31 Aralık 2013 Salı

2014'te Hak Yerini Bulsun...

2013'ü geride bırakıp yeni bir yıla başlarken siyaset arenasında yeni bir sayfa açmamız pek mümkün görünmüyor. Sanırım 2013'ün en uzun dönemi Gezi olaylarından sonra Aralık ayı oldu ve 2014 yılı ise bir bütün olarak çok uzun geçecek gibi görünüyor. Yolsuzluk-rüşvet iddiaları ile açılan dava ve bu dava ile sağır sultanların da duyduğu iktidar-cemaat kavgası ve bu kavga etrafında yaşanan kamplaşmalar devam edecek gibi görünüyor. Şu dakikadan sonra iktidar partisinin de, cemaatin de bir adım geri atıp sağlıklı düşünmesini beklemek çok zor. 

Genel olarak her zaman söylediğim şu olmuştur; elbette ABD, İsrail, Avrupa Birliği vs. gol atmak isteyecektir, mühim olan sizin kalecinizin, savunma hattınızın ne kadar sağlam olduğu veya oyunu karşı yarı sahaya yıkıp önde basarak topa hakim olup olmadığınızdır. Sedat Laçiner hocanın İlkeler-Kurumlar başlıklı Star gazetesindeki yazısında eleştirdiği "devlet geleneği" konusu çok önemli. Eğer devlet geleneğiniz varsa ve yasama-yürütme-yargı erkleri vatandaşın gözünde saygı ve güvene sahipse korkacağınız cemaat, cemiyet, örgüt, dış mihrak, faiz lobisi falan olmaz. Sedat Hoca yazısında Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyeti'ne geçiş sürecinde devletin devlet olmaktan çıkarıldığına ve millete karşı bir örgütlenme haline getirildiğine dikkat çekmiş. Kadir Cangızbay'ın kitabına verdiği isim olan "Hiç Kimsenin Cumhuriyeti" ifadesi bu meseleyi özetliyor aslında. Tek tek saymanın manası yok; bu ülkede acısı, dışlanmışlığı, hakir görülmüşlüğü ve egemenlik kayıtsız şartsız milletindir denilerek bütün egemenliği elinden alınmışlığı olmayan bir kimlik var mı?

Küreselleşmenin hayatımızın her alanını kapsadığı şu zaman diliminde etrafınızdaki herkesi düşman ilan etmek bir bakıma kendi kendinize düşman olmaktır. Geçtiğimiz gün yine Star'dan İbrahim Kiras yazısında gelinen noktayı özetleyen şu ifadeleri kullandı: "Darbe sözünü vaktiyle bazı sokak olaylarını tanımlamakta kullanmışsanız, şimdi dört başı mamur bir darbeye bile darbe dedirtmek zor olur". Kiras'a katılmamak mümkün değil. Gezi Parkı olayları maalesef  parti tabanını konsolide etmek ve oyları arttırmak için bir araç haline getirildi ve bağlamından çıkarıldı. Olaylarda aranılan faiz lobisi, dış mihraklar belki de tam olarak bunu istiyorlardı. Meşru iktidarın meşru söylemlerini tüketmek ve yıpranmasına zemin hazırlamak için Gezi parkı organize edildi deseler inanırım ama bu durumu olaylar karşısında aldığı tavır ile bizzat iktidarın yaptığını alenen gördük ve yaşadık. 

Kişi ne yaparsa kendine yapar deriz ve kişinin kendine yapacağı kötülüğü başka hiç kimse yapamaz. Herhalde son genel seçimlerde AK Parti'nin aldığı %50 oy kadar ona zarar veren bir şey olmamıştır. Seçimler gerçekleştiğinde Ahmet Tezcan, AK Parti'nin şimdi daha çok duaya ihtiyacı var mealinde bir yorum yapmıştı. Seçimlerden sonraki süreç bize bunu çok net bir şekilde gösterdi. Gücün yozlaştırdığı ve mutlak gücün mutlaka yozlaştırdığı söylemi de düşünülürse AK Parti'nin büyüdükçe ve desteğini arttırdıkça ihtiyatsız bir hale geldiği açık. Aslında bunun tam aksine içeride ve dışarıda rakiplerinin daha çok dikkatini çekeceğini ve onlara rahatsızlık vereceğini düşünerek çok daha dikkatle ve özenle politikalar gerçekleştirmesi gerekirdi ve gerekiyor. 

Eğer bir değişiklik olmazsa 2014 yılında iki seçim gerçekleştireceğiz. AK Parti'nin bu seçimlerde başarılı olmaması için hiçbir neden yok. Yerel seçimlerde ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ve hatta 2015'te gerçekleşecek genel seçimlerde AK Parti tekrar birinci parti olabilir ve yüksek ihtimalle olacaktır. Fakat Gezi Parkı olaylarından beri ısrarla vurgulamaya çalıştığım başka bir şey var. Oyların çoğunluğunu almak, birinci parti olmak ve milletin sevgilisi bir lider olmak ülkeyi yönetmeyi kolaylaştıracak mı yoksa daha mı zor bir hale getirecek? Aslında işin özü çoğunlukçu mu yoksa çoğulcu bir zihniyetle mi ülkeyi yöneteceğiz? Erdoğan liderliğinde ve AK Parti'nin zaferden zafere koştuğu ancak sürekli krizlerle, kamplaşmalarla enerjimizi tükettiğimiz bir ülkemiz mi olacak yoksa yine Erdoğan liderliğinde, AK Parti'nin seçim zaferlerini sürdürdüğü ve kronik nefreti olanlar hariç toplumun çok daha büyük bir kesiminin kendini değerli hissettiği bir ülke mi olacağız. Bence Başbakan Erdoğan'ın ve AK Parti'nin önündeki en önemli sorun budur ve bu aşılmadığı sürece kazanılacak zaferlerin hepsi buruk ve enerjimizi tüketen sonuçlar doğuracaktır. 

Şahsi görüşüm bunu aşmanın çok zor olmadığı yönünde zira Avrupa Birliği ile müzakere sürecini başlatan, 2002'den günümüze Türkiye'yi olumlu manada bambaşka bir çehreye kavuşturan bir isim ve partiden bahsediyoruz. 2010 referandumu ve 2011 genel seçimlerinden sonra duraklayıp, Gezi Parkı ile gerilemeye başlayan demokratikleşme eğiliminin tekrar ivme kazanması bütün sorunlarımızı çözebilir. Hepimiz zaman zaman durağanlıklar, tembellikler, gel-git süreçleri yaşarız ve bundan çıkmanın yolu yine kendimize dönüp, öz eleştiri yapmakla mümkün olur. Evet dışarıda da, içeride de AK Parti düşmanları, Erdoğan'dan nefret edenler olabilir ve vardır, peki ya AK Parti'nin içerisinde veya Erdoğan'ın kendisinde hiç hata yok mudur? Tüm negatif göstergelere rağmen ben şahsen Başbakan Erdoğan'ın bu öz eleştiriyi yapabileceğine inanıyorum veya buna inanmak istiyorum.

2013 yılında olması gerekenden uzun aylar, haftalar, günler, saatler ve dakikalar yaşadık. Yazının başında da söylediğim gibi Gezi Parkı olayları ve en son Yolsuzluk-Rüşvet iddiaları hakkındaki gelişmeleri takip ederken zaman zaman "reklam arası" bekler hale geldik, tuvalete çıkamadık. İktidar da muhalefet de ve hatta dünya da bu süreçlerde epey yoruldu. Türkiye eskisi gibi yaşadığı krizleri kendine matuf bir ülke değil. Bu süreçlerde farklı ülkelerden bir çok arkadaş sorularını ve düşüncelerini içeren bir çok mesaj gönderdi mesela. 

Krizlerle yorgun düştük, birbirimize diş biledik ve bazen tamiri mümkün olmayan olaylar oldu. Gezi Parkı olayları sürecinde hayatını kaybedenleri ve onarımı mümkün olmayan yaralanmalar yaşayanları unutmayacağız. Fakat hepimizin umutlu olmasında fayda var. Dünyada insan haklarının, demokrasinin gelişmesi sürecinde büyük badireler atlatıldı, büyük kayıplar yaşandı. Daha geçtiğimiz günlerde Nelson Mandela'ya "huzur içinde uyu" derken "apartheid rejimi" ile ilgili zihnimizi tazeledik. ABD'de çok değil daha 50-60 yıl öncesinde siyahlar büyük bir ayrımcılığa maruz kalıyordu. 

Türkiye'nin demokratikleşme karnesine bakarsak ancak henüz başörtülü vekillerimiz olduğunu, Kürt kimliğini tanımaya başladığımızı, askerliği memleketin en önemli meselesi olmaktan yeni yeni çıkardığımızı, kendine güvenen, ifade yeteneği olan, dünya ile bağ kurmuş nesillerimizin ancak yetiştiğini görmemiz gerekiyor. Eksikler çok, o yüzden kavgalarımız, krizlerimiz var. 2013'te yaşadığımız her krizin olumlu geri dönüşü olacak elbet, yolsuzluk-rüşvet konularından muhafazakarların muaf olmadığını, daha çok demokrasiye ihtiyacımız olduğunu, yerelleşmenin önemini, kent hayatını, mimariyi, kızlı-erkekli meseleleri ve daha bir çok şeyi aşmamız ancak tartışmakla mümkündü. 

Tartıştık, kavga ettik, yorulduk. İnşallah 2014'te hasat olsun. Daha çok kavgamız, tartışmamız olacak elbette, onlarla ilgili de temennimiz seviyeli olsun ve hak yerini bulsun. Hep birlikte daha yaşanılabilir bir ülkeyi inşa etmeye devam etmek, herkesin politika yapım süreçlerine farklı vesilelerle katılması dileğiyle... Yeni yılınız sağlık, başarı ve mutluluk getirsin. #2014tehakyerinibulsun 

Herkes evine dönsün, türkü dinlesin, çay demlesin, muhabbet eylesin. Sretna Nova Godina! =)




29 Aralık 2013 Pazar

Nerede "hata" yapıldı? 17 Aralık Süreci -3-

"Yolsuzluğu yargıya müdahale ile örtüyorlar" harika bir argüman. "Yolsuzluk" bu milletin kaldıramayacağı bir şey ve "yargı" ise Ergenekon, Balyoz, KCK, Hrant Dink, 28 Şubat davaları süreçlerinde herkesin canını sıkarken hükümet tarafından pek eleştiriye matuf olabilmiş bir alan değil. Kısacası düne kadar "harika yargı" bugün iş "yolsuzluğa" gelince darbe yapar hale mi geldi sorusunun oluşması çok normal. Başbakan Erdoğan'ın İlker Başbuğ'un tutuklanması konusundaki somut çıkışı ve bazı AK Parti mensuplarının diğer davalara ilişkin cılız eleştirileri dışında hükumet kanadının yargıya hep sahip çıktığı ve güvendiği aşikar.

İşte tam da bu noktada hata yapıldığını kabul etmek durumundayız. Hani güvendiği dağlara kar yağmak deyimi var ya, işte bugün onun boşa söylenmediğini açıkça görmekteyiz. Başbakan ve ekibinin Türkiye'nin başını en çok ağrıtan askeri vesayeti geriletme mücadelesinde "cesur" hareket eden yargı mensuplarından bugün şikayet ediyor olmasının temel sebebi yolsuzluklarla mücadele ediyor olmaları değil, yolsuzlukla mücadele üzerinden siyaseti kuşatmaları. Aslında AK Parti'nin siyasete bakışında zerre sapma yok. Çünkü siyaseti önceleyen, her türlü vesayeti reddeden tutum bugün de devam ediyor. Ancak yapılan bir hatayı da hepimizin kabul etmesi gerekiyor; hata yargının rolünü iyi tespit edememiş olmak ve siyasallaşmasına müsaade etmemizdi. Zamanında Ergenekon davasında Deniz Baykal "avukat", Başbakan Erdoğan ise "savcı" oluvermişti. Bugün de bazı savcıların ana muhalefet rolüne bürünmesi veya iktidara talip olmasını elbette doğru bulmuyorum ama yadırgamamak gerektiğine de inanıyorum.

Yargının siyasallaşması aynı zamanda taraflı hale gelmesi anlamına geliyor. Taraflı olan yargının da bağımsız bir duruşa sahip olduğunu söylememiz mümkün değil. Bir savcının adliye önünde bildiri dağıtması, 3 ayrı soruşturmanın bir araya getirilmesi ve medyaya bilgilerin "sızıntı" şeklinde verilmesi bağımsız ve tarafsız bir yargının işi olabilir mi? Bugün haklı olarak Ergenekon ve Balyoz davalarında sızan bilgiler ne olacak diye soruluyor. İşte tam da bu noktada hata edildiğini kabul etmek mecburiyetindeyiz. Yolsuzluk soruşturmasında masumiyet karinesi çiğnendi derken dünün davalarında da masumiyet karinesinin çiğnendiğini unutmamamız gerekiyor. Buradan Ergenekon ve Balyoz davalarının içinin boş olduğunu, darbe planı iddialarının Türk Silahlı Kuvvetleri'ne kurulmuş bir komplo olduğunu düşündüğüm sonucu çıkarılmasın. Bir önceki yazıda yolsuzluk iddialarının da tamamen bir komplo ve içi boş meseleler olduğuna inanmadığımı da söylemiştim. Nasıl ki Ergenekon ve Balyoz davalarının esas olarak doğruluğuna inanıyorsam, yolsuzluk iddialarının da esas olarak doğru olabilme ihtimali olduğunu söylüyorum. Ancak her iki hadisede de usul olarak sorunlar olduğunu görmemiz gerekiyor. Peki sorun nerede? Sorun, Ergenekon ve Balyoz ile askeri vesayeti geriletiyor olduğumuz için usule çok dikkat etmememiz. Çünkü bugün yolsuzluk operasyonları ile vesayet oluşturma girişimini fark edip usule karşı sert bir duruş sergiliyorsak dün de bu usul problemlerine karşı daha dikkatli olmalıydık. Daha önce de söyledik bir musibet bin nasihatten iyidir, o halde şimdi bu eski davalara ilişkin usul problemlerine de tekrar bakmak, bir çok konuyu tekrardan ele almak icap ediyor. Fakat buradan da Ergenekon ve Balyoz düzmece davalardı sonucu çıkmıyor ve çıkarılmamalı. Aynı şekilde yargı vesayeti oluşmasın, seçilmişlere operasyon yapılmasın derken de yolsuzluk iddialarını da sümen altı etmemek, üzerine ivedilikle gitmek icap ediyor.

Türkiye'nin askeri darbeler sebebiyle neler kaybettiği hepimizin malumu. Bugün askeri darbeler tarihini kapattık derken yargı darbelerine imkan verecek bir duruma sürüklenmemek için toz-duman ortadan kalktıktan sonra yeni anayasa konusuna ciddiyetle eğilmemiz gerekiyor. Sürekli başımıza iş açtığı düşünülen "yetmez ama evet" sürecinin bugün hakikatten başımıza iş açtığı ortada. Mezarlardan ölüleri dahi çıkarıp "evet" oyu kullanmak isteyenlerin "askeri vesayeti" geriletmek kılıfı altında yargıya "sızıntı" yaptıkları aşikar. Sakın ha bütün bir camiayı hedef aldığım düşünülmesin. Başından beri camianın veya cemaatin içinde "sızıntı" olduğuna inanıyorum. Bundan sonra yapılması gereken ise sızıntılara fırsat vermeyecek sağlam bir sistemin, yani "yetmez ama evet" dediğimizin "yetmez" kısmın ivedilikle tamamlanmasıdır ve o da hepimizin malumu olan yeni bir anayasadır. Unutmamak gerekiyor ki ülkemizde hiçbir cumhurbaşkanlığı seçimi sorunsuz geçmemiştir. En son cumhurbaşkanımızı 367 rezaletinden sonra seçtiğimizi hepimiz hatırlamalıyız. Erdoğan'ı sevmek ya da sevmemek herkesin kendi takdirindedir ancak milletin seçeceği cumhurbaşkanı Erdoğan olmasın diyenlerin yapması gereken karşısına seçmek istedikleri adayı çıkarmaktır. Bunları ne için söylüyorum; Erdoğan'a yönelik istifa sloganlarını meşru görmekle birlikte farklı mecraları kullanarak onun aday olmasını engelleme telaşında olanların da 17 Aralık sürecinden ayrı düşünülmemesi gerektiğine inanıyorum. Şu satırları yazan fakirin de Erdoğan'a karşı olduğu alanlar var ve defalarca da yazdı. Kızlı-erkekli konusu olsun, Kürtaj konusu olsun, Gezi olayları sürecindeki üslup ve yaklaşım olsun, Uludere ve Şike meseleleri de dahil olmak üzere muhalif duruşumu hep korudum. Bugün de yolsuzluk yaptığı iddia edilenleri savunacak, onlara kefil olacak değilim. Ama başından beri söylüyorum; pireye kızıp yorganı yakmak, hırsıza kızıp evi ateşe vermek ve vatandaşı olmaktan onur duyduğum ülkemde siyasete, seçilmişlere operasyon yapılmasına göz yummak mümkün değil. Unutmamak lazım; duranlar değil yürüyenler hata yapar. AK Parti hükümeti, mensupları da çok hata yapmıştır, o hataların hesabını hep birlikte soralım ancak hesap soramayacağımız iktidarların oluşmasına müsaade etmeyelim. Son not olarak ifade etmek isterim; Türkçe olimpiyatlarını izlerken hep gözlerim dolmuştur, dünyanın dört bir yanında Türk okullarının açılmasından iftiharla bahsetmişimdir ve camia-cemaat içerisinde kendini Türkiye'ye hizmete adamış çok insan tanımışımdır. Bugün yazdıklarımla da hiçbirinin gönlünü kırmak, emeklerini hakir görmek istemem. Ama onlardan da cemaat içerisinden veya cemaati kullanarak ülkemize zarar verilmek istendiğini görmelerini istirham ederim.   

ELMA KOKUSUNU YAZMASAM KALBİM KURURDU (Çiğdem Kapan)

28 Aralık 2013. Gündem'in manşeti siyah fon üstüne büyük puntolarla: Roboski'den Tanıyoruz Sizi.
Katliamdan kurtulan dört kişiden konuşan tek kişi olan Servet Encü: "Gökten insan ve katır parçaları yağıyordu."

Çağrıda bulunuyor Encü'lerden geriye kalan Servet, "Bizi özgür bıraksınlar, köyleri 90'lardaki gibi yakıp yıkmasınlar, köylüler köylerine dönsün."

Roboski'de 34 can için 34 Vicdani Red'dediliyordu.

Çantamda bir kaç tane çikolata vardı bugün. Küçük ayıcıklı çocukların sevdiğinden. Tesadüfen gördüm, beş altı yaşlarında bir kız, ondan bir iki  yaş küçük iki erkek çocuğun elinden tutmuş kalabalığın içinde başıboş dolanıyordu. Onları görünce çantamdaki ayıcıklar geldi aklıma çıkarıp verdim. Tereddüt etmeden adlarını sordum bilinmeyen bir dilde. Şaşırıp, utanıp adlarını söylediler. Yanlarında kimse yoktu. Birileri buraya bırakmış olmalıydı. Alabildiğim tek cevap "babamız savaşta". Onlarla konuşurken onlar gibi çocuklar çoğaldılar etrafımda. O kalabalıkta kimsenin fark etmediği gizli bir çocuk topluluğunun üyeleri gibi saklandıkları yerlerden çıkıp gelmişlerdi arkadaşlarının yanına. Çocuklar çoğaldı ayıcıklar azaldı. Çocuklar çoktu ayıcık yoktu. Babaları yoktu savaş çoktu.

Roboski Mon Amour belgeselini izlemek için salonda toplanan insanlardık. Felek Encü, 13 yaşındaki oğlunun cesedi, katırının cesedinin altından çıkan kadın. "34 insan 60 katır öldü. Hadi biz Kürdüz, bizi öldürüyorsunuz, peki oradaki hayvanları, katırları neden öldürdünüz, Kürtlere acımıyorsunuz, hayvalara da mı acımıyorsunuz...” diyor. Sahi hayvanseverler katırları da sever miydi?

En yakın en sevdiği arkadaşı, köylüsü ölen Roboski'lilerden biri: Keşke ben de o gün onunla gitseydim. Beraber permatik alır sakalımız çıksın diye yüzümüzü köpüklerdik. Her cumaya beraber giderdik. Bakıyorum göremiyorum onu artık. Şimdi inan yaşamak bile istemiyorum, diyor. Olayın olduğu yere giderken önce elma kokusunun geldiğini söylüyordu. Sonra kan, yanmış etin dayanılmaz kokusu.

Kitera'ya Yolculuk filmini çekeceği köyde Theo Angelopulos'un duyduğu elma kokusu geliyor aklıma. Film boyunca tekrarlanan bir metafordu elma kokusu. O, elma kokusundan bahsettiğinde şiddetli bir kırılma yaşıyor zihnim. Anlam vermeye, bir bağ kurmaya çalışıyorum bu elma kokusuyla. Olmuyor.

Şimdi önümde bir yazıda "Yunan mitolojisinde Kitera, insanın kendisini mutluluğa adayabileceği (ya da mutluluğun peşinden gidebileceği) düşler adasıdır" yazıyor. Kendini bir şeye adayamamış, mutluluğun değil, ekmeğinin peşinden katırlarıyla kendilerini sınır yollarına doğru vurmuş bu insanlar bir şans eseri "düşler adasına" mı gönderilmiştiler. Öyle olmalıydı elbet. Bu elma kokusu düşler adasının kokusu değilse neydi? Peki neden kendilerini mutluluğa adayamamış insanlar düşler adasına gönderilmişti. Bu şans nasıl bağışlanmıştı onlara? Öyle ya hayvancılık ve ekim yapılamayan, tek geçim kaynağı karşı akraba köyden aldıkları mazot ve tütün olan bu sınır köyünde, hiç bir şeye adanmamış kaçak hayatların sahibi bu insanlar düşler adasında elma yemeyi hak edecek ne yapmıştı?

İçimde, gördüklerimin duyduklarımın bıraktığı acının kavurduğu öfkeyle yürüyorum. Üşütmüyor bu çaresiz bırakan öfke. Üşüyemiyorum soğutamıyorum içimdeki çaresiz öfkeyi. Son çanta senin kısmetin olsun diyor seyyar satıcı. Olsun diyorum. Yıka ama. Olur yıkarım abi. Hava iyi soğuk. (Tezgahının arkasında ayağının altında bir tenekenin içinde yaktığı ateşi görüyorum) Neyseki ateşin yanıyor abi. Soğuk ama. Nerelisin? Vanlıyım. Vanlıyım şanlıyım ha?Öyle abi, sen nerelisin? Of'luyum. Van'nın neresinden? Gürpınar. Hımm Van, Bahçesaray.(Van için hafızasını yokladığında aklına gelen ilk yer). Bilir misin abi oraları, gittin mi? Yok gitmedim. Şurdaki çorapçı Van'lı. Burda en iyi Van kahvaltısı nerdedir bilir misin? Yok abi burda yeniyim bilmiyorum ama vardır mutlaka iyi yerler. Var evet. Ama en güzeli Van'dadır abi. Öyle tabi.

Önümdeki bir yazıda " Van'nın Bahçesaray ilçesi ile Bitlis'in Hizan ilçesinin sınırında yer alan Bahçesaray ilçesine 15 km uzaklıktaki Miran (Sündüs) yaylasında 18 Temmuz 1993'te hepsi kadın ve çocuk 24 kişi kimliği belirsiz 'karanlık güçlerce' katledildi. Olayda sadece 62 yaşındaki Ahmet Sevgili, Hicret Güzel ve iki küçük çocuğu sağ kurtuldu. Görgü tanığı olan olay yerine yakın çobanlar ise helikopterden inenler tarafından katliamın yapıldığını iddia ettiler. İddialara rağmen olayla ilgili ne bir soruşturma başlatıldı ne de araştırma yapıldı. Katliam sonrası katledilen 24 kişinin otopsi raporlarının hazırlanmasına ihtiyaç dahi duyulmadı. En önemlisi de olay sonrası katliamın haberini yapan yerel gazeteler de Van Valiliğince toplatıldı."

"5 Temmuz 1993: Erzincan'ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar köyünde karanlık güçlerin eylemi sonucunda 33 kişi öldürüldü."

"Muğlalı Olayı veya 33 Kurşun Katliamı, 1943 yılının temmuz ayında Van'ın Özalp ilçesinde, 33 kişinin hayvan kaçakçılığı iddiası ve 3. Ordu komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın emriyle yargısız olarak kurşuna dizilmesi ve 32'sinin ölümü, birinin kaçması ile sonuçlanan olay."

Roboski Mon Amour belgeselinin bir sahnesinde, yönetmen Bülent Gündüz belgesel için Roboski'ye giderken arabada Ermeni müzisyen Charles Aznavour'un "Ils sont tombés" şarkısını dinliyor ve 1915 Ermeni Soykırımı'nda ölenleri anlatan bu şarkı sanki Roboski'de ölenleri anlatıyor, diyor. Geldiğimde şarkıyı buluyor dinliyorum. Muhtemelen en bozuk çevirisi ama en gerçeği söylüyor gibi.

"Sebebini bilmeden düştüler
yaşamak istedim erkek, kadın ve çocukları
sarhoş erkekler gibi ağır hareketleri ile
katledilen gözleri açık..."

Bir haber gözüme ilişiyor önce, okudukça da içime işliyor. Gecenin son kozu bu olmalı. Öldürücü darbe hep en sona saklanırmış ya. "Şırnak'ın Uludere ilçesine bağlı Roboskî köyü sınır karakolu yakınlarında TSK'ya ait uçaklar tarafından katledilen 34 sivil yurttaş için gerçekleştirilen anma etkinliğinde kalp krizi geçiren 42 yaşındaki Miran Encü kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.Uludere Devlet Hastanesi'ne kaldırılarak tedavi altına alınan Encü, tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayarak yaşamını yitirdi. Evli ve 1 çocuk annesi olduğu belirtilen Encü'nün, hava operasyonunda yakınları öldürülmüştü."

Bir anne daha öldü kahırdan, acıdan. Kahırdan da ölünürmüş. Unutmadıkça kururmuş asıl bir annenin kalbi. İki yıldır bir annenin kalbi kurur dururmuş. Ölenle ölünürmüş. Bunca ölüm bunca katliam olup dururmuş. 33 Kurşun, Başbağlar, Sündüs, Roboski. Geriye kalan hep kahır hep kahırmış.

Yazmaktan başka çarem yoktu. Sanki burnuma çürük elma kokusu geliyordu. Yazmasam kalbim kururdu.
                                                                                                                                   29.12.2013 - 03.42
                                                                                                                                      Çiğdem Kapan

27 Aralık 2013 Cuma

17 Aralık Süreci: Siyasetten Taraf Olmak 2

Ortalığın tozu dumanı devam ediyor ve bu hengamede durmak, anlamaya çalışmak pek kolay değil. Çünkü olayı bağlamından çıkarmak için dünden gelen yığınla sebebimiz mevcut. Kronik düşmanlıkların getirdiği nefreti ve toplumsal olarak bölünmüşlüğü de buna ekleyince öyle ya da böyle taraf oluyoruz. Taraf olmak kötü bir durum değil elbette ancak taraf olurken ara renkleri görememek, toptancılık yapmak hepimize zarar veriyor. 

"Yolsuzluk yapmışsa da yapmıştır, öncekiler hem çalıyordu hem de hiçbir şey yapmıyordu, bu en azından hizmet yapıyor" demek ile "yolsuzluk dosyasına ne gerek var bugüne kadar çoktan istifa edip gitmeliydi zaten" demenin elle tutulur hiçbir yanı yok. Eğer bu söylemler üzerinden taraf olunacaksa, bu söylemlere tutunanlara "gölge etme başka ihsan istemem" diyebilmemiz gerekiyor. Buna benzeyen bir başka durum ise olayı salt "yolsuzluk davası" veya "hükümete operasyon" olarak değerlendirmek. Yolsuzluk iddialarını da hükümete ve dolayısıyla Türkiye'ye operasyon ihtimalini de birlikte düşünmek ve öncelik tespiti yaparak ilerlemek mümkünken "ama paramı çaldılar" nidaları atıp hükümete dönük kronik nefreti kusmak ve/veya "bize darbe yapıyorlar, yolsuzluk bahane" mealinde argümanlara sarılıp "yolsuzluk iddialarını" savuşturmak da kimsenin yararına değil. Herhalde küçücük çocuğa sorsak bu işin içinde bir iş var diyecektir ki çocuğa sormaya gerek yok zira Ahmet Şık ile Nedim Şener'in tweetlerini takip etsek durumu çok rahat anlayabiliriz. Ahmet Şık'ın "AK Parti Cemaatini de al git", Nedim Şener'in "Kötü iktidardan hesap sorarız ama gizli iktidar daha tehlikelidir" mealindeki tweetleri, bu kişilerin yaşadıklarını da göz önüne aldığımız zaman durumu anlamak için pusula işlevi görecektir. 
   
Gelelim önceliğimizin hangisi olması gerektiği meselesine; yani yolsuzluk iddialarını mı yoksa bu işin derin bir operasyon olduğunu mu önce tartışmalıyız? 
  
Bir önceki yazıda ülkedeki hataları reset atmak yoluyla çözmek yerine format atarak kökten bir değişim yapmak isteyenler olduğunu söylemiştim. Bu durum "istifa et" söyleminde gayet net görünüyor. Önce bakanların istifası istenirken, sonrasında bakanlar yetmez hükümet istifa diye ortaya çıkan söylemin ne kadar sağlıklı olduğunu düşünmek zorundayız. Mesela kimse bu iddialardan sonra erken genel seçim yapalım demedi ve ısrarla hükümetin hatta özel olarak Başbakanın istifası talep edildi. Bir başka konu ise yolsuzluk iddiaları üzerinden hesap sorma girişiminin getirdiği ekonomik külfet. Yolsuzluk yapıldığı henüz bir iddia ama bu süreçte yaşanan ekonomik kayıp maalesef bir gerçek. Samimi düşüncem yolsuzluk iddialarının boş olmadığı yönünde ancak bu boş olmayan iddialar öne atılarak daha büyük bir soygun yapıldığını da belirtmek, görmek, göstermek gerekiyor. Halkbank'ın alma ihtimali yüksek olan para trafiğini FED'in aldığını öğrendik. Irak petrolleri Türkiye üzerinden geçecek ama maalesef para trafiği için Bağdat'ın ısrarı ile FED tercih edildi. Bunda Halkbank'ın son operasyon ile itibar kaybetmesinin payı yadsınamayacak bir gerçek. Dolar ve Euro'nun TL karşısındaki değerinin artması, borsanın değer kaybetmesi ise zararın diğer boyutları. Yolsuzluk iddialarının boş olmadığını düşünmemin sebebi ise AK Parti'yi "aşil topuğundan" vurduklarına olan inancım. Kimseyi töhmet altında bırakmak niyetinde değilim ama şunu da unutmamak gerekiyor ki hiç bir kadro homojen değil ve bir kasa elmanın içinde mutlaka çürükler, en olmadı kurtlular mevcuttur. Bahsi geçen operasyonu yapanların bu kurtlu elmalar üzerinden bütün kasayı çürük göstermek istedikleri ve çöpe atacağımız kasayı alıp elmaları yemek istedikleri yukarıda andığım Halkbank, FED örneğinde açıkça görülüyor. 

Gelelim kurtlu elmaların bize olan maliyetine. Yolsuzluk iddialarına maruz kalanlar üzerinden yürütülmek istenen algının önüne geçmeye çalışırken emniyet amirlerinin yerlerinin değiştirilmesi, adli kolluk yönetmeliğinin anti-demokratik hale getirilmesi ve ikinci bir yolsuzluk soruşturması yürüttüğünü öğrendiğimiz savcının elinden dosyanın alınması elbette hukuk, adalet algımızı da zayıflattı. Çok sağlam bir adalet algımızın olduğu söylenemezdi ama artık birçok vatandaş yukarıda andığım işlemlerin yolsuzlukların üstünü örtmek için  yapıldığını düşünüyor ve bunu düşünmekte de haksız değiller. Hükümetin şu savcılar kötü niyetli bu savcılar da iyi niyetli diye ayrım yapması, şunlar devlete değil buraya hizmet ediyor, bunlar da devlete hizmet ediyor demesi mümkün değil ancak yolsuzluk soruşturmalarının sağlıklı yürütüldüğünü, dosyayı alan savcıların hiçbir baskı altında kalmadan işlerini yapabildiğini bilmemiz gerekiyor. Ayrıca düne kadar askeri kutsayanların bugün yargıyı kutsadıklarını da görmek gerekiyor. Yargının bağımsızlığı ancak tarafsız olması ile mümkün olabilir ve bu süreçte yargının tarafsızlığı da maalesef gölgelenmiştir. Yargının tarafsızlığının gölgelendiği eski davaların da tekrar elden geçirilmesi, adalete değil başka yerlerden aldıkları talimatlara göre hareket edenlerin Ergenekon, Balyoz v.s gibi müdahil olduğu davalara da halel getirdiği uzun zamandan beri konuşulan bir gerçektir.

Devam edeceğiz... 

26 Aralık 2013 Perşembe

17 Aralık Süreci: Siyasetten Taraf Olmak

Ortalık toz-duman. Ülke hata veriyor ve tıpkı bilgisayarlara yaptığımız gibi  resetleyip güvenli olarak başlatmak icap ediyor. Ama birileri reset atmanın değil format atmanın derdine düşmüş. Var olan virüsleri temizlemek yerine hafızayı toptan silip yeni bir işletim sistemi kurmak istiyorlar ama farkında olmadıkları şey atılacak formatın hepimize zarar vereceği. Hepimize zarar verecek diyorum çünkü seçilmiş bir sistemi ortadan kaldırmak ve yerine eski model bir sistem kurmak istiyorlar. 

Yolsuzluğun üstünü örtüyorsunuz, hırsıza arka çıkıyorsunuz, partizanlık yapıyorsunuz, sandık demokrasisi ve demokrasi olmadan çözüm olmaz diyenlere şöyle bir bakın isterseniz. Sandık demokrasisi diyenlerin akıllarını bir kişiye havale ettiğini Hakan Şükür'ün istifa mektubunda görmediniz mi? Demokrasi olmadan çözüm olmaz sloganını bulanların da çözümü Diyarakır, Erbil, Rojava'dan çok Brüksel, Washington, Londra'da aradıklarını anlatmaya gerek var mı? Demokrasi Kürt halkına değil de saydığım başkentlere lazımmış gibi... Peki ya paritzanlık yapıyorsunuz diyenlere ne demeli? Cemaatçilik yapıyorsunuz desek olur mu? Yolsuzluk ile hırsızlığın üstünü örtüyorsunuz savını ileri sürenler ise organize işler üzerinden siyasetin üstünü örtme telaşında olduklarını unutuyorlar anlaşılan. 

Normal bir ülkede yaşıyor olsaydık herhalde bu kadar kafamız karışmazdı. Kafamız karışıyor çünkü ana muhalefet partisi normalde hiç hazzetmeyeceği cemaatin operasyonuna ses edemiyor, beklentisi büyük anlaşılan. İktidar partisi ise çok güçlüyüm zannıyla olmadık konularla toplumu gererken bakan çocuklarının adının karıştığı yolsuzluk iddialarından da, o iddialara dönük yapılan operasyondan da haberdar olamıyor. Sanırım devlet içerisindeki yapılanma kızlı-erkekli meselesinden, yani devletin odaları bizim özel odalarımızdan daha önemli olmalıydı. Kürtaj meselesine, kızlı-erkekli hadisesine, alkol düzenlemesine, gezi olaylarına ve sair bir çok şeye harcadığımız enerjiyi yeni anayasa yapımına odaklayamamış olmak ve bütün bu meselelerin içerisindeki ortak paydayı, demokratikleşme ve yerelleşme konusunu ıskalamak sanıyorum başımıza gelen musibet için yeter sebeplerdir. Musibet diyorum çünkü bir musibet bin nasihatten iyidir ve her şerde de bir hayır vardır. Hayırlardan en önemlisi ise yolsuzluk iddialarının üzerine gidilmesi olacak muhakkak.

17 Aralık Süreci olarak siyasi tarihimizde yerini alacak hadiselerin bir yolsuzluk soruşturması olduğunu iddia etmek saflık olacaktır. Şeriat getirecek, irticai faaliyetler yürütüyor, ülkeyi bölüyor, diktatörleşiyor kelimeleri ile yapamadık o zaman aşil topuğu olan "yolsuzluk" üzerinden dağıtalım, evlerine ateş salalım, birliklerini bozalım dediler. Komplocu falan değilim, komplo yaptığımız üzerine komplo yapılmasını da manalı bulmuyor değilim. Yolsuzlukla mücadele etmeyelim, iddiaların üzerine gidilmesin, yargı işletilmesin diyen yok, ama bu işin sadece yolsuzluk olarak anılmasının doğru olmayacağını söylemek derdindeyim. Nasıl ki Ergenekon, Balyoz davalarına inanırken usulsüzlük, yanlışlık varsa dikkat edelim diyordum bugün de yolsuzluğu örtmeyelim ama bunun da sadece yolsuzluk meselesi olduğunu sanmayalım diyorum. Bu iki noktada aynı yerde duruyorum çünkü "siyaseti", "vesayete" tercih ediyorum. 

Siyaseti vesayete tercih etmek de ne demek? Seçilmişlerin atanmışlarca ılga edilmesine karşı durmak, seçilmişlere karşı girişilen askeri, bürokratik, yargısal her türlü darbeyi reddetmek ve seçilmişlerin de halk tarafından ve halk adına denetlenmesine taraf olmaktır. İşte sizin ki sandık demokrasisi oluyor demeyin, sizinki de yargı demokrasisi olur o zaman ve bir başkasınınki de cemaat demokrasisi. Erdoğan ve AK Parti'yi her türlü anti-demokratik hareketine, tavrına, tarzına karşı hep birlikte eleştirelim, yapılan yolsuzlukların üzerine hep birlikte gidelim ancak bunu bir kavgaya dönüştürmek, belirli bir bürokratik güç üzerinden dayatmaya çevirmek ne kadar demokratik olabilir?!

Başa dönecek olursak; reset yerine format atılmak isteniyor demiştim. Reset gecikmeli de olsa kabine değişikliği ile kısmen atılmış oldu. Yolsuzluk iddialarına adı karışan bakanlar artık görevde değil. Bu süreç içerisinde yerleri değiştirilen emniyet amirleri, değiştirilen adli kolluk yönetmeliği konuları ise virüslere karşı alınan bir önlem olmakla birlikte adli kolluk yönetmeliğinin yeni hali demokratik bir ülke için kabul edilebilir değildir. En kısa zamanda tekrar eski haline gelmesi ve yargının yürütmeye bağımlı halden çıkarılması gerekir. Niye reset atmak zorunda kaldık, virüslerin temizlenmesi için neden demokrasiyi sekteye uğrattık konuları ise üzerinde dikkatle düşünülmesi ve ivedilikle tamir edilmesi gereken alanlardır. Demek ki her gördüğümüz sakallı dedemiz olmadığı gibi vesayetten boşalan yeri devralan başka vesayetler de olabilirmiş. Bu halde yapılacak en doğru hamle demokratikleşme, yerelleşme ve hatta gerilimin artması ihtimalinde sine-i millete dönmektir.

1 Aralık 2013 Pazar

Yarın TUİÇ Kongresi Var!

Türkiye'den ayrıldığım andan itibaren sanırım en zor akşamı geçiriyorum. Bir yanım kıpır kıpır bir yanım mahzun. İçim kıpır kıpır çünkü sabaha TUİÇ etkinliği var, mahzun halim ise canlara, yoldaşlara, dostlara mesafelerce ötede olmaktan. Burada siyaseti, uluslararası ilişkileri "gençlik" kelimesi etrafında yazmaktı derdim hep. Bugün "bir çocuk sevdim" şarkısındaki "çocuğun", TUİÇ'in, artık "genç" olduğunu görüyorum. Oysa ben hep TUİÇ ile çocukmuşum ve şimdi "hep çocukluğa özlem duyarız" sözünü çok daha iyi anlıyorum.

Yarın sabah TUİÇ'in kongresi var canlar! Kadir Has Üniversitesi'nde Türkiye'nin ilki olan TUİÇ "Yahudi Çalışmaları Merkezi" Tel Aviv Üniversitesinden Moshe Dayan Enstitüsü'nün katkısı ve ortaklığıyla, "DünyadakiYahudi Göçleri, Osmanlı ve Türkiye Yahudileri" başlığı altında, iki gün boyunca birbirinden kıymetli konuşmacı ve katılımcı ile belki de Türkiye'de en zor konuşulan konulardan birini daha tartışacaklar. TUİÇ'in en sevdiğim yanı her zaman zordan çekinmemesi olmuştur. Türkiye'de ne kadar yasaklı konu varsa konuşulmaya çalışılması, ifade özgürlüğüne verdiği önem, demokratik bir çevrenin oluşmasına duyulan istek ve daha nice güzel şeyi TUİÇ ile tattım ben.

Yarın TUİÇ'in kongresinde bulunamayacak olmak değil de en çok bu etkinliğin mutfağında çalışamamak koyuyor bana. Şimdi biliyorum bizim çocuklar vızır vızır çalışıyorlar, son kontroller yapılıyor, kim nerede, neden sorumlu olacak. Hangi konuk ne konuşacak, açılış konuşmaları nasıl yapılacak, fotoğrafları kim çekecek vs. Ama onların farkında olmadığı ve benim uzaktan gözlemlediğim bambaşka bir şey var. TUİÇ artık çocuk değil! Amatör ruhu kaybetmemek suretiyle gençleşen ve "adam olma" yoluna giren bir kurumdan bahsediyoruz artık. Ben yarın yapılacak etkinliğe dair mesajımı "ingilizce" yazıyorsam ve bu etkinlik başka bir ülkeden bir enstitü ile birlikte yapılıyorsa herkesin rahatlıkla "bravo gençler" demesi gerekiyor. Tebrik etmek gerekiyor çünkü bu çocukların, gençlerin, idealistlerin arkasında ne devlet fonu var, ne de herhangi bir kuruma boyun eğip "emredersiniz ağam" demediler. Hataları, eksikleri yok mu, elbette olacak, çünkü onlar amatör ruhu da kaybetmeden büyüyorlar, samimiyetsiz bir ortam olmaktan ısrarla kaçınıyorlar ve bence en doğru şeyi yapıyorlar.

Dostlar yarın TUİÇ'in kongresi var ve açıkçası ben bu kadar uzaktan büyük bir heyecan duyuyorum. Orada olamamak zor geliyor ama olmamam gerektiğine de vakıfım. Biliyorum öncekilerden çok daha güzel olacak. Biliyorum çıktıları, getirileri sadece TUİÇ'e değil, TUİÇ'i sevmeyenlere de olacak. İçinden geçtiğimiz zaman diliminde "Yahudi" adıyla kongre yapmak kolay değil. Yine bir takım kıyafetler giydirilecek TUİÇ'e, yine arkada birileri aranacak. Siz işinize bakın canlar, siz çalışın, hayal edin, hayallerinizin gerçekleşeceği günü düşünün. Barışa, demokrasiye, insan haklarına, diyaloğa, insanca yaşanılabilir bir atmosfere dair bir damla katkınız olursa ve bunu yaparken de naif bir romantizmden ziyade gözleri keskin bir şekilde etrafınızda gelişen olayları okuyabilen bir duruşa sahip oldukça sizlerin yolu hep açık olacaktır. Kongreniz insanlığa katkı sunsun. Hani Hz. Ali demiş ya "bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum". Siz öğrenmeye ve öğrendiklerinizi de paylaşmaya devam edin. İnanın bilgiden daha güçlü bir şey yok. Okumaya, okumayı teşvik etmeye devam edin ki kan kokusu yerine gül kokusu sarsın etrafı.

Kongreniz, çalışmalarınız mübarek ve hayırlı olsun. Siz bu kongreyi bensiz o kadar iyi yapın ki ben sizsiz olduğuma o kadar iç geçireyim. Bu da benim sınavım olsun.

Burak YALIM  (@burakyalim)
TUİÇ Onursal Başkanı   

27 Kasım 2013 Çarşamba

Statehood Day in Bosnia and Herzegovina: Many Questions to be Resolved

Bosnia and Herzegovina (BİH) celebrates Statehood Day on November 25, commemorating the day in 1943 that Bosnia and Herzegovina was re-established by State Anti-fascist Council for the National Liberation of Bosnia and Herzegovina (ZAVNOBİH) which was initiated by the Anti-fascist Council of National Liberation of Yugoslavia (AVNOJ).

The ZAVNOBİH and its activity between 1943 and 1945, is one of the most important events (and relevant legacy) of anti-fascist war in the history of BİH with its resolution at the Founding Assembly and the declaration to Peoples in BİH. This means that the ZAVNOBİH renewed the statehood of BİH by, affirming its historic and political and state-legal individuality, and it later launched a federal Bosnia and Herzegovina after 480 years on November 25th 1943. That is the reason lies behind the Statehood Day and commemoration of it every year on November 25 in Bosnia and Herzegovina.
The resolution made by ZAVNOBİH has great deal ofimportance in BİH’s history and still stands as a proof of common living in Bosnia and Herzegovina. According to ZAVNOBİH’s resolution on June 1st 1944, the people of Bosnia and Herzegovina expressed their will to arrange themselves into Yugoslavia as a state of equal nations and ethnicities with the creation of new Yugoslavia. This new state would guarantee full equality to its entire people; the liberated Bosnia and Herzegovina would become free and unified full equality which is also guaranteed to Serbs, Bosniaks and Croats. Therefore, it was stated that peoples in Bosnia and Herzegovina desired that their country (which is neither Serb, nor Bosniak and nor Croat rather than either Serb, Bosniakand Croat country) to be free and united in which the full equality of each ethnic group would be secured.

Having considered that the Universal Declaration of Human Rights was adopted in the year of 1948, the precedingZAVNOBİH resolution passed in 1944 was politically on the same level. This is one of the best examples for traditions of people of the Bosnia and Herzegovina on common living andtheir way of understanding of human rights. It could also beextended to the whole region in terms of AVNOJ’s experience within ex-Yugoslav countries. If people of ex-Yugoslav countries would have deep understanding of human rights and the tradition of common living, why would they havebloody war after the disintegration of Yugoslavia? However, we cannot just blame external factors or one side, as there issome evidence before us to answer this question. It is fact that there had been many crimes during the collapse of Yugoslavia after the Cold War era, but no one as persecuted as Bosniaks,who were not only fighting for survival, but also additionally defending themselves in an ideological war – being waged in the region regarding nationalistic talks of a Greater-Serbia andGreater-Croatia. They also defended the common ground which had been established by the ZAVNOBİH resolution 70 years ago. When the war was stopped by the international community, the Dayton Peace Agreement was signed in 1995between the three major ethnic groups. First Bosniaks and Croats made a deal for establishing a federation, with the newly created Bosniak-Croat federation later making anagreement with the Serbs. On this occasion the Dayton Peace Accord divided Bosnia and Herzegovina into two entities and made a reward for the aggressors in which is shown by giving51% of the territory to the Federation of Bosnia Herzegovina(which is dominated by Bosniaks and Croats and divided into ten cantons) while, 49% of BİH’s land was designated for the Serbs under the name Republika Srpska (Serbian Republic).                

This year is the 70th anniversary of Statehood Day, under the shadow of claims about splitting Bosnia and Herzegovina into two states by Republika Srpska’s President Milorad Dodik.Dodik’s remarks remind observers of the argument for a potential third entity for Croats in Bosnia Herzegovina.During the speech at a Belgrad Law Faculty last week, Dodikhas made a statement that it would be the best option for Bosnia Herzegovina to divide into two independent states.Dodik said “it would be the best iRepublika Srpska was a state; it will happen one day, we just have to have patience,” emphasizing that Republika Srpska already has all the elements of statehood with regards to its size, number of citizens, independent foreign affairs with other countries and strong state abilities. Moreover, the idea of creating a Croat entity was put up for debate in order to find supporters two years ago.  

These examples could be a spotlight for the argument aboutre-thinking whether the Dayton Peace Accord was fair and contributed to peace in Bosnia and Herzegovina, or made the situation worse by creating a deadlock condition in thecountry for any progress. It must be underlined that Bosniakscountered a defensive war not just against Serbs and Croats,but also physical aggression which targeted a good example of diversity, pluralistic society and democratic maturity in Bosnia and Herzegovina. They are still faced with challenges which have been created by the Dayton Peace Agreement as a reward by international community. Richard Holbrooke, the architect of the Dayton agreement, later conceded in 2005 to having made a mistake with the words “Republika Srpska” which isto this day interpreted as if the entity would become an international legal subject.

Burak Yalım
Ph.D Candidate at International University of Sarajevo (IUS)
Researcher @tuicbalkam
He can be followed on twitter by @burakyalim

18 Kasım 2013 Pazartesi

Bir gün kalır dudaklarda şarkımız bizim... (El cevap)

"Yollar uzun, yollar ince, yol kısalır aşk gelince..." der Hasan Sağındık "İsmailce" adlı şarkısında. Yola çıkmak bir dert, hedefi şaşırmadan ilerlemek başka dert hele ki aşkla yürümek bambaşka bir derttir. Aynı şarkıda Hasan Sağındık, "buradayım de ararlarsa, doğru söyle sorarlarsa" diye de ekler. Tuğçe Sena Kara arkadaşımız her ne kadar ismimi kullanmadan da yazsa , beni sorduğu için kendisine cevap vermek durumundayım. Teşekkür ediyorum kendisine, zira ne kadar çok çalışmam gerektiğini, eksik kalan, anlaşılmayan yerleri teker teker, gerekirse defalarca anlatmama ihtiyaç olduğunu da bana göstermiş oldu. Kendisinin kaleme aldığı yazı edebi anlamda takdir edilesi olmakla birlikte içerdiği çarpıtma ve ithamlarla, bana bu satırları yazmak zaruriyeti hissettirdi. Kuruculuğunu üstlendiğim Türkiye Uluslararası İlişkiler Çalışmaları (TUİÇ) derneğine ilişkin herhangi bir cevap vermeyeceğim, zira bugün TUİÇ'i yönetenler bunu hakkıyla ve benden daha cevval bir şekilde gerçekleştirecektir.      

Yıllar önce birkaç arkadaş ile kendimize göre halis niyetlerle yola çıktık. Yeri geldi beraber yürüdük biz bu yollarda dedik, yerine göre uzun ince bir yoldayız gidiyoruz gündüz gece... Nihal Atsız'ın "Yolların Sonu" şiirindeki gibi yollandık gurbete, kimseler gelmedi bize ve bir kemiğin ardından saatlerce yol giden itler bile güldü kimsesizliğimize. Yılmayacağız, yıkılmayacağız, başaracağız demiştik bir kere. Hatta yeri geldi dün benimle birlikte gülen tanıdıkların yalnız bir hatırası kaldı yanımda ama neticede Necip Fazıl Üstadın gençliğe hitabesinde de söylediği gibi "kim var?" diye sorulduğunda, sağına soluna bakmadan fert fert "ben varım" deme şuuruna sahip olmalıydık ve halen daha olmaya çalışıyoruz. Elbette kolay değil ak sütün içinden ak kılı ayırt edecek keskinlikte bir ferasete sahip olmak. Hatalarımız oldukça, eksiklerimiz kaldıkça, dostların sözüne, samimi ve yapıcı eleştirilere kulak kesiliyoruz. 

Henüz 10 yaşında ilkokul 4. sınıfa giderken bir doğaçlama yarışması ile "Türkiye" hayatıma konu oldu. O yarışmada Türkiye kelimesini doğaçlama olarak anlatacaktım ve mikrofonla "Baş koymuşum Türkiye'min yoluna..." sözlerini mırıldanarak çıktım sahneye. "Kader beyaz kağıda sütle yazılmış yazı, elindeyse beyazdan gel de ayır beyazı" der Necip Fazıl; ben o gün Türkiye'nin yoluna baş koymanın kaderim olduğunu idrak etmiş değildim ama bugün yaşadıklarıma dönüp "ben neyim ve bu hal neyin nesi" diye sorduğumda daha iyi anlıyorum bir çok şeyi.  Uzun uzadıya anlatmak isterim ama yerim dar. Bir gün elbet oturulur daha detaylı konuşulur her şey, en olmadı büyük hesapta buluşacağımız mutlak. 

Türk'ü madde planında kurtarıp mana planında helak ettikten sonra içi boşaltılmış kavramlar üzerinden milliyetçilik naraları atmak çok zor değil. Bugün Türk kimdir diye sorsalar, birbirinden farklı kaç çeşit cevap alırız bilmiyorum. Ama insanlığın hepimizin ortak paydası olduğundan eminim. Mevlana "Ne olursan ol gel" sözünün facebook ve twitter hesapları üzerinden "like" almak için kullanılacağını ve manasına dönük zerre tefekkür edilmeyeceğini bilseydi, herhalde susmayı tercih ederdi. Bazen ben de "söylesem tesiri yok sussam gönül razı değil" diyerek yazmaya, söylemeye başlıyorum. Söylediğiniz söz dudaklarınızın arasından çıktığı andan itibaren karşısındaki insanın meşrebine göre algılanıyor. Ne kadar, eksik olmayayım ehlillerden, kaça görüneyim cahillerden deseniz de bazen aşağı mahallede söylediğiniz güzel sözü yukarı mahallede küfür olarak dinliyorsunuz. 

Sohbetin 140 karaktere sığdırılmaya çalışıldığı zamane dünyasında belki de bir söyleyip bin ah işitmemek için çok daha fazla düşünmek gerekiyor. Fakat haksızlık karşısında susanın dilsiz şeytan olduğunu hatırladıkça, eldeki imkanlar nazarında kalp ile buğz etmenin ötesine geçmeye çalışmak mecburi istikamet oluveriyor.

Ben siyaset yapmaya Ülkü Ocakları ile başlamadım ancak siyasetin ne olduğunu anlamlandırma çabam orada vuku buldu. Ülkü nedir, ülkücü kime denir, lider teşkilat doktrin nasıl açıklanır, Türk-İslam ülküsünden ne anlamak gerekir gibi soruları, Metin Kaplan'dan Seyyid Ahmet Arvasi'ye, Dündar Taşer'den Ziya Gökalp ve Erol Güngör'e kadar bir sürü kıymetli büyüğün kitaplarında cevaplamaya çalıştım. Necip Fazıl'ı sevmem, Mehmet Akif'i tanımam edebiyat dersleri ile değil Ülkü Ocakları ile mümkün oldu. O günden bugüne kadar da Rahmetli Alparslan Türkeş'in "Gençler hepiniz birer Türk bayrağısınız, bayrağı lekelemeyin, kirletmeyin, yere düşürmeyin" sözüne layık olmaya, doğup büyüdüğüm ülkeme en başta iyi bir insan olarak hizmet etmek için mücadele etmeye çalıştım. Neydi bize öğretilen; "Türklük gurur ve şuuru, İslam ahlak ve fazileti" ve bunu ne için şiar edinecektik; Türkiye Cumhuriyeti'nin büyük ve güçlü olması ve mazlum milletlere el uzatması, haksızlığa karşı durması... Reis her zaman haklıydı ve reisin haksız olduğu zamanlarda birinci kural geçerliydi. Fakat ben çok haksız reis tanıdım. Çok haksız reis tanıdığım için bana öğretileni de sorgulamaya koyuldum. 

Türkiye Cumhuriyeti büyük ve güçlü olacaksa ancak vatandaşlarının refahı, özgürlüğü, güvenliği ile bu mümkün olabilirdi. Peki ya kimdi bu vatandaşlar? Başörtüsü ile üniversiteye sokulmayan, ibadet için gitmek istediği Cemevleri tanınmayan, anasının ak sütü gibi helal olan "ana dili" yasaklanan, Müslüman olmadığı için varlık vergisine tabi tutulan, 6-7 Eylül düzmece olayları ile evleri-dükkanları yağmalanan, oy kullanıp seçtikleri başbakanı asılan, gencecik çocukları sağ-sol davasıyla birbirine kırdırılan, şapka takmam deyip asılan, sarı-kırmızı-yeşil rengi sevdiği için bok çukuruna atılan, faili meçhullere kurban giden, Ermeni olduğu için sabahtan akşama kadar hakaret edilen... Daha sayayım mı? Kadir Cengizbay'ın harika kitabının adı gibi "Hiç kimsenin Cumhuriyeti" büyük olacak, güçlü olacak, Türk-İslam ülküsüne tutunursak dünyaya nizam verecekti. Arapları hain, Kürtleri bölücü, Yunanlıları... hikaye malum işte. 

Peki ben ne yaptım? Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkese gönlümü açtım. Yetmedi, sınırları aşmaya, kardeş halklara, iyi insanlara ulaşmaya ve gençlerin kuracağı yepyeni bir coğrafyaya, dünyaya inandım. Milliyetçiliği hastalık olarak gösterdim evet çünkü hiçbirinin diğerinden farkı yoktu, ha Boşnak ha Kürt ha Türk. Her türlü milliyetçiliği inandığım dinin yüce peygamberinin veda hutbesindeki "Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadiği gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahin da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur." sözleri üzerinden anladım. İnsanları milliyetleri ile ayırmayı bir kenara bırakıp iyi-kötü olarak değerlendirdim. O yüzden bir avuç iyi insanla birlikte önce üniversitemde bir topluluk ve akabinde daha çok iyi insanla Türkiye çapında bir dernek kurmak için mücadele ettim. İyi insanlar bir araya gelsinler ki iyi işler yapsınlar istedim. Peki her şey dört dörtlük mü oldu, elbette hayır, eksiğimiz çok, henüz bir kumsalda kum tanesiyiz. Diğer kum taneleri ile buluşmanın, sınırları aşmanın, dünyanın her köşesine ulaşmanın telaşındayız. Dün o arkadaşlara liderlik ediyordum, şimdi gönüllü olarak hizmet etmeye çabalıyorum çünkü hedefleri var, çalışıyorlar, daha güzel günler için emek veriyorlar. 

İşte tüm bunların arasında Tuğçe Sena Kara çıkıyor ve bana bir kere daha "Koca Reis" şarkısını hatırlatıyor. Çünkü ben kendimi halen daha ülkücü görüyorum, ülkü ideal, ülkücü ideale bağlılık gösterip ona doğru ilerlemek için çalışan kişi. Peki ne diyor Ali Kınık şarkısında; Biz ne günler gördük Reis, ne kavgalar verdik Reis, gelen vurdu yıkılmadık, bu da geçer ey Koca Reis!

16 Kasım 2013 Cumartesi

Hoşgeldin Mesud Barzani, Xerhati Şiwan Perwer!

Lafı dolandırmadan söylemek lazım; 16 Kasım Cumartesi günü Şiwan Perwer ile Mesud Barzani'nin Diyarbakır'a gelmeleri tarihi bir adımdır. Kürt sorununun arka planı çok uzun bir hadise. En azından Türkiye boyutunu okumak isteyene Hasan Cemal, Altan Tan, Orhan Miroğlu gibi isimlerin kitaplarını öneririm. Tüm bunların yanında bölgesel boyutunu ise en çarpıcı şekilde ortaya koyan herhalde Cengiz Çandar'ın bizzat deneyimleri üzerinden kaleme aldığı "Mezopotamya Ekspresi" adlı kitabıdır. Anlamaktan öte, kitabı okurken sorunun kendisine tarih serüveni içerisinde şahitlik etmek isteyenler için "must read" bir eser.

Bu kadar reklamdan sonra mutlaka neden Hasan Cemal - Cengiz Çandar, Orhan Miroğlu öneriyorsun da Osman Pamukoğlu, İlker Başbuğ, Erdal Sarızeybek vs. gibi isimleri anmıyorsun diyen olacaktır. Merak edilmesin ben şahsen onları da okudum ve hatta zamanında Kürtlere bakış açım utanç verici boyutlardaydı. Kart-kurt sesinden tutun vatan hainliğine ve hatta hepsinin ölmesi gerektiğine kadar bir çok şey fısıldandı kulağıma ve ben de o yağız delikanlı halimle inandım birçoğuna. İnandım maalesef ve zaman içerisinde gerçeklerle yüzleştikçe, bilgi birikimim, ülkeme ve dünyaya bakış açım genişledikçe ne kadar da yanlış düşündüğümü anladım.

Ülkemizin bölüneceğine ve onu da Kürtlerin yapacağına dair kesin inanç oluşturulmuştu bir şekilde, neden Boşnaklar, Arnavutlar vs. isyan etmezdi de bu Kürtler isyankardı? Zaten Kürtler ilk kez de isyan etmiyordu, cumhuriyetin kurulmasını engellemek isteyen de Şeyh Said değil miydi? Benimle her türlü eşit hakka sahip olmasına rağmen şehit kanları ile aldığımız toprakları bölmek isteyen, hatta PKK terör örgütü ile bir sürü askeri, sivili katleden onlar değil miydi?

Kemalist tornadan geçen herkes ve milliyetçilik-ulusalcılık hastalığına yakalanmış her vatan evladı gibiydim ben de ve Kürtler başa belaydı. Kürt'ten olsa evliya almayacaktık avluya. Böyle öğretilmişti. Şimdi tüm bu öğretilerin, benim de bir dönem içinde yaşadığım ruh halinin, düşünsel dünyanın aksine nasıl oluyor da "Hoşgeldin Barzani, Ez te Amedim Hezdikhem" gibi cümleler kurabiliyordum? Ya birilerinin uşağıydım ya da bu işten bir rantım olmalıydı. Aksi takdirde nasıl bu kadar zıt bir istikamete girebilirdi insan.

Sanıyorum herşey ister Kürt ister Türk olsun, özün insan olduğunu, milliyetlerin, etnik aidiyetlerin, inançların değil birey olarak insanların iyi ve kötü olabileceklerini anlamakla başladı. Sonra kimsenin ne olarak dünyaya geleceğini seçemediğini idrak ettim herhalde. Ben de Kürt olabilir, Zazaca konuşabilir, sınır köyünde geçimini kaçakçılık ile sağlayan bir babaya sahip olabilirdim. Meselenin kim olduğun değil ne yaptığın, ne yapmak zorunda bırakıldığın olduğunu idrak etmek de önemli bir adımdı muhtemelen. Neticede zengin de fakir de suç işleyebilir, fabrika işçisi de general de hata yapabilirdi. Verili şartların içerisinde ahlaklı bir mücadele sergilemek, yaşanılabilir bir dünya istemek herkesin hakkı olmalıydı. Eğer İnegöl'den çıkıp İstanbul'un göbeğinde bir ofis tutacak cesaret gösterilebiliyorsa, Şemdinli'de doğup Kandil'e gidecek motivasyon da mümkün olabilirdi ve elbette İnegöl'den çıkıp Şırnak'da kör bir kurşuna yenik düşüp hayata veda etmek de. Neden Şemdinli'den çıkıp İstanbul'da ofis açma cesareti yerine Kandil'e gitme motivasyonuna sahip olsun ki insanlar diye düşünmek de gerekliydi. Çünkü onlar Kürt'tü ve evliya olsalar bile avluda yerleri yoktu.

Kimse yanlış anlamasın, dağa çıkmayı meşrulaştırmak değil niyetim ama dağa çıkma ihtimallerini düşündürecek nedenleri ortadan kaldırmak için tüm gücümle çalışabilirim. Kürt'ü anlamaya çalışırken Türk'ü üzmek, hakir göstermek niyetinde de değilim, söylediğim gibi insanca yaşanılabilir bir ülke görmek ister gözlerim. Zira ben insanım, insan olarak doğdum, sonra bana Türk'sün dediler, Boşnaklığım üniversite yıllarımda öğrendiğim bir hikaye oldu mesela.

Mesud Barzani hoşgeldi Amed'e veya Diyarbakır'a, Şiwan Perwer ancak 38 sene sonra döndü ana ocağına, Kürtçe şarkı söyledi İbrahim Tatlıses ile birlikte ve benim gözlerim doldu. Yaklaşık 1 yıldır tek bir şehit haberi duymamaktan zaten mutluyduk, şimdi ise bundan sonra bir daha hiç o haberleri duymayacak olmanın ümidi sardı dört bir yanımızı. Barış geliyor çünkü! Savaş mı vardı da barış geliyor diyorlar, peki ya nerede kaybettik onca insanımızı? Türkiye'nin güney sınırlarını Suriye ve Irak ile mi açıklayacağız sadece? Dikenli telin bir yanı amca diğer yanı yeğen, bir yanı dede öbür tarafı torun. Şimdi dedeler ve torunlar, amcalar ve yeğenler kucaklaşacak diye sevinmemek, hoşgeldin Mesud Barzani dememek mümkün mü? Peki ya şehitlerimiz ne olacak diyorlar, bunca sene akan kan bundan sonra da akmaya devam mı etsin? Kucaklaşmak yerine, birlikte şarkı-türkü söylemek yerine kurşun mu atalım birbirimize? Erdoğan 2007'de Barzani için "aşiret reisi" demiş, bakın şimdi nasıl çark ediyor diyorlar. Erdoğan 2007'den bu zamana bir şeyler öğrenmiş, Mesud Barzani'nin sadece aşiret reisi değil, kendi ülkesinin vatandaşlarının da akrabası olduğunu farketmişse kızmak mı gerekiyor? Erdoğan sadece Türkiye'deki Kürtleri değil, dikenli tellerin ötesindeki Kürtleri de dikkate alıyor, önemsiyor ve Türkiye'nin Kürtlerle birlikte daha büyük, daha müreffeh olacağına inanıyor diye hakaret mi etmek lazım? Cengiz Çandar Mezopotamya Ekspresi'nde şuna benzer bir söz söylüyordu; "Türk için iyi olan Kürt için, Kürt için iyi olan Türk için iyidir". Ben de tarihe baktığımda ve bugün içinde yaşadığımız coğrafyayı düşündüğümde Cengiz Çandar'a kuvvetle katılıyorum.

Birileri savaş tamtamları çalmaya, ülke bölünüyor naraları atmaya ve bunu da "Büyük Ortadoğu Planı" adı altında uluslararası bir komplonun parçası olarak göstermeye devam edeceklerdir elbet. Önemli olan sizin ne planınız olduğu? İşte bu nedenle tekrar hoşgeldin Mesud Barzani, tekrar yaşasın barış ve kardeşlik.   

15 Kasım 2013 Cuma

Dershane Meselesi: Eğitimi Siyasete Alet Edince...

Türkiye'de #twitter gündemi #EğitimeSonDarbe ile #EğitimdeReform çarpışmasına sahne oluyor. Dershaneler kapatılmalı ve dershaneler kapatılmamalı söylemleri arasında sıkışmış durumdayız. Türkiye'de dershane deyince akla ilk önce Fethullan Gülen grubu geliyor. Dolayısıyla dershane meselesinin de iktidar partisi ile nam-ı diğer "cemaat" arasındaki çatışmanın ürünü olduğu düşünülüyor ki öyle olmadığını iddia etmek pek mümkün değil.

Hükümetin dershane meselesini gündeme getirmesi yeni değil. Uzun zamandır bu konu belirli aralıklarla gündeme geliyor ancak henüz somut bir adım atılmadı. Son tartışmada ise önümüzdeki yıldan itibaren Milli Eğitim Bakanlığı'nın izni ve denetimi olmadan dershane açmak mümkün olmayacak ve var olan dershanelerde özel okula dönüştürülmeye teşvik edilecek. Aslında bunun nasıl yapılacağı da bir muamma. Bir yol haritasından bahsetmek pek mümkün değil. Bir taslaktan bahsediliyor ama konu siyasetin gündemi haline getirildiği için birileri yalanlıyor başkaları da geri adım attılar diyor. Tabi tüm bu kör dövüşü yapılırken hali hazırda dershanelere devam eden öğrencileri, lise ve üniversiteye giriş sınavlarına hazırlık için belki de 2-3 yıllık dershane kaydını yaptırıp para ödeyen velileri düşünen bir yaklaşım yok.

Dershanelerin kapatılması konusunda hükümetin bir planı varsa bunu neye dayandırdığını bilmemiz gerekiyor. Eğer böyle bir plan yoksa ve bu tartışma bir siyasetin malzemesi olarak önümüze koyuluyorsa bunu yapanların da açığa çıkması elzem. İşin siyasi boyutu ayrı bir tartışma konusu ancak benim dershanelerin kapatılması düşüncesine iki temel itirazım var. Bu itirazlara geçmeden önce de dershanelerin özel okula dönüştürüleceği tezinin de saçmalığına değinmek istiyorum. Özel okul dediğimiz kendi müfredatını belirleyen bir müessese olmalı ancak Türkiye'de bunun bir örneğini ben henüz görmedim. Devletin de böyle bir şeye müsaade edeceğine ihtimal vermiyorum. Özel okul adı altında yine "milli eğitim müfredatının" geçerli olduğu ancak ekonomik anlamda kendi kendini geçindiren ve kar edebilen bir okuldan bahsettiğimizi bilmek gerekiyor. Umuyorum bir gün özel okulların da açılabildiği demokrasi standartlarına ulaşacağımız bir ülkemiz olacaktır.

Gelelim dershane kapatmaya olan itirazlarıma. Her şeyden önce ortada bir arz-talep meselesi olduğunu ve kimsenin kolundan tutularak dershaneye kayıt yaptırılmadığını bilmemiz gerekiyor. Eğitimin kalitesini yükseltmek için dershane kapatmak veya dershane açılmasına müsaade etmemek "devletçi" bir yaklaşım olduğu gibi oluşturacağı yeni durumla çok daha büyük mağduriyetlere sebep olabilir. Zira ülkenin her yerinde eğitimin aynı kalite ve standartlarda verildiğini söyleyebilmek maalesef mümkün değil. Diliyorum ki devlet bu konuda daha büyük yatırımlar yapacak, özel teşebbüsün önünü açacak ve kaliteli eğitim standartlarının heryere ulaşmasını kolaylaştıracaktır. Unutmamak gerekiyor ki öğrenciler iyi üniversitelere ve liselere giriş yapabilmek için birbiriyle yarışıyor, 81 ilde üniversite açmak maalesef bu yarışı önleyemediği gibi dershaneleri kapatmak da hali hazırda bekleyen 1 milyon küsür üniversite öğrenci adayını azaltmayacak. İnsanların daha iyiye ulaşması için birbiriyle yarış etmesinde bir sakınca olduğunu düşünmüyorum, önemli olan bu yarışın adil koşullarda gerçekleştirilebilmesi. Ben bu adil koşulların oluşmasında, çoğulcu bir atmosferin şekillenmesinde dershanelerin pozitif etkisi olduğunu düşünüyorum ve bunun sayısız örnekleri de mevcut. Elbette devletin sağladığı eğitimin kalitesini yükseltmesini istemek, öğrencilerin dershanelere gidip ailelerine yeni masraflar açmasını engellemeye çalışmak olumlu bir hareket ancak bunun yolu özel teşebbüsü engellemek suretiyle devletin müdahale etmesi değil. Özel teşebbüsle yarış ederek, okullaşmada, öğretmen kalitesinde, müfredatın daha etkili bir şekilde belirlenmesinde ve bir sürü başka alanda daha iyi olmaya çalışmak gerekiyor.

Kısacası dershanelerin kapatılması konusu siyasi saiklerin ötesinde ele alınmalı, cemaat-iktidar inatlaşma ve kavgasına sermaye edilmemeli. Eğitim gibi en temel konulardan birini siyasete alet eden ister cemaat isterse iktidar olsun bu vebalin altından kalkamaz. Eğitimde özel sektörün payının çok az olduğunu ve artması gerektiğini, müfredatın demokratik-çoğulcu bir şekilde tasarlanması ihtiyacını düşünürken, bir özel teşebbüs olan dershanelerin kapatılacağını duymak elbette üzücü. Devletin küçülmesi, toplumsal hayata müdahalesini olabildiğince azaltmasını arzulayan biri olarak Türkiye'de milli eğitimin tüm iyi niyetli çabalara rağmen uzun yıllardır çözülemeyen bir sorun olduğunun da altını çizmek isterim. Devlet eliyle bir türlü hal çaresini bulamadığımız bu sorunu biraz da millete havale etsek hiç fena olmayacak gibi... Sakallı Celal de boşuna "ah senelerin milli eğitimi" dememiştir herhalde.

Twitter: @burakyalim      

8 Kasım 2013 Cuma

Muhafazakar - Otokrasi veya CHP'lileşmek

Söylenecek çok söz var. Konu aslında "kızlı-erkekli" parantezine alınacak kadar basit olmadığı gibi geçmişe dönük derin bir muhasebeyi gerektiriyor. Bu satırların yazarı AK Parti'ye oy vermiş, "Yetmez Ama Evet" kampanyasında elinden gelen desteği göstermiştir. Sırf bu yüzden bugün geldiğimiz noktada düne dair bir kez daha muhasebe yapmak gerekiyor zira birileri kıyıda köşede "pişmanım" denmesini bekliyor. Çok açık söylüyorum AK Parti'ye ve onun politikalarına verdiğim destekten de "Yetmez Ama Evet" tavrımdan da zerre pişmanlığım yok. Askeri vesayeti gerileten, Kürt sorununda kimsenin cesaret edemeyeceği çözüm iradesini gösteren, Avrupa Birliği ile müzakerelere başlayıp bu yolda hatırı sayılır çaba sarf eden ve ekonomik anlamda Türkiye'nin bambaşka bir çehreye bürünmesinde emeği geçen tüm AK Parti teşkilatına ve destekçilerine de ayrıca teşekkür ederim. Fakat İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu'nun çok uzak olmayan bir zaman diliminde söylediği gibi müttefiklerinizle yollarınızı ayırmak da ısrarcısınız. "Yeni Türkiye"yi inşa ederken liberal akla, sivil topluma ve "Hepimiz Türkiye'yiz" deyişi içerisinde barınan "herkese" kapınız açık değil gibi görünüyor. 

AK Parti Türkiye siyasal tarihinde nasıl anılmak istediğini belirlediği günlerden geçiyor. Uludere'nin arka planını öğrenemediğimiz, Hrant Dink'in katillerini bulamadığımız, askeri vesayet derken 27 Nisan Muhtırasını kaleme aldığını bizzat söyleyenlerin elini kolunu sallayarak gezdiği, Gezi'de sergilenen performans ve daha sayamayacağım nice söylemi ile AK Parti, geçmiş başarılarının, demokratikleşme ve ileri demokrasi hedefinin aksine bir ivmeyle (maalesef) ilerliyor. Yani konu sadece "Kızlı-Erkekli" değil. 

30 Eylül 2013 günü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ağzından kamuoyuna duyurulan "demokratikleşme paketi" için de "Yetmez Ama Evet" demiştim. Alevi vatandaşlar ile ilgili somut bir başlık içermeyen, Heybeliada Ruhban Okulu'nu açmayan, başörtüsüne kamuda özgürlük getiriyorum derken "asker-polis-yargı" üçgeninde bu mağduriyetin sürmesine göz yuman, eşcinsellerin taleplerini duymayan o pakete bile "evet" demişsek ve bu paket bile muhalefet tarafından eleştirilmişse içine düştüğümüz durumu varın siz düşünün. Buradan hareketle Türkiye'nin sorunu "muhalefetsizlik" demek artık karın doyurmuyor. Demokratikleşme konusunda iktidarın yanına yaklaşamayacak kadar geriden gelen bir muhalefetimiz olduğunu elbette ben de kabul ediyorum fakat bunun başka bir çıkış yolu yokmuş gibi sunulmasından hepimiz yorulmadık mı? Eğer başka bir çıkış yolu yoksa ve buna inanacaksak hep birlikte dükkanı kapatalım daha iyi olacak çünkü bu haliyle dükkan her gün bizi birbirimize kırdırıyor, düşmanlaştırıyor ve herhangi bir ürün elde edemeden enerjimizi tüketiyor. 

Bazı AK Partili dostlar bu satırları okumaya tahammül edecek mi, yoksa CHP'li dostlar nefret ettikleri AK Parti ile kendilerini benzeştirmeme dayanabilecek mi bilmiyorum. Fakat her geçen bu iki cenahın da birbirine daha sert, tahammülsüz ve artan bir nefretle baktığını gözlemlemek zor değil. İşte tam bu noktada pragmatizm yapıp ne de olsa AK Partililer daha çok ve gücü elinde bulunduruyor diyerek diğerlerini görmezden gelemiyorum. Başbakan Erdoğan'ın azınlığın çoğunluğuna tahakkümüne karşı duruşuna nasıl alkış tutmuş ve yürekten destek olmuşsam şimdi çoğunluğun azınlığı şekillendirme, onlara ahlakı-iyiyi öğretme ve dayatma teşebbüsüne de en sert tavrımla hayır diyorum. 

Başbakanın rahatsızlık duyduğu hadise kızlı-erkekli ev paylaşımı. Bu durumun ailelerce şikayet konusu olduğunu söylüyor. Şikayeti dikkate almalarının gereğini de muhafazakar-demokrat bir parti olmalarına bağlıyor. Bu durumda şikayetçi olanların muhafazakar aileler olduğunu söyleyebiliriz. Şimdi esas soru şu; muhafazakar aileler çocuklarını "iyi" yetiştirememişler mi ki üniversiteye gittiklerinde içinde oldukları hallerden şikayetçiler? Eğer onların "iyi"si kendi evlatları tarafından uygulanmıyorsa burada sorumlu devlet mi oluyor? Bahsettiğimiz konuya muhatap öğrencilerin en küçüğü 18 yaşında ve sanıyorum aileleri onlara güvenmiyor veya meşhur deyişle onlara güvense de çevreye güvenmiyor dolayısıyla da devletten veya Başbakandan güvenmedikleri çevreyi hizaya sokmasını istiyor. Peki bunun tam tersini hiç düşünüyorlar mı? Aslında bizzat yaşadıkları tarihi gerçeği ne çabuk unuttular demek gerekiyor. Uzun uzadıya anlatmamıza gerek yok sanırım, çok uzak olmayan bir zaman diliminde "muhafazakar-dindar" kişiler çevre tarafından güvenilmez, değersiz addedilmiyor muydu? Alkol kullanmamanın, sarmaş-dolaş gezmemenin, başörtülü olmanın vs. hakir görüldüğü, tehlikeli algılandığı günler unutuldu mu?

Kısacası herkesin yaşam tarzı, doğrusu, iyisi, yanlışı farklılaşabiliyor. Ülkenin kahır ekseriyeti müslüman ve dolayısıyla İslami değerler bu toplum için en doğru olanıdır diye düşünebilirsiniz ancak size katılmayanlara da karışma hakkınız yoktur. Eğer ülkenin kahır ekseriyeti müslüman ve İslami değerlere sahipse bugün tehlike olarak gördüğünüz konu nasıl gündeme geldi? Sanıyorum hepimizin takkemizi önümüze koymamız gerekiyor. Alkolle mücadeleyi cehennem korkusu üzerinden yaparsak, namusu iki bacak arasına sıkıştırıp sadece zina haramdır argümanı üzerinden açıklarsak ve bu gibi konuların aile meclislerinde konuşulmasına dahi müsaade etmezsek karşılaştığımız tablo şaşırtıcı olmamalı. 

Türkiye yenileniyor, hiç tartışmadığı konuları toplumun tüm kesimleriyle bağıra-çağıra tartışıyor ve elbette bu süreçte siyasi partilerimiz sınav vermeye devam ediyor. Bugün halen daha AK Parti'nin sınavda ipi göğüsleme potansiyeli varken niçin "Eski Türkiye" zihniyetiyle hareket edip, demokrasinin içinde muhafazakarlığı özgürce yaşamak yerine otokrat bir kimliğe bürünüp muhafazakarlığını dayatmanın peşine gidiyor? Eğer oyların konsolidasyonu falan diyecek olursanız, parti içerisinde bile bu tutumu eleştirenleri görmüyorsunuz herhalde, yok alternatifsizliğin dayanılmaz hafifliğiyle hareket ediyoruz diyorsanız, kimler geldi kimler geçti hayatımdan şarkısını bilmiyorsunuz demektir. 

Twitter'dan taciz edebilirsiniz: @burakyalim