29 Kasım 2011 Salı

Kemalist Türkiye,Tayyibist Türkiye ve 

Nihayetinde Demokratik Türkiye


Sav, karşı sav ve bireşim… Hegel’in diyalektik felsefesini oluşturan tez, antitez ve sentez kelimelerinin bir başka ifade şekli. Hegel mantığına göre üç aşamalı bir diyalektik vardır. Her varlık özü gereği kendini aşar ve karşıtına dönüşür. Her sav bir karşı savı, her eylem ise bir karşı eylemi oluşturmaktadır. Bireşim dediğimiz sentez ise hem savı hem de karşı savı içerisinde barındıran yeni bir savdır. Örnek olarak eşitlik bir sav eşitsizlik ise karşı savdır, bu ikisinin bireşiminden yani sentezinden ise adalet çıkar diyebiliriz. Çünkü adalet hem eşitliği sağlar hem de eşitsizliği giderir. Sonuç itibariyle adalet hem eşitlik hem de eşitsizliği içinde barındırmaktadır ve sav ile karşı savı olumlama yoluyla bireşim haline getirmiştir. Mantıksal gelişmede de her sav bir olumlama ve her karşı sav bir olumsuzlama olarak görülür ve bireşim olumsuzlamanın olumlanması yahut olumsuzlanması yoluyla olumlanmasıdır. Daha açık bir ifade ile tez sevilen, iyi olan, beğenilen, antitez ise sevilmeyen kötü olan, beğenilmeyendir. Nihayetinde sentez ise antitezin sevilir hale gelmesi tezin de antiteze göre pozitif hale gelmesi ile oluşan bir bütüncüldür. Çok yalın bir ifade ile tez Kemalizm, antitez Tayyibizm ve sentez ise henüz oluşması beklenendir. Hegel’in diyalektik felsefesinden yola çıkarak bir Türkiye analizi yapma çabası uzun zamandır zihnimde hâkimdi. Özellikle Ak Parti iktidarının son döneminde daha baskıcı ve daha devletleşen bir yapıya büründüğünü hissettikçe bu analizin aslında çok da abartılı olmadığını düşünmeye başladım. Şu son Dersim tartışması ile birlikte “Kemalist Türkiye, Tayyibist Türkiye ve en nihayetinde Demokratik Türkiye” şeklinde bir sloganlaştırma yaptım. Konunun sosyolojik bir vakıa olduğunun altını ısrarla çizdikten sonra “tez/antitez=sentez” meselesine giriş yapabiliriz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu, -cumhuriyet kurulduktan sonra yapılan devrimler yoluyla- Osmanlı döneminden tamamen kopma, sıfırdan başlama, en azından zihinsel olarak Osmanlı anlayışını terk etme olarak almamız yanlış olmayacaktır. Dolayısıyla tezimiz 29 Ekim 1923’te “Cumhuriyetin” ilanı ile başlangıç göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günden 2000’li yıllara ve hatta 2003’te Ak Parti’nin iktidara gelmesine ve 12 Eylül 2010 referandumu ile birlikte askeri ve yargı vesayetini ortadan kaldırmasına kadar “tez” canlılığını çeşitli yollarla korumuş ve hükümranlığını sürdürmüştür. 1946’da çok partili hayata geçildiğinde ve Rahmetli Menderes’in Demokrat Parti dönemlerinde “halk” nispeten soluk almışsa da Türkiye Cumhuriyeti devletinin baskıcı, totaliter ve farklılıkları yok sayan derin bir anlayışla yönetildiği gerçeğini göz ardı edemeyiz. Bahsettiğimiz zaman dilimi boyunca ne Kürtler Kürt olabilmiş, ne tarikatlar yahut cemaatler yaşama alanı bulabilmiş ne de farklı inanç grubuna ait kitleler kendilerini tam anlamıyla ifade edebilmiştir. Buna “azınlık” olarak andığımız Ermeni, Rum ve Yahudi cemaatleri de dahildir. Bu gruplar bırakın kendilerini ifade etmeyi her fırsatta çeşitli baskı, sindirme ve asimilasyon politikalarına maruz kalmışlardır. Ezanın Türkçeleştirilmesi, Dersim’de yaşanan katliam, Camilerin kapatılıp ahır olarak kullanılması, Varlık Vergisi uygulaması, 6-7 Eylül olayları, Azınlık vakıflarının mallarına el koymak, faili meçhuller, idamlar, yargısız infazlar… Tüm bu saydıklarımızı münferit olaylar şeklinde aktarmaya kalkmak ve bunu objektif olarak yapmak tarihçiler için büyük bir sorumluluk olarak beklemektedir. Bu saydıklarımızın yanında halkın Alevi-Sünni kışkırtması ile birbirine düşürüldüğü ve Alevi vatandaşların katledildiği Sivas-Maraş olayları, sağ-sol çatışmasından doğurtulan 1980 Kenan Paşa darbesi, öncesinde kendi başbakanını asan ülke durumuna düştüğümüz 1960 darbesi ve darbeler tarihimiz… 28 Şubat’ta seçilmiş başbakanın baskı ve yıldırmayla, yani post-modern diye tabir ettiğimiz darbe ile iktidardan uzaklaştırılmasına da ayrı bir pencere açmak gerekiyor.

Uzun lafın kısası “Kemalist Tez” Türkiye’ye hiç ama hiç yaramadı ve aksine büyük belalar, acılar, hüzünler bıraktı. Bunun adını Kemalizm koymak da aslında çok isabetli değil, Kemalist-Militarist-Elitist devlet anlayışı demek daha açıklayıcı olacak sanırım. Çünkü bu yıkım ve acı dolu tez, her sıkıştığında Atatürk’ü, Vatan’ı, Milleti, Milliyetçiliği ve yerine göre dini kendine kalkan olarak kullanan “askeri ve elitist bürokrasi” tarafından gerçekleştirildi. Bilginin bu kadar akışkan olmadığı,  gerçek bilgiye ulaşmanın sokaktaki vatandaş için neredeyse imkânsız olduğu dönemlerdi bunlar. Ruhumuza sinen “devlet baba” anlayışı ve “devleti milletten üstün tutan” yaklaşımın bir ürünü olarak bu tez çok uzun bir dönem boyunca yaşam şansı buldu. Elinde silah olan adamlara karşı duracak babayiğit politikacılarımızın olmayışı yahut o politikacıların da bu düzenin bir parçası olması da önemli bir etkendi. Düşünsenize Demirel 7 kere gidip 8 kere gelebiliyordu. Yüzde elli bandında oy alan Başbakan’ın asılmasına millet sesini çıkarmıyor, onu asanlara karşı bayrak açmıyordu. 1980 darbesi öyle punduna getirilerek yapılmıştı ki millet darbeci paşaya minnet borçlu hissetmişti kendisini. Pompalanan şeriat korkusu, irtica yaftası ile Erbakan istifa etmek zorunda bırakılmıştı. Millet seçimlere gidip yönetici seçiyordu ancak seçilen yöneticiyi yönetecek güce sahip unsurlar vardı. İşte bu, Türkiye’nin algıda olumlu, yani demokratik, hukuk, laik, sosyal bir devlet olduğu algısının çeşitli unsurlar kullanılmak suretiyle yutturulduğu, vatandaşın kimliğinden, değer yargılarından, idrak ve anlayışından tamamen kopuk yıllardı. (80 yıllık tez) Başörtüsü takan üniversiteye giremiyor, annesi başörtülü olan askeri okullara sokulmuyor, dinden ve imandan bahseden “geri kafalı” oluyor, orduevlerine giremeyen halkın çocukları Mehmetçik oluyor, askerlik peygamber ocağı ama askeriye çağdaş batılı ileri zekâlı… gibi bir ton çelişkili ruh halini içinde barındıran bir tezdi yaşadığımız. Adeta bir deli gömleği giydirilmişti halka ve halk bunun farkında olmasın diye her türlü argüman kullanılıyordu.

Sonra ibreler 3 Kasım 2002’yi gösterdiğinde Türkiye bir genel seçim yapıyordu. Sandıklardan Ak Parti güçlü bir birincilikle çıktı. Necmettin Erbakan’ın eski talebeleri Türkiye’de iktidar olmuşlardı. 28 Şubat’ı yapanların 1000 yıl sürecek dedikleri darbe 5 yıl bile sürmedi. Ak Parti’nin genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan “tez” yazıcı ve yapıcıların hiç hazzetmediği ve hatta bir kaşık suda boğmak istedikleri bir liderdi. Detaylara girmenin lüzumu yok. Ak Parti iktidara geldiği gibi eski tecrübelerinin oluşturduğu derin akılla Avrupa Birliği çıpasına tutundu. AB yolunda yapılacak her yeni reform Türkiye’de militarist güçlerin ve bürokratik elitlerin elini zayıflatacaktı. Yani Ak Parti kadroları “tezi” her yönüyle yaşamış, acılar çekmiş ve derslerini iyi çalışarak iktidara gelmişti. Şimdi iş halkın üzerindeki bu deli gömleğini çıkarmak için zinde güçlerin gerilemesini sağlayacak adımları atmaktaydı. Bu süreçte hiç kolay geçmedi. Ak Parti’ye balyoz indirmek istediler, Erdoğan’a suikastlar düzenlemeye kalkıştılar, partiyi kapatmak için uyduruk davalar oluşturdular ve hatta 27 Nisan E-muhtırası olarak kayıtlara geçen bir askeri muhtıra yayımladılar. Lakin Ak Parti kadroları dersini iyi çalışmıştı ve artık devir eski devir değildi. Halkların taleplerinin daha baskın olduğu, bilgiye erişimin kolaylaştığı ve manipülasyonların eskisi kadar kolay olmadığı yeni bir dünya vardı karşılarında. Halk seçtiği kadrolara uzanan kirli elleri gördükçe siyasetin arkasında durdu. Cumhurbaşkanı Gül’ü ilk aday olduğunda seçtirmemek için ellerinden geleni yapanlara gerçekleştirilen seçimlerde Ak Parti’yi daha güçlü bir şekilde meclise taşıyarak cevap verdi. Hal böyle olunca zinde güçler artık eski zindeliğinde değildi. Ak Parti halkın önünü açan değişimler gerçekleştirdikçe teveccüh gördü ve bu teveccühü çekemeyenler halkı cahillikle suçladı. Artık devir değişmişti. Seçilenlerin iktidarı kurucu iktidara galip geliyordu. Yani “tez” kaybetmişti.

Şimdi sıra “anti-tezin” yaşanmasına gelmişti. Burada altı çizilmesi gereken husus antitezin tez kadar vahşi ve yıkıcı olmadığı gerçeğidir. Çünkü dönemsel olarak antitez demokrasinin, insan hakları ve özgürlükleri ile ilgili taleplerin, şeffaflığın, bilgiye erişim ve ulaşımın daha kolay olduğu bir zaman diliminde yaşandığı için bu mümkün olmayacaktır. Ama hiç kimse yıllarca zulüm görmüş ve aşağılanmış bireylerin iktidara geldiğinde tamamen tahammül ve hoşgörü sahibi olmasını beklememeli. Burada ilginç bir nüansı belirtmek gerekiyor. Tez yazıcı ve yapıcıların elitleri yani üst kadroları antitezin tabanına büyük baskı ve zülüm gerçekleştirmişken bugün antitezin üst kadrolarının tezi halen destekleyen kitlelere karşı yaklaşımı çok daha makul ancak antitezin yani Ak Parti tabanının bu anlamda ciddi bir tahammüle sahip olduğunu veya “biz çektik siz çekmeyin” diyebildiğini sanmıyorum. Kısacası Ak Parti’nin tabanında ciddi bir rövanş isteği olduğunu ve dün bize bunları reva gördünüz biraz da siz çekin yaklaşımını taşıdığını söyleyebilirim. Bu da eşyanın tabiatı gereği normaldir. Birisi size tokat attığında ona o an güçsüzlüğünüz nedeniyle cevap verememişseniz gücü elinize geçirdiğiniz ilk fırsatta siz de o tokatın cevabını verirsiniz. Bu tasvip edilir olmamakla birlikte insanın doğası gereğidir. Zaman zaman bu durum Başbakan Erdoğan’ın üslubuna da sirayet etmektedir. “Iksırıp tıksırıncaya kadar içiyorsunuz” deyişi olsun, alkole yapılan vergi zammında “biraz da az için” söylemi olsun bu konuya ilişkin önemli örneklerdir. Özellikle 12 Eylül 2010 referandumundan sonra vesayetin tamamen kalkması ile Ak Parti ve onun kadrolarında bu ruh halinin daha bariz bir şekilde oluştuğunu gözlemliyoruz. Liberal yazarlara ve fikirlere dair dışlayıcı söylemler, bedelli askerlik meselesinde ve vicdani redde karşı alınan tavırlar bunun bariz örnekleridir. Bu yazıyı yazmama neden olan Dersim özrü meselesi de önemli bir emare olarak görülebilir. Başbakan’ın devlet adına özür dilemesini takdir etmekle birlikte bunu CHP’ye gol atar bir tavırla yapması, aynı özrü Maraş katliamı için dileyip dileyemeyeceği meselesi antitez olup olmadıkları hususunda bize net bir fikir verebilir. Benim temsil ettiğim düşüncenin yaptığı yanlışları ağzıma almam ama “tez” döneminde yapılan ne varsa onlarla hesaplaşırım gibi bir tavır antitez olduğunu itiraf etmek anlamına gelebilir. Ayrıca deniz feneri meselesinin adeta örtbas edilmesi bunun yanında doğan grubuna yüklenilmiş olması da bir başka “bendense susarım ondansa yakarım” yaklaşımıdır. Henüz içinde olduğumuz bir dönem olduğu içinde “antitez” olduğunu iddia ettiğim Ak Parti dönemiyle ilgili çok daha fazla veriye yahut sonuca şahit değiliz. Ancak bu haleti ruhiye ile politika yapılmaya devam edilirse -edileceğini de gözlemliyoruz- Ak Parti dönemini de tam anlamıyla “antitez” olarak isimlendirebiliriz.

Sonuç olarak Türkiye fecaat bir “Kemalist Tez” yaşamıştır. Bu dönemsel şartlar gereğince alabildiğine yıkıcı ve somut acıları içinde barındırmıştır. Kemalist tezin bunca zaman yaşamasının sebebi ise söylediğimiz gibi bilginin dolaşımı, bilgiye erişim, teknoloji ve tarihsel şartlar ile çok alakalıdır. Bugün ise Türkiye “Tayyibist Antitez” yaşıyor olabilir. Bir antitez yaşadığımızı gözlemliyorum ancak bunun adının “Tayyibizm” olduğuna henüz kesin kanaat getirmiş değilim. Tez laik-kemalist güruhun elitleri tarafından gerçekleştirilmiş bir baskı aracı iken antitez Ak Parti’nin bariz bir şekilde tabanı tarafından dayatılan yaşam şekli ve bakış açısıdır. Laik-Kemalistlerin dindar-muhafazakarların ümüğünü sıkamayacağını ve uzun yıllar haksızlık ettiklerini anlamış olmaları gerekiyor. Anlamayanları da pek yakında anlayacaklardır. Anlamamak isteyenler ve bunda ısrarcı olanlar da elbette olacak ve marjinal kalacaktır. Antitez ise buram buram buradayım diyor. Beyoğlu’nda yıllardır aynı yerinde olan masaların oradan kaldırılmasını masumane görmek mümkün değil. Nitekim içki içen veya dindar olmayan insanlara karşı da bir aşağılayan yahut dışlayan bakış açısını da zaman zaman hissetmiyor değiliz. Lakin ben bunun uzun sürmeyeceğini düşünüyorum. Mutlaka dindar-muhafazakâr kesim de laik-kemalist cenahın ümüğünü sıkmanın mümkün olmayacağını, birlikte yaşamak zaruriyetini ve hatta bu birlikteliğin çok daha anlamlı olacağını idrak edecektir. Çünkü ellerindeki iktidar aygıtlarının zulüm yapmaya başladığı anda kendilerini alaşağı edeceğini yaşadıkları zulüm dolayısıyla biliyorlar. Toplum neticede turşu değil, kuralım 6 ay sonra dilediğimiz kıvama gelsin diyemeyiz. Her tepkinin bir karşılığı mutlak surette oluşuyor. Bu oluşmanın hızını, ortam ve koşullar belirler. Ortam ve koşulların gerektirdiğine göre bu oluşma, çok yavaş ya da çok hızlı olabilir. Bunu ben değil Hegel’in diyalektiği söylüyor. Tez çok yavaş ve uzun vadeliydi, antitez ise kanaatimce hızlı ve kısa vadeli olacak. Peki ya sentez? İşte onu da bir başka yazıda konu almak gerekiyor. Çünkü sentez bizim neslimizi, yeni toplum tahayyülünü, yarını ve 2020 sonrasını işaret ediyor…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder