözler Başbakan Erdoğan’ın yapacağı grup toplantısında. Sanıyoruz ki partisinin milletvekilleri bile konuya vakıf değiller. Herkes pür dikkat Başbakan’ı dinliyor. Çok ama çok önemli bir konuyu tüm milletvekillerinin bilmesini beklememek lazım, zira ser vermiş sır vermemiş AK Parti’nin üst yönetimi. Konu bedelli askerlik ile ilgili yapılacak düzenlemenin detayları, yapılıp yapılmayacağı tartışılmıyor, belli ki kim neresinden nasıl faydalanacağının derdinde. Başbakan önce diğer güncel meselelere dair düşünce ve görüşlerini anlatıyor. Tam bedelli meselesine geliyor ki o esnada bir de espri patlatıyor; "heyecanlanmayın!”. İki dudağının arasından çıkacak sözler birçok insanın kaderini belirleyecek sanki! Bir bakıma belirliyor elbette ama büyük çoğunluğun değil zengin azınlığın kaderini… 

“30 yaşından gün almış 30 bin lirayı 6 ay içinde ödeyecek olan herkes 21 günlük eğitimi bile almaksızın askerlik görevini yerine getirmiş olacakmış.” Matematik problemi gibi görünse de mantık basit aslında, paran varsa ve otuz yaşını da geçmişsen dert edecek bir şey yok, askerlik halloldu demektir. Bu işin Türkiye ayağı, bir de yurtdışında kulaklarını Ankara’ya dönmüş “dövizli askerlik” beklentisinde olanlar var. Çok beklemeden oraya da bir öpücük gönderiyor Başbakan: “Yaşınız ne olursa olsun eğer 3 yıl sigortalı bir işte çalışmışsanız ve 10 bin avronuz varsa, parayı oradan gönderin hiç bu tarafa gelmenize bile gerek yok, askerliğinizi halletmiş olacaksınız.” Sonra gruba doğru sesleniyor tekrardan “anlaştık mı?”, herhalde anlaşamadık diyenler olsa tasarıyı değiştirecek. Zaten bedelli askerlik meselesini de ancak AK Parti grubuna sorarak anlaşma sağlanabilir, başbakan da bunu yapıyor, bakın anlaştık işte diyor televizyonlardan bize. Başbakan “bedelli” ve “dövizli” askerliğe ilişkin açıklamaları yapmadan önce bazı temel bilgiler veriyor. Bedelli askerlik uygulamasının daha önce 3 kez yapıldığını hatırlatan Başbakan, ''1987, 1992 ve 1999 yıllarında çıkarılan kanunlarla mümkün hale gelmiş. 1987 ve 1992 yıllarında çıkarılan askerlik kanunlarında amaç, büyük miktarlara ulaşan saklı, bakaya ve yoklama açığı birikiminin engellenmesiydi. 1999'da ise bedelli askerlik, Marmara depreminin zararlarının giderilmesine katkı sağlamak için çıkarılmıştır'' diyor. Kendilerinin ise 9 yıldır gündemlerinde olan konuyu bambaşka bir amaçla yaptıklarını buyuran başbakan, ''Biz ise bedelli askerlik uygulamasıyla iki önemli hedef gözetiyoruz; bunların hiçbirisi değil. Bakaya kalanların sayısının ciddi oranlarda artığını görüyoruz ve bedelli askerlik yoluyla bu birikimin azaltılmasını hedefliyoruz. İkincisi ise Bedelli Askerlik Kanunu ile çok önemli sosyal bazı hizmetleri ve destekleri gerçekleştirmeyi hedefliyoruz'' diyor.  Aradaki farkın ne olduğunu ben pek anlayamadım tabii ki, birisi Marmara Depremi için kullanmış diğeri de sosyal hizmetlere harcayacağım diyor. Herhalde bu çok çok önemli fark olsa gerek. Sonra başbakan bedellinin bedelinin net olarak nerelere gideceğini söylüyor. Tasarıya koydukları bir maddeyle bedelli askerlik uygulamasından elde edilecek gelirin şehit yakınlarına, gazilere, özürlülere, muhtaç erbaş ve er aileleri ile TSK'ya, Jandarma Genel Komutanlığına, Sahil Güvenlik Komutanlığına, Emniyet hizmetleri sınıfına mensup vazife malullerine yönelik sosyal hizmet ve faaliyetlerinin finansmanına aktaracaklarını ilan ediyor. Ne kadar şirin değil mi? Zenginden alıyoruz ve şehit, gazi, vazife malullerine veriyoruz. Onlara hizmet sağlıyoruz. Peki ya askere gitmek zorunda kalanlara ne veriyorsunuz? Ayda 20 lira mı? Fakir fukaranın garip gurebanın da hakkı bu herhalde. Ne de olsa askerlik yan gelip yatma yeri değil ve bunu da ancak ömrü billah yan gelip yatamayan gariban yapabilir. Zenginler mi, onlara karşı bir kızgınlığımız yok, şanslılar sadece ve bu şanslı hallerini suya sabuna dokunmaksızın koruyorlar. Kalkıp bir tanesi de yazık yahu böyle adaletsizlik olur mu demiyor. Ne de olsa her koyun kendi bacağından asılıyor değil mi?

Türkiye’nin ileri demokrasisi böyle bir bedelli ve dövizli askerliği adeta suratımıza çarpa çarpa uygulamaya alıyor. Esas işi “profesyonel ordu” yapmak, askerliği hem doktrin olarak hem de pratikte değiştirip dönüştüreceğini beklediğimiz ileri demokrasi de bunu yaparsa derken daha neler yapmıyor ki! Vicdani Ret hiç gündemimizde olmadı diyor ve bakın neleri ekliyor; “Askerlik bu milletin, bu topraklar için en kutsal vazifelerden biri olarak kabul edilmiştir. Biz askerimize 'Mehmetçik' derken bunun bir anlamı var; bu ''Küçük Muhammed'' anlamındadır. Biz askerliği Peygamber Ocağı olarak görmüşüz. Tabii birçok spekülasyonlara neden olmuş şeyler olmuştur, olabilir. Ama biz, bu millet, bunu böyle biliriz. Görmeyenler yok mu? Var. Ama bu milletin kahir ekseriyeti bunu böyle bilir. Askerlik hizmetinin ciddiyetinin zedelenmesine de istismara da asla müsaade etmedik, asla müsaade etmeyiz.”  Neresinden tutsam diye bakıyorum cümleye ve düşünüyorum kendi kendime, bu mu ileri demokrasinin Başbakanı? Milletin Kahır ekseriyeti diyor, çoğunluk ne diyorsa o konuda hassasız diyor, peki ya azınlık? Çoğunluğun Başbakanı’mı yoksa Türkiye’nin %1’inin de Başbakanı mı, hangisi olmayı tercih ediyor Erdoğan? Ak Parti Genel Başkanı olarak sadece %50’ye hitap edebilir ama T.C Başbakanı olarak tüm vatandaşların hassasiyetlerine duyarlı olması gerekiyor. “Her Türk Asker Doğar” ifadesi ile Başbakan’ın sözleri arasındaki tek fark farklı kelimelerin kullanılmış olması, yoksa Başbakan da eski Türkiye’nin eski anlayışına gayet inanıyor. Peygamber Ocağı olarak gördük askerliği diyor, eyvallah lafım ona değil de öyle görmeyeni de görüyor mu gözünüz merak ediyorum sadece. Askerliğin ciddiyetini zedelemeyelim buna da eyvallah ama bireyin haklarını zedelemiyor muyuz? Hani Avrupa Birliği yolunda ilerleyen en azından bu birliğin reformlarına, reçetesine inanan bize ne oldu! Askerliği ben vicdanen ret etmiyorum ama vicdani retçilere de vicdansızlık edilmemeli. Demokrasi dediğimiz şey çoğunluğun yani Başbakan’ın deyimi ile “kahır ekseriyetin” tercihine boyun eğmek değil. Demokrasi vicdani retçilerin de haklarına saygı gösterebilmek. 

Sonuç mu? 22.11.2011 tarihiyle birlikte en azından şahsen, Türkiye’de askerliğin profesyonelleştirilmesi, zorunluluk olmaktan çıkarılması ve demokratikleştirilmesi konusunda AK Parti’den de umudu kesmiş durumdayım. Özellikle “askerliğin peygamber ocağı olması ve bu milletin askerlik anlayışı” ile ilgili sözlerinden sonra Başbakan’ın da bu konuda ileri demokrat bir zihniyete sahip olmadığı kanısına vardım. İngilizcemi tamamen halledip yurtdışında bir takım işlere girişmek fikrinin ciddi anlamda kafamda canlanması anormal olmamalı herhalde. İleri demokrasi düşüncesinin de başka bir bahara kaldığı intibası hakim halet-i ruhiyeme. Geçen gün Ferhat Kentel Hoca demişti, “AKP devletleşiyor veya devlet AKP’lileşiyor”, katılmamak mümkün değil. İyi işleri gümbür gümbür alkışlarken kötü işleri de gümbür gümbür eleştirmek durumundayız. Umarım birileri görür ve duyar da henüz geç olmadan bu yanlış yoldan geriye dönerler… 


Vicdanen Değil Mantıken Ret Ediyorum


Vicdani Ret meselesine ilişkin Konsept Dışı ailesinin kıymetli yazarları bir ton laf ettikten sonra benim de bu hususta bir yazı kaleme almam sıkıcı olacak evet haklısınız. Sıkılıp bıkıp of yeter deseniz de ben bu yazıyı yazacağım. Çünkü içimdekileri bir yerlere boşaltmak istiyorum. Meselenin vicdani boyutları; yehova şahitliği, silah tutmak istememek, insan öldürmemek vesaire vesaire biliyoruz. Mantıklı yanı ne peki? Size askerlik yapmak için mantıklı gelen 5 neden sayın deseler ne diyeceksiniz? Evet, 1- vatan olarak addettiğimiz yerleri savunmak, 2- vatandaşı olduğumuz devlet denen aygıta borcumuzu ödemek, 3- savaşa hazır olmak… başka? Yok. İnsan ne için zaman harcar, emek verir, para olabilir mesela, peki askere gittik diye kaç para verecekler? O da yok. Peki, insan kimin yat-kalk- ileri-geri-sürün-sürünme gibi emirlerini hangi saiklerle dinlemek zorunda kalır? Buna da mantıklı bir yanıt yok.

Uzun lafın kısası bedavaya ve zorla kimse kimseye “askerlik” yaptıramaz kardeşim. Hadi bakalım şimdi milleti askerliğe karşı soğutmaktan içeri alırsa devlet beni ne bok yerim bilmiyorum. Ama söylediklerimin doğruluğuna inancım tam. Askerliğin kötü bir şey olduğunu söylemiyorum. Tek küfür ettiğim şey askerliğin bugün olduğu sistem içerisinde yapılıyor olması. Yoksa biliyorum ki ülkemde askere gitmek isteyen ve bunun için cansiperane bekleyen birçok arkadaşımız ve kardeşimiz var. Ben onların da yerine düşünmek gibi bir budalalık yaptım ve diyorum ki askerliğin doğası, sistemi, mantıksızlığı değişmeli. Senin gibi liboşlara ya vicdani ret ya da bedelli veriyoruz işte diyecek olan bir güruh olduğuna da inandığım için lafı biraz uzatacağım. Vicdanım askerliği red etmiyor ama vidani red yapanlara karşı da inanılmaz duyarlı. Bedelli ise tam bir fiyasko! Zengin züppeleri (bknz. Okan Kavurga (:) evde kıç büyütecek babasının parası ile ve diğer garibanlar sürünecek. Neymiş efendim hayat adaletsiz. Adaletsiz olan sistem mi hayat mı bilmem ama ortada ciddi bir adaletsizlik olduğunda hemfikiriz ve bunu da el birliği ile düzeltmeliyiz. Babanın paralarından bana da ver demiyorum elbette ama benim de mevcut ekonomik verilerle ezilmek durumunda kalmama seyirci durma en azından. Zengin züppeleri bahsini uzatmadan konuyla ilgili bir örnek vermek istiyorum. Anadolu dediğimiz coğrafyada bir takım insanların evde anne ve babalarına ekmek götürmek gibi dertleri varken ve bunu güç bela yaparken 20 yaşı geldiğinde inzibatlar eşliğinde askere götürüldüğünü ve askerde de aylık 17-18 lira gibi komik bir rakam alıp kendisine mi yoksa evde bıraktığı ana ve babasına mı bakabileceğini sorgulamak zorundayız. Bunu devlet sorgulamıyor, benim de param var paramı verir işime bakarım gibi martavallar atarak sanırım insani bir duruş sergilediğimizi iddia edemeyiz. Samimi olmak gerekirse ev geçindirmek derdindeyken askere alınan insanlarımız olduğu gerçeğini görmemiz gerekiyor. Bedelli askerliğin bedelinin 25 bin lira olduğu söyleniyor. Ben de diyorum ki eğer askerlik yapmamanın bedeli 25 bin lira ise yapmanın bedeli de 25 bin lira olmalı! Yani askere gitmeyip babasının parasıyla evde kıç büyüten dostların devlete ödediği para askere giden diğer arkadaşlara ödenmeli. Aslında işin özünde de profesyonel ordu dediğimiz mantık yatıyor. Genelkurmay Başkanı ve tüm rütbeliler de asker ama nasıl asker? Paralı yani maaşlı asker! Askerlik parayla olur mu, vatan hizmeti gönüllü (zorunlu) yapılır gibi masallar anlatanlar niçin rütbeliler için de aynı uygulamayı istemiyor? Çünkü onlar profesyonel askerler ve biz de tüm Türk Silahlı Kuvvetleri’nin profesyonel olmasını istiyoruz.

Uzun lafın kısası dedik ama laf pek kısa olmadı. Sonuca bağlamak gerekirse, bedelli ve/veya vicdani ret meseleleri yine eski Türkiye usullerine göre halledilmek isteniyor. Dediğim gibi askerliği vicdanen reddetmiyorum ama “vicdani red” meselesine duyarlıyım. Siz kalkıp tamam vicdani reddi AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) korkusu ile kabul edelim ama sana da 2 yıl beleşe kamu hizmeti yükleyelim derseniz bu demokrasi, insan hakkı falan olmaz, günü geçiştirme olur. Bedelli koyalım süre kısaltmasına gitmeyiz milletin de dırdırını çekmez kasayı da doldururuz derseniz yine çuvallarsınız. Yani kısacası Yeni Türkiye Yeni Türkiye diye bağırırken Eski usullerle bu işi geçiştiremezsiniz. Profesyonel orduya geçiş bu kadar mı zor gerçekten?!

Ha unutmadan, Sırrı Süreyya Önder’in dediği gibi, “Zorla Şehitlik” nasıl bir şey merak ediyorum.

ABD İran’a Saldıramaz


Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK)’in yayımladığı raporda İran’ın nükleer savaş başlıklarında kullanılmak üzere patlayıcı tetikleme sistemleri üzerinde çalışmalar yürüttüğüne dair iddialara yer vermesi uluslararası gündemde “İran’a Saldırı” ihtimalini ve bu ihtimale dönük tartışmaları yoğunlaştırdı.
UAEK’in raporunun ardından bildiğimiz koro; Fransa, İngiltere, ABD üçlüsü ve hatta buna Almanya’da dahil edilebilir, “İran’a yaptırımları arttırma” sloganını yüksek sesle söylemeye başlarken yine bu koronun aksi yönde pozisyon belirlemeyi misyon edinmiş Rusya – Çin ikilisi, yaptırımların arttırılmasının herhangi bir sonuç doğurmayacağını ve yaptırımların arttırılmasının gerilimi daha da tırmandırıp Ortadoğu’yu içinden çıkılamaz bir kaosa sürükleyeceğini dillendirdiler. UAEK’in raporu olsun olmasın her fırsatta İran’a en azından hava saldırısı düzenlenmesini amaç edinmiş İsrail ise raporun da çarpan etkisi ile kısa zamanda İran’a savaş açacakları yönünde psikolojik bir harekâta kalkıştı. 
İsrail’in psikolojik harekât yürüttüğünü ve söylemlerinin ardında gerçek bir eylemin olmadığını anlamamız çok zor değil. Zira tarih, İsrail’in daha önce benzer saldırılar olan 1981’de İran’ın Osirak Reaktörünü ve 2007’de Suriye’de reaktör olduğu iddia edilen yeri vurduğunda bu niyetini kamuoyu ile paylaşmadığı ve tartışmadığı gerçeğini bizlere gösteriyor.
İsrail’in İran’ı vurmakla ilgili yürüttüğü psikolojik harekâtın hedefi diğer ülkelerin İran’a ilişkin politikalarını etkilemek ve yaptırımların artmasını sağlamak ancak diğer ülkeler olarak andığımız başta Rusya, Çin ve Türkiye’nin bu yönde uygulanan baskılara direnecek argümanları mevcut. ABD’nin Irak işgalini gerçekleştirdiğinde de BM’den Irak’ta nükleer silah olduğu yönünde bir rapor çıkarılmıştı ancak işgal sonrasında işgal döneminde yetkili olan ABD’li bürokratlar bile bunun bir palavra olduğunu itiraf etmişlerdi. Bunun yanında bölgede yani Ortadoğu’da İsrail’in nükleer silahlara sahip olduğu gerçeği inkâr edilmezken ortada hiçbir somut veri yokken İran’a bu yönde suçlamaların yapılmasını da özellikle Türkiye için inandırıcılık sorunu yaratıyor.
UAEK’in raporunun gerçekleri yansıttığı düşünülse bile ABD’nin İsrail ile birlikte İran’a saldırı yürütme ihtimali çok düşük. Libya’da muhaliflere NATO tarafından sağlanan destekle Kaddafi ancak 8 ay gibi bir sürede hiç kimsenin onaylamadığı bir şekilde öldürülerek uzaklaştırılabildi. Libya ile İran’ın büyüklüğü ve askeri anlamda güçleri mukayese edilemeyecek kadar farklı ve İran bu anlamda Libya’nın çok fazla ilerisinde. Suriye’de yaşanan gelişmelerde Esad’a karşı net bir tavrı olan ABD henüz Suriye ile ilgili askeri müdahaleyi ciddi şekilde dillendirebilmiş değil. Irak’tan kademeli olarak askeri kuvvetlerini geri çeken ve yakın zamanda tamamen Irak’ı terk etmesi öngörülen ABD’nin Afganistan’da çok yakın zamanda bir helikopteri düşmüş ve ABD 31 askerini kaybetmişti. Afganistan’da her yeni günde NATO ittifakından diğer ülkelerin askerler sayılarını yükseltmeye çağrı yapan ABD’nin bugün olası bir İran müdahalesine kalkışması herhalde askeri yönden ABD’nin iflası anlamına gelecektir. Yaklaşan seçimler sebebiyle Obama’nın Cumhuriyetçiler karşısında zayıflamamak adına sert bir üslup benimseyebileceği düşünülse bile Amerikan halkının da cumhuriyetçileri iktidara taşımak için olumlu yönde geçerli bir sebebe sahip olduğunu söylemek zor. Cumhuriyetçi bir başkanın ABD’ye getireceği en önemli değişiklik mevcut savaş cephelerinin artması ve yeni Amerikan askerlerinin ölümünden fazla bir şey olmasa gerek. Ayrıca mevcut başkan Obama’nın da İsrail’deki Netenyahu hükümetine zoraki tahammül ettiğini G-20 zirvesinde mikrofonların açık unutulması ile açıkça öğrenmiş durumdayız. G-20 Zirvesi’nde Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ile ABD Başkanı Obama’nın açık kalan mikrofonların farkında olmadan aralarında geçen sohbette Sarkozy İsrail Başbakanı Netenyahu hakkında “ona dayanamıyorum, o bir yalancı” deyince ABD Başkanı Obama, “Sen ondan bıktın bense onunla her gün uğraşmak zorundayım” şeklinde yanıt vermişti.
ABD’nin askeri gücünün İran’a hava saldırısı gerçekleştirme olasılığı baki olmakla birlikte İran’ı işgal etme konusunda ne kadar yeterli olacağı büyük bir soru işareti. Peki, İran’ı işgal etmeden hava saldırıları ile nükleer programından vazgeçirmek ve deyim yerindeyse ehlîleştirmek mümkün mü? ABD’nin olası hava saldırıları ile nükleer çalışma yapılan tesisleri vurması İran açısından rejimin yeni bir güç kazanma sürecine girmesini kolaylaştıracaktır. Hali hazırda “şeytan batı” söylemi üzerinden bugünlere ulaşan İran rejiminin halkını yeniden motive etmesi için en yararlı şey sanırım olası ABD ve İsrail saldırısıdır. İran’ın nükleer silah yapma konusunda bugün yoksa bile olası saldırılardan sonra mutlaka bu yönde girişimleri olacaktır ve yapılacak saldırı İran’ın tam anlamıyla olmasa bile UAEK ve uluslararası toplum ile yürüttüğü ilişkileri de koparacak ve İran içine kapalı bir şekilde dünyanın da bilgisi dışında yeni bir nükleer program yörüngesine girecektir. ABD Başkanı Obama’nın savunma bakanı Robert Gates bu tehlikeye yaklaşık bir yıl önce “İran’a yapılacak saldırının İran’ın nükleer programını en fazla 3 yıl geciktirebileceğini” söyleyerek işaret etmişti. Bu durumda Başkan Obama’nın İran’ı daha büyük bir tehdit haline getirecek olan saldırı ihtimalini düşünüyor olsa bile gerçekleştirecek kadar irrasyonel bir eyleme girişmesi mümkün görünmüyor.
Sonuç olarak söylemlerle İran-İsrail-ABD gerilimi yükseliyor olsa da eylem olarak bu gerilimin herhangi bir saldırı veya savaşa dönüşmesi çok düşük bir ihtimal olarak görünüyor. Ortadoğu’nun içinde bulunduğu “Arap Baharı” sürecinde İran’a yapılacak bir saldırının Suriye’de (Esad Rejimi) ve Lübnan’da (Hizbullah) ve hatta Hamas eliyle Filistin’de karşılık bulacağı ihtimalini de göz ardı etmemek gerekiyor. İran’ın mevcut rejimi uluslararası işbirliği ve küresel politikalar açısından uyumsuz görülüyor ve tehdit olarak algılanıyorsa bu tehdidin bertaraf edilmesinin en doğru yolu etraftaki mayınların yani Suriye, Lübnan ve Filistin meselelerinin İran’a prim yaptırmayacak şekilde hal yoluna koyulmasından geçiyor. Diğer taraftan da İranlı yetkililere nükleer silah yapımının İran’ın çıkarlarına olmadığının anlatılabilmesi diplomatik yollarla başarılabilmeli. Tabii İran’a nükleer silahın çıkarına olmadığını anlatmak için İsrail’in nükleer bir güç olarak bölgede varlığını koruması mümkün değil. Dolayısıyla İsrail’in de nükleer silahlardan arındırılması ve barışçıl yollarla bölge siyasetine entegre edilmesi gerekiyor. Mısır’da yaşanan dönüşümün katkısıyla Kahire-Ankara ekseni kuvvetlendirilebilir ve bu eksenin bölge politikalarına birlikte yön vermesi sağlanabilirse İran’ın giderek yalnızlaşacağı ve demokratik dönüşüme mecbur kalacağı ihtimalini de ayrıca belirtmekte yarar var. Ortadoğu’da barış ve istikrar sağlanacaksa bunun yolu yeni savaş cepheleri açmaktan çok mevcut gerilimi azaltacak barışçıl inisiyatifleri arttırmak ve diplomasiye öncelik vermekle mümkün.
(12 Kasım 2011)
Burak YALIM
UİÇ Derneği Başkanı
@burakyalim (twitter)

Cumhuriyet’in Kaçıncısı Makbul Acaba?

     Van Depremi nedeniyle Başbakanlık Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını, Cumhurbaşkanlığı ise Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonu’nu iptal ettiler. Sinekten yağ çıkarma derdinde olanlar için kolay bulunmayacak bir malzeme çıktı ortaya. “Vay efendim Cumhuriyet’e karşı komplo kuruluyor”, “bunlar zaten şeriatçı, cumhuriyet düşmanı, bakın işte bir kere daha gördük” gibi bir sürü aslı astarı olmaz yaklaşımlar ile başladılar iktidar partisine yüklenmeye. Hal böyle olunca en korunaklı barınak olan Gazi Mustafa Kemal’in hayatından örnekler, Cumhuriyet Bayramlarında sergilediği tavır ile kıyaslamalar falan gırla gitti. Mesele yine Atatürk üzerinden bugünkü iktidarı karalama kampanyasına dönüştü. Kampanyaya kim kulak astı o da meçhul ama en azından kendi çaplarında örgütlü oldukları yerlerde toplandılar ve “II. Cumhuriyet’e Geçit Yok” vb. pankartlarla meydanlara çıktılar. Biz bu güruhu zaman zaman endişeli modernler, zaman zaman da Laik-Kemalistler olarak tanımlamıştık. Bugün ise farklı bir tanımlama ile “cumhuriyet muhafızları” demeyi uygun buluyorum. Cumhuriyeti muhafaza etmek derdinde oldukları belli, konuya bir koruma ve kollama içgüdüsü ile yaklaşıyorlar ama neyi, niçin ve kimden korudukları biraz şaibeli. Çünkü suçladıkları kitleyi “II. Cumhuriyetçi” olmakla itham ediyorlar ve kendileri de “cumhuriyeti muhafaza” etmeyi görev biliyorlar. Hem şaibeli hem de çelişik bir tutum. Cumhuriyeti muhafaza eden cumhuriyetçi oluyorsa, bu cumhuriyet muhafızlarının II. Cumhuriyetçi diye itham ettikleriyle niçin kavga ettiklerini anlamlandırmaları gerekiyor. İşin sırrı acaba rakamlarda mı diye merak etmiyor değilim. Cumhuriyetçinin birincisi ile ikincisi arasında bir fark olduğu belli ama özünde cumhuriyet fikri sabit kalıyorsa herhangi bir sorun aramamak lazım ama manzara hiç böyle değil. II. Cumhuriyetçi diye itham ettiklerini padişahlığı geri getirmek istemekle suçluyorlar ancak cumhuriyet fikrinin kökü monarşiye ve oligarşiye zaten aykırı. Peki, bu cumhuriyet muhafızlarının II. Cumhuriyet’i kurmak istemekle itham ettikleri ile sorunu ne? Yoksa burada birincisini biz kurduk ve bizimdi, ikincisini siz kurarsanız sizin olur endişesi mi hasıl oluyor? Acaba cumhuriyet dedikleri şey kurucuları tarafından kullanılan ve sadece kurucularına rant sağlayan bir gizli oligarşi mi? Sorular ve sorular… 
 

     Olayın özü Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadroların belirli bir zümreyi ayrıcalıklı kıldığı ve sistemi %20’nin %80’i tahakküm altına aldığı şekilde kurmasıyla alakalıdır. Bugün koparılan feryat esasen bununla ilgilidir. Her şeyi en iyi bildiğini, en iyi yediğini, en iyi içtiğini sanan ve her yeri en güzel kendilerinin gezdiğini, kendi dünyalarında kurdukları “çağdaşlık” tanımınca kendilerini yine en üstte gördükleri sistemin açılmasını, yani genişleyip başkalarına da fırsatlar sunmasını kabullenemiyorlar. Somutlaştıracak olursak, düne kadar devletin en stratejik köşelerini ellerinde bulunduran, istedikleri gibi at oynatan bir zümrenin bu ayrıcalıklı halini kaybediyor olmasıdır durum. Nasıl mı? Mesela Genelkurmay’ın eski ayrıcalıklı konumunu yitirmiş olması ve yakında daha da normalleşerek tamamen sıradan bir konuma gelecek olması. Orduevleri gibi kendilerine ait mekanların, garson-şöför-hizmetçi erlerin, ucuza yenen yemeklerin, ucuz kuaförlerin, ucuz partilerin vs. gibi tüm ayrıcalıklı konumun ortadan kalkması. Sanıyorum kim olsa bu ayrıcalıklı halin kaybedilmesi durumunda bangır bangır bağırırdı. İşte bugün Cumhuriyet ve II. Cumhuriyet tartışmalarının özünde bu mesele yatmakta. Çünkü bugün değişen ve genişleyen sistemin dün kendilerine bahşettiği ayrıcalıkları ellerinden alıyor olması, yeni kurulacak sistemde kendilerinin yıllarca yok sayıp dışladığı kitleleri ayrıcalıklı kılınacağı korkusunu yaratıyor. Yani kendi yaptıkları adaletsizliği zulmü ve vicdansızlığı kendilerine yapılacak zannediyorlar. Hal böyle olunca da hangi fırsatı bulsak da sokakta bir “aman cumhuriyet elden gidiyor” tantanası çıkarsak diye fırsat kolluyorlar. Bunu yaparken de yine o aslında hiç sevmedikleri ve çağdaş bulmadıkları gariban halkı da kandırma çabasına girişiyorlar. Mesela yaptıkları organizasyonlarda aslında onların yararlandığı hiçbir ayrıcalıktan yararlanmayan ve sadece onlara buyurun efendim, emredin paşam diyerek kendilerini tatmin ve teskin etmekle avunan bireyleri de kullanıyorlar. Sadece Genelkurmay değil elbette, bunun yanında Dışişleri Bakanlığı da dahil olmak üzere devletin bin türlü kurumunun içindeki bürokrasiye kadar artık ellerinde tutabildikleri bir devlet olmadığı gerçeğiyle yüzleşen bu güruhun Türkiye’de halkın seçimini cumhuriyetin elden gidiyor oluşu olarak değerlendirmesi zaten her şeyi açıkça ortaya koymuyor mu?  Kısacası AK Parti’ye verilen oyların sonucu olarak AK Parti iktidarda ve bu “cumhuriyet muhafızları” AK Parti’yi “ikinci cumhuriyetçi” olmakla itham ediyor. Dolayısıyla halkı ikinci cumhuriyete oy vermekle suçluyor ve esasen yine tepeden bakan, halkı aptal zanneden ve halkı çağdaşlaştıracak unsurun ancak kendileri olduğunu sanan yaklaşımın tezahürüdür bu.

     Peki, “ikinci cumhuriyet” ile yetinmek mümkün mü? Yani birincileri çok kötüydü de ikincileri tadından yenmeyecek kadar iyi mi? Esas mesele de aslında burada düğümleniyor. Aslında halk kendisine en uygun sistemi kendi elleriyle kuruyor. Bugün ikinci cumhuriyetçi olarak nitelenen AK Parti’yi halk 3. kez iktidara taşıyor, yarın AK Parti’yi beğenmezse ve AK Parti kendisini halktan koparırsa onu da tarihin sayfalarına gömüp yeni bir siyasi örgütlenmeyi iktidar yapacaktır. O zaman da kalkıp “aman tanrım 3. Cumhuriyet’i getiriyorlar” mı diyeceğiz? Önemli olan cumhuriyet adının hangi rakamla anılacağı değil cumhura yani halka hizmet edip etmediği, halkı kucaklayıp kucaklamadığıdır. Halk zaten bunu kendi kendine demokratik yollarla belirleyecektir. Fakat bizim isimlere, rakamlara, ritüellere olağanüstü önem veren yaklaşımımız, olayın derinliğini ve içeriğini ıskalayan tavırlar benimsememize neden oluyor. Olayın derinliğinde ise cumhuriyeti temsil edenin niteliğinin ne olduğu yatıyor. Cumhuriyeti temsil eden halkın seçtiği siyasiler mi, yoksa cumhuriyeti biz kurduk biz en iyisini biliriz ve söyleriz diyen eli silahlı askerler ve devleti ele geçirmiş bürokratlar mı? Düne kadar sanıyorum cumhuriyet eli silahlı askerlerin ve devletin her yerine sinmiş bürokrat takımının elindeydi. Halka, yani cumhura rağmen cumhuriyeti elinde tutanların üstünlüğünü yitiriyor olması “II. Cumhuriyet” tartışmalarını gündeme getirdi. Önüne hangi rakamın geldiğine hiç bakmaksızın “cumhuriyet” rejimine inancımız sürdükçe ve cumhuriyet halkın denetimi ve yönetimi altında tutuldukça sorun çıkmayacaktır. Peki, halkı kim denetleyecektir diye bir soru soruyorsanız eğer, siz halen daha eski Türkiye’de yaşıyorsunuz demektir. Halk denetlenmesi gereken, üzerinde baskı kurulacak ve belirli bir ideoloji etrafında örgütlenmesi sağlanacak olan insanlar topluluğu değildir. Halk Cumhuriyet’in sahibidir ve cumhuriyetini kimin nasıl yönetmesini istiyorsa ona o yetkiyi verecek olan yegâne unsurdur. Ne 35. Madde, ne bilmem kaçıncı yasa buna karar veremeyecektir çünkü 1870’li yıllara dayanan cumhuriyet tartışmaları neticesinde Türkiye halkı cumhuriyet fikrini benimsemiştir ve iliklerine kadar hissetmektedir.