30 Mayıs 2013 Perşembe

Yavuz Selim Köprüyle mi Yaşayacak?


Bizde toptancılık çok sevilir. Bir kişiyi ya seversiniz ya sevmezsiniz, bir düşünceye ya karşı ya da yandaş olabilirsiniz. Bir kişinin bir özelliğini sevmeyip bir başka özelliğini sevme lüksünüz olmadığı gibi bir düşüncenin de ya tamamına katılmanız ya da o düşünceyi tümüyle reddetmeniz beklenir sizden. İkili ilişkiler bile böyle cereyan eder çok zaman. Ben buyum, beni böyle kabul et, beni her halimle sev gibi çıkış ve beklentilerle sıkça karşılaşırsınız. 


Şu son köprü hadisesinde de geldiğimiz aşama maalesef toptancı yaklaşımların kör dövüşü oluverdi. Meselenin iki boyutu var. Birincisi, köprünün oluşturulacağı alandaki yeşil alanın göreceği tahribat. İkincisi ise köprüye verilecek olan isim.


Yeşil alanın zarar görecek olması hepimiz için üzüntü verici olmalı ve fakat yeşil alanı koruma-kollamayı alternatif proje-çözüm önerileri ile yapmak lazım gelir. Türkiye'de maalesef muhalefet etmek sadece "hayır" demek ve "karşı durmak" olarak algılanıyor. Bu durumu belki de milyon kere gördük ve maalesef alışayazdık. İstanbul trafiğinden çekmeyen, şikayet etmeyen pek yok. Uzmanı olduğumdan değil ama eğer bir köprü inşa etmek trafik çilesini azaltacaksa, insanların yaşamını kolaylaştıracaksa, yeşil alanı tahrip etmeksizin nasıl yapılacağı uzmanlar tarafından ortaya konulmalı. Köprü yapmaksızın trafik çilesini azaltmak mümkünse yine bunun nasıl olacağı da işin uzmanlarınca açıklanmalı. Bu öneriler olmaksızın köprüyü yapmayın demek çok makul görünmüyor. 

Gelelim işin ikinci ve bence daha ilginç olan tarafına; köprünün adının Yavuz Sultan Selim olarak belirlenmesinin oluşturduğu tartışmaya. Köprüye Yavuz Sultan Selim adının verilmesi Alevi vatandaşlarda rahatsızlık meydana getirdi ve tepkiye yol açtı. Alevilere göre Yavuz Sultan Selim padişahlığı döneminde bir çok Aleviyi katletti ve bu ismin köprüye verilmesi doğal olarak Alevi toplumunda rahatsızlık yarattı. Mustafa Armağan'a göre Yavuz Sultan Selim'in 40 bin Aleviyi katlettiği iddiasına kanıt yok. ( http://www.zaman.com.tr/mustafa-armagan/yavuz-40-bin-alevi-8217yi-kesti-mi_799219.html ) Cem Vakfı Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan'a göre Yavuz Sultan Selim 70 bin Aleviyi katletti. (http://www.sonsayfa.com/Haberler/Guncel/Alevilerden-Yavuz-Selim-ismine-tepki-239629.html) İlber Ortaylı hoca ise bu konuda Yavuz Sultan Selim'in Alevi Türkmen katliamı ile suçlandığını ancak o dönemde devletin bekası için etnik grupları harcamanın önemli bir sorun olarak görülmediğini ifade eder. ( http://www.milliyet.com.tr/-----lerin-iki-hukumdari/ilber-ortayli/pazar/yazardetay/20.09.2009/1141212/default.htm ) 

Görüldüğü gibi Yavuz Sultan Selim'in Alevilerle ilgili yaptıklarına ilişkin farklı yaklaşımlar mevcuttur ancak benim burada dikkat çekmek istediğim konu daha farklı. Biz Yavuz Sultan Selim'in ismini İstanbul'a yaptığımız 3. köprüye verirken Alevi vatandaşların bundan rahatsızlık duyacağını hiç mi düşünmedik? Katliam yapmış veya yapmamış olsun Yavuz Sultan Selim'in adını köprüye vermekle toplumsal barış ve huzurumuza, Alevi vatandaşlarımızın yüreklerine bir şekilde zarar verdik mi vermedik mi? Orta Doğu coğrafyasında mezhepsel kavgaların ön plana çıktığı şu dönemde dünyanın en geniş köprüsü olarak inşa edilecek olan 3. köprümüze Yavuz Sultan Selim adını vermekle İran'a, Suriye'ye (Esad) ve Irak'a (Maliki) mesaj göndermek mi istedik? Bunu düşünmemiş olsak bile mezhep kavgasını derinleştirecek, en azından psikolojik olarak böyle algılanacak bir hareketi niçin yaptık? 

Yavuz Sultan Selim'i yaşatmanın, anmanın ve yüceltmenin yolu 3. köprüye ismini vermekse eyvallah ancak sanıyorum ki Yavuz Sultan Selim'i anmak ilk önce tanımakla başlayacaktır. Bugün ortalama bir vatandaşa sorduğumuz zaman Yavuz Sultan Selim ile ilgili ne bilmektedir? Bu derin bilgimize bir de "3. köprünün ismi Yavuz Sultan Selim'dir" cevabını eklemekle Yavuz'un manevi şahsına bir şey eklemiş olduk mu? 

Yukarıdaki soruların hepsi bir tarafa yürüttüğümüz bu tartışma üzerinden hangi cephelere bölündük? Köprünün isminin Yavuz Sultan Selim olmasına itiraz edenler "tarihlerine yabancı", "tarihlerinden utanan", "sefil" insanlar olarak addedilirken, köprüye bu ismin verilmesini savunanlar da "katliamcı", "Alevi Düşmanı" ve benzeri sıfatlara layık görüldü. Yani yine toptancılık hakim tartışmalarımıza. İtiraz edene ne için itiraz ediyorsun veya savunana ne için savunuyorsun diye soran yok. Bir tarafta Yavuz Sultan Selim'ciler diğer yanda Şah İsmail'ciler olduk. Tarih tekerürden ibarettir derler; yaklaşık 500 yıl önce Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim'in ordularının kılıçla yaptığı tahribatı bugün biz dillerimizle yapıyoruz sanırım. Sonuç olarak yine Müslümanın Müslümana propagandası veyahut zararından başka bir şey göremiyorum ben bu tabloda. 

twitter'dan taciz edebilirsiniz: @burakyalim    

10 Mayıs 2013 Cuma

Aşiyan'da Geçit Resmi: Bir Mezarlık Ziyareti


       




Bazen hayata o kadar dalıyoruz ki ölüm hiç vuku bulmayacakmış hissine kapılıyoruz. Yarına, sonraki haftaya, iki yıla ve bilmem kaç zaman sonraya dair planlar yapıyoruz. Hedefsizlik ve bu hedefe giden yol için plansızlık kadar kötü bir şey yok ama bunları yaparken ölümü unutmak, ölmüşleri es geçmek de sanırım bir başka eksiklik.


Dün Aşiyan mezarlığına, İstanbul'un ve hatta belki de dünyanın en güzel mezarlığına şahsım için çok anlamlı bir ziyaret gerçekleştirdim. Mezarlıktan çok bir geçit resmini andırıyordu. Atilla İlhan'dan Yahya Kemal'e, Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Orhan Veli'ye kadar bir çok şair ve yazar İstanbul Boğazının serin sularına karşı ebedi istirahatlerinde ve yanı başından geçen binler hatta belki de milyonlar çok zaman bundan habersiz. Sadece edebiyat dünyasının ünlü isimleri değil; Osmanlı Hanedan Defterine kaydı yapılan son kişi ve Sultan Vahdettin ile Halife Abdülmecit'in torunu Neslişah Sultan, Medine Müdafisi Ömer Fahreddin Türkkan, Balkan, 1. Dünya ve Kurtuluş Savaşlarına katılmış Orgeneral Fahrettin Altay, TBMM Başkanlığı ve dört buçuk ay kadar kısa süreli Başbakanlık görevlerini yürütmüş Sadi Irmak da Aşiyan Mezarlığı'nın sakinlerinden.

Aşiyan'ın sakinleri arasında bir çoğumuzun bildiği bu isimlerle birlikte yine bir çoğumuzun bilmediği ve aslında beni oraya götüren bir isim var; nam-ı diğer Sakallı Celal! Kendisiyle tanışıklığım 17 Nisan 2008'de elime aldığım Orhan Karaveli imzalı "Bir Türk Filozofu Sakallı Celal" adlı kitapla olan ve o günden beri kabrini ziyaret etmeyi çok istediğim Celal Yalınız "bir insanın yalnız olabileceği en güzel yerde", boğaza nazır kabrinde "bağban bir gül için bin hare hizmetkar olur" dizeleriyle karşıladı.

Burada bir parantez açıp Fuzuli'nin beytine biraz değinmek gerekiyor. Sakallı Celal'in kabrinde bir kısmı yazan beyitin tamamı şu şekilde; "yar içün ağyare minnet ettiğüm aybeyleme
bağban bir gül için min hare hizmetkar olur." Günümüz Türkçesinde bu satırların karşılığı ise şöyle; "sevgili için düşmana, rakibime minnet ettiğimi ayıplama; zira bahçıvan bir gül elde edebilmek için bin tane dikene hizmetkar olur". Gül'ünüz her ne ise bu beyitten alacağınız hisse o'na göre olacaktır. Belki de gidip Sakallı Celal'in gülleri olmayan kabrine güller, umutlar ve paylaşımlar ekmek gerekecektir her ne kadar dikenleri yüreğinize batıyor olsa bile... Çünkü hepimiz için güzel görünen de çirkin ve çirkin görünende de güzel vardır.

Aşiyan mezarlığına girdiğinizde sağ tarafta yönetim binası ve hemen onun sağ tarafında bir masa göreceksiniz. İşte o masanın yanı başından sola dönerseniz sizi şu yukarıdaki dizelerle birlikte Üstad Sakallı Celal karşılayacaktır. Aslında bugüne kadar bunu ısrarla paylaşmamış ve hiç kimseye de gitmeyi teklif etmemiş olduğumu itiraf etmeliyim. Kendi yalnızlığımla üstadın yalnızlığını yarıştırırken kimselerin oraya gitmesini içime sindiremezdim. Sanki küçük bir çocuğun kıskançlığını yaşıyordum bu hususta ve şimdi "paylaşmayı" becerebildiğimi düşündüğüm için afişe ediyorum üstadın yalnızlığını kendimce.

Olur da Sakallı Celal'i ziyaret etmek isterseniz mutlaka geniş bir zaman ayırın. Aşiyan mezarlığında üstadın yalnızlığı ile başlayan turunuz Yahya Kemal'in Rindlerin Ölümü adlı eserindeki şu mısralarla devam etmeli;

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;

Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.
Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

Yahya Kemal'in kabrinin olduğu sırada giriş kapısının hemen solunda kalan Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında" dizeleriyle süslü mezarını da es geçmeyin. Sanıyorum Ahmet Hamdi de hem hocası saydığı hem de dostluk yürüttüğü Yahya Kemal'in çok yakınında olmak isterdi ki Yahya Kemal'in ölümünden 4 yıl sonra henüz 61 yaşındayken bir kalp krizi ile yaşama veda etti.

Yazıya başlarken söylemiştim, Aşiyan Mezarlığı bir geçit resmi adeta. Hele ki kendinizi yaşamın içinde boğulmuş, dünya işleriyle hemhal olmaktan az da olsa yorulmuş hissediyorsanız, gerçekten şiire, edebiyata ve düne dair biraz merakınız varsa ve en önemlisi bu serüveni paylaşabilecek birisini de görmüşseniz (ki bakmak ile görmek farklıdır unutmayın) tutun kolundan ve Aşiyan mezarlığına gidin derim. İlk bakışta mezarlık kelimesi ürkütücü gelebilir ama Aşiyan için bu ürkütücülüğün geçerli olmadığını gittiğinizde anlayacaksınız.


Geniş bir zaman ayırın bu ziyarete diyorum lakin mezarlığı dolaşırken zamanın nasıl geçtiğini anlamayacaksınız. Atilla İlhan'ın zemini dikine taşlarla bezeli kabrine uğramaz ve kenardaki taşlardan seçip üzerine bir şeyler karalamazsanız olmaz mesela. Belki bir yıl sonrasına belki de o an için kimle ne paylaşıyorsanız not edin. O taşa yazdığınız olacak, o taş size geri dönecek diye değil, sırf içinizden geldiği için... Ne de olsa Atilla İlhan üstadın söylediği gibi "hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların, bir dakika bile çıkmıyorsun aklımdan... adımla nasıl berabersem öylece beraberiz, seninle her saat seninle her dakika seninle her saniye..." Sonra Orhan Veli'ye uğrayın, hepimizin başına gelmiştir kelimelerin kifayetsiz olduğu anlar ve hepimiz düşmüşüzdür bu derde... Sonra yine hepimiz "Ah, dostum, derdim başka..." demişizdir içten içe.


Tezer Özlü , Münir Nurettin Selçuk, Edip Cansever, Turgut Uyar, Özdemir Asaf... Geçit resmi böyle devam eder ve her durakta bir şiir okunur. Tezer Özlü'nün henüz 43 yaşında hayata gözlerini kapaması, Özdemir Asaf'ın "akıl gözüyle"; "bulmadan önce araması, sevmeden önce anlaması, yaşam boyu bitirmesi değil de hep yeniden başlamak istemesi"... Münir Nurettin'in ilk tek başına konser veren ve bu geleneği ülkemize getiren kişi olması, Edip Cansever'in Ruhi Beyi, Turgut Uyar'ın Göğe Bakma Durağı... ve fakat bunlar da final değildir. 

Planlarını kendisinin yaptığı, Aşiyan adını verdiği, vasiyeti üzere bahçesine gömüldüğü (naaşı 1961'de Eyüp Mezarlığından buraya taınmıştır) ve bugün müze olan eviyle Tevfik Fikret'e uzanmalıdır yolunuz. Tevfik Fikret için 1900'ün ilk yılları kardeşi Sıdıka ve babası Hüseyin Efendi'nin ölümleri ve 1895 yılında edebiyat dergisi haline getirip yönetmeye başladığı Servet-i Fünun dergisinin artan baskılarla kapanması gibi kötü bir dönemdi. Tevfik Fikret bu dönemde inzivaya çekilme düşüncesiyle Türkçesi Yuva anlamına gelen Farsça bir kelime olan Aşiyan adını verdiği evine kapandı. İşte o ev, Aşiyan Mezarlığının hemen yukarısında harikulade boğaz manzarası ve bahçesinde Tevfik Fikret'in kabriyle ziyaretçilerini beklemektedir.

Tevfik Fikret'in evini gezdiğinizde 48 yıllık bir ömre neler sığdırılabileceğini göreceksiniz. Bizzat kendisi tarafından yapılan natürmort tabloları, şiirleri, nam-ı diğer Mekteb-i Sultani de yürüttüğü görevler, Robert Koleji'nde verdiği dersler, Malumat ve Servet-i Fünun dergileri Tevfik Fikret'in kısa diyebileceğimiz ömründe gerçekleştirdiklerinden bazıları. 

İnsan bu kadar çok çalışmayı bu ömre nasıl sığdırdığını merak etmiyor değil. Sanıyorum Tevfik Fikret'in en büyük ilham kaynağı ve motivasyonu; aşağıda sizinle de paylaşacağım Aşiyan adlı evinin yatak odası penceresinden çektiğim boğaz manzarasıydı. O manzaraya sahip bir yerde oturup edebiyatla, resimle, sanatla, siyasetle ilgilenmemek sanırım pek mümkün değil.

Tevfik Fikret'in sonradan müze haline getirilen evinde Abdülhak Hamit Tarhan ve Şair Nigar Hanım'a ayrılmış birer oda bulunuyor. En azından Lüsyen'i okumadan, Şair Nigar Hanım kimdir diye google'a sormadan ziyarete gitmeyin derim. Çünkü hakkında bilgi sahibi olduğunuz, hikayesine daha önce dokunduğunuz zaman Aşiyan' da mezarlığı da, Tevfik Fikret'in müze olan evi de daha anlamlı olacaktır. 

Bahar gelmiş geçiyor ve havalar çok ısınacak. Hal böyleyken ilk fırsatta Aşiyan'a gidin derim. Sonra belki oradan çıkar sahilde uzun bir yürüyüş yaparsınız. 

Siyasetten, projeden ve etkinlikten kafasını kaldırmayan bu adam; kendisini aramayı öğrendiği üstadına bulduğunu sandığı ile gitmekle çok iyi etti. Emin olun size de iyi gelecek! Belki siz de günün sonunda benim söylediğim gibi "Gün olur asra bedel"* diyeceksiniz.  

*Cengiz Aytmatov'un bir romanıdır.

Burak Yalım twitter uzantısı: @burakyalim

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Deniz-Hüseyin-Yusuf ve Biz



Çok şükür sosyal medya var  ki hassasiyetlerimizi, duygu ve düşüncelerimizi gerek yakın gerek uzak çevrelerle kolaylıkla paylaşabiliyoruz. Eskiden daha çok takvim yapraklarına bakar ve "tarihte bugün ne olmuş" kısmına ilgi duyardım. Şimdilerde twitter, facebook vs. adeta bir takvim yaprağı. Böyle olmasının olumsuz yanları da mutlaka vardır ama sanırım en olumlu yanı isteseniz de istemeseniz de sizi gündemin içine sokabilmesi.

Takvim yapraklarına baktığımızda her daim anlı-şanlı eski günleri görmek mümkün ama takvim yapraklarına yazamayacağımız kadar kirli ve takvim yapraklarında olmamasına rağmen unutamayacağımız kadar acı olan günlerimiz de var. Maalesef uzunca bir dönem kendi kendimize çok zarar verdik. Halkımızı bombaladık, yaktık, ensesine kurşun sıkıp bir köşeye bıraktık. Bunları bizzat kendi ellerimizde yaparken belki de unutulur sandık fakat hiç bir gerçeğin üzerini örtemedi karlar, normalleştikçe şeffaflaştık ve şeffaflaştıkça acımızı, acılarımızı anabilmek-yaşayabilmek hürriyetine ulaştık-ulaşıyoruz. Elbette daha çok yüzleşmemiz olacak, henüz yolun sadece başındayız.

Bugün elimize takvim yaprağını aldığımızda 1972 yılında gençlerini katletmiş bir ülke olduğumuz yazmayacak ama hepimizin zihninden de ne Deniz ne Yusuf ne de Hüseyin kolay kolay çıkmayacak. Sadece asılmasına engel olmak isteyenlerin değil  asmak isteyenlerin de hafızasında yaşayacak bu isimler. Katil öldürdüğünü nasıl unutsun!

Sıklıkla kullandığım bir tabir vardır; zahmetsiz rahmet olmaz. Elbette ne gönül isterdi ne de böyle bir zahmet bahanesine sığınmak doğru ama bugünden baktığımda yaşadığımız tüm acıların hepimizi, toplumumuzun her katmanını olgunlaştırdığını görmemek de mümkün değil. Bugün bizzat içinde bulunduğum gençlik çalışmalarına şöyle kabataslak, üstünden geçerek baktığımda bile ülkemizin de insanlarımızın da darağacına gönderdiği gençliğinden büyük dersler çıkardığını görüyorum. 

Gençlere konuşacak, fikirlerini eyleme dönüştürecek (hep söylediğim gibi şiddet-ırkçılık-nefret suçları hariç) fırsatlar oluşturmayıp ve hatta konuştukları, düşündükleri için onların yaşama alanını daralttığınızda karşımıza çıkan tablo takvim yapraklarına yazmaktan utanacağımız şeyler oluyor. Deniz-Yusuf-Hüseyin bu örneklerden sadece biri. Bunun gibi nice gencine işkence etmiş, ömürlerinin baharını  hücrelere tıkarak kışa çevirmiş ve nihayetinde öldürmüş bir geçmişten ve devletten bahsediyoruz. 

Bugün ise tablonun çok farklı olduğunu söylemek mümkün. Gençlik STK'larının her yeni günde birbirinden farklı kitlelere hitap eden etkinlikler gerçekleştirdiği, ülkenin en tabu, en konuşulması sakıncalı konularını medenice konuşup tartışabildiği ve en önemlisi de bizzat devletin buna alan açtığını gördüğümüz bir tablo var karşımızda. Bizzat başkanlığını yürüttüğüm TUİÇ'in etkinliklerinde çok farklı düşünen gençlerin bir araya geldiğini, iktidarı-hükümeti eleştirenin de destekleyenin de aynı masada oturup fikir yarışı yaptığını, şiddet olmadığı sürece masada her şeyin konuşulabileceği şiarının hakim olduğunu gördükçe dün çekilen çilelerden, yaşanılan kayıplardan dersler aldığımızı ve hatta bu görece demokratik ortamı biraz da onlara borçlu olduğumuzu düşünmemek mümkün değil.

Bugün 6 Mayıs 1972'yi anıyorsak, yaptığımız projelerle devletin politika yapım süreçlerine dahil olabilmemiz gerekir. Eğer Deniz-Yusuf-Hüseyin ve daha niceleri bizler için bir anlam taşıyacaksa bu ancak entelektüel bir çabaya dönüşerek olabilir. Bir başka açıdan da devletin katlettiklerinin bugüne ve biz gençlere birer mit, dogma, kahraman olarak miras kalmasındansa birer ders olması sanıyorum yitirdiğimiz tüm canlara da yapılabilecek en büyük geçit törenidir. Başka bir ifadeyle; Atatürk'ün sözlerini, fotoğraflarını paylaşmakla Atatürkçü olunmayacağı gibi Deniz-Yusuf-Hüseyin anılırken de benzer bir hataya düşmemek gerekir. Bu hususta da Üstat Necip Fazıl'ın şu sözleri ilham kaynağı oluşturabilir; "Kim var?" diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert  “ben varım!” cevabını verici, her ferdi “benim olmadığım yerde kimse yoktur!”  fikrini besleyici bir dava ahlakına kaynak bir gençlik…

Eleştirilerinizi tweetleyebilirsiniz: @burakyalim

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Milli 1 Mayıs İnadımız


Sabahtan itibaren hayatım 1 Mayıs sebebiyle felç oldu. Öncelikle güne CHP aracının yüksek sesli müziğiyle başlamak zorunda kaldım. Akabinde kahvaltı etmek için sokağa çıktığımda polisin fütursuzca kullandığı biber gazıyla gözlerim yaşarmaya başladı. Bizim ofis açısından 1 Mayıs tatil değil ve haliyle ekip arkadaşlarımı ofise beklerken telefon ettiler ve hiç bir şekilde Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçemediklerini, saat 15.00'den sonra mümkün olursa ofise geleceklerini ilettiler. Şu üç cümle bile güne nasıl kötü başladığımı gösteriyor olmalı. Eminim bunu yaşayan tek kişi ben değilim ve farklı yerlerde daha kötüsünü yaşayanlar olmuştur. Peki tüm bu yaşananların sebebi ne? 1 Mayıs!


Bildiğimiz gibi 2009 yılında 1 Mayıs resmi tatil ilan edildi. Son 2 yıldır ise Taksim meydanında gürültüsüz-patırtısız kutlanıyordu. Bu yıl ise var olan inşaat çalışmaları sebebiyle Taksim'de yapılması idare tarafından uygun bulunmadı ve sendikalara, 1 Mayıs'ı kutlayacak herkese kutlama adresi olarak Kazlıçeşme gösterildi. Taksim'in sendikalar için meydan olmaktan öte bir anlamı olduğunu biliyorum. Dolayısıyla Taksim'de 1 Mayıs kutlama hususundaki ısrarı da anlıyorum. Lakin mülkü idare amirliği olan valilik makamı Taksim'de kutlanmasını uygun bulmadığını açıklayıp ve adres olarak Kazlıçeşme'yi gösterdikten sonra "İnadına Taksim İnadına 1 Mayıs" sloganı etrafında kümelenen ve polis barikatını aşmak için girişimde bulunan grupları anlayamıyorum.

Peki bizim "Milli 1 Mayıs" Günümüzde ne oldu?

- "1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü" vesilesiyle yıllık biber gazı tüketme hevesini kullanıp herkese ve her yere biber gazı sıkan polisi ve yine 1 yıl boyunca önümüzdeki 1 Mayıs'ta nerelere zarar vereceğiz, polisle nasıl çatışacağız, kaldırım taşlarını daha efektif nasıl fırlatırız planları yapan gruplar yüzünden bir bütün olarak polis teşkilatı ve 1 Mayıs kutlamacıları zan altında kaldı.

- Düne kadar plazalarından dışarı çıkmayan, belki de işçiyi en çok sömürenlerden birisi patronajları olan ve açıkçası daha önceki 1 Mayıs sicillerinin ne olduğunu bildiğimiz gazeteciler sokak sokak gezerken akıllı telefonları ile işlerine gelen kareleri fotoğraflayıp "böyle demokrasi mi olur" dedi.

- İşi bir adım öteye götürüp "Esad Suriye'de ne yapıyordu" sorusunu soracak kadar ajitatif ve analojik bir duruma düşenler oldu.

- Beklenildiği gibi "padişahım sen çok yaşa" cenahından kimse çıkıp da polisin bu kadar şiddet kullanması, herkesi gazlaması doğru değildir diyemedi. 1 Mayıs kutlamak isteyen herkesi zan altında bırakacak şekilde "marjinal grupların ideolojik yaklaşımları" klişesine sığınıldı.

- 1 Mayıs'ta yaşanan her kötülük Ak Parti'ye bile değil doğrudan Başbakan'a ithaf edildi. Zira Başbakanımız da her konuya yönelik açıklamaları nedeniyle her konudan sorumlu tutulacak bir pozisyona çoktan hazırdı.

-  Güzel ve yalnız ülkemin elle tutulur bir yanı olmayan muhalefeti daha önce olduğu gibi resmi tatil ve özel günler üzerinden iktidara yüklenmenin yollarını aradı.

- Bir kere daha anladık ki şiddete de, özgürlüğe de öznesine göre itibar gösteriyoruz. Ben yaparsam şiddet meşru, sen yaparsan nerede demokrasi, ben özgürsem oh ne ala, sen özgürsen ama henüz hazır değiliz.


Ne diyordum; evet günüm perişan oldu. Ofis binamızın çatısına biber gazı geldi, tepemizde helikopter dolandı, kulaklarımız anons-bağırış-çağırış sesleri ile yırtıldı, ofis çalışanları masalarının başına gelemedi, ben şu an itibariyle seyahat etmek için yola çıkamıyorum. Ve tüm bunlar 2020 bilmem nesine aday İstanbul'un kalbi diye nitelediğimiz Beşiktaş'ta yaşandı, yaşanıyor maalesef...

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Beni twitterdan taciz edebilirsiniz: @burakyalim    

Barış Süreci: Kendiniz için ne istiyorsanız o veriliyor


Barış Süreci: Kendiniz için ne istiyorsanız o veriliyor

Türkiye’nin geldiği aşamayı görmemek için kör olmak lazım. 30 yıllık kan ve gözyaşı ile birlikte yaklaşık 100 yıllık bölünme paranoyası ve ulus devlet mantığı ortadan kalkıyor. Büyük değişimler beraberinde büyük travmalar da oluşturuyor ve bugün adına “süreç” denilen Kürt sorununun çözümü bazı çevrelerde ülkelerinin ayakları altından gittiği hissiyatı oluşturuyor. Başbakan Erdoğan’ın büyük bir cesaretle inisiyatif aldığı ve toplumun büyük kesiminin de Erdoğan’ın şahsına duyduğu güvenle birlikte yürüyen sürecin Başbakan’dan sonraki diğer önemli aktörü kuşkusuz Abdullah Öcalan. Açıkçası toplumun belli bir kısmının hassasiyeti de Öcalan’ın aktör olması ve nam-ı diğer İmralı Görüşmeleri. Bu hassasiyeti gösteren çevreler için zaten Kürt sorunu diye bir şey yok ve dolayısıyla Kürtlerle masaya oturmanın sonucunda da “ne verdiniz” sorusunu hep bir ağızdan dillendiriyorlar. Aslında burada halen daha buyurgan, kendini üstte gören bir bakışın da olduğunu tespit etmemiz gerekiyor. “Ne verdiniz?” sorusunu yöneltiyorlar çünkü kendilerini bir şeyler verecek kudrete sahip devletin vatandaşları ve diğerlerini de o devletten bir şeyler dilenen, isteyen insanlar olarak görüyorlar. Bu bakış açısına sahip olmalarına rağmen o insanların devletten neden bir şeyler istediğini ve ne istediğini sorma gereksinimini duymuyorlar. Onlara göre Kürtler Başbakan da olabiliyor, milletvekili de, iş insanı da… “o halde daha ne istiyorlar” diye soruyorlar. Kürtlerin her şeyden önce Kürt olmak istediğini anlamıyor, anlamak da istemiyorlar. Çünkü kendileri sabahtan akşama kadar Türk olmak üzerine o kadar çok tatmin oluyorlar ki Kürtlerin de bundan istifade etmesini istiyorlar. Ne Mutlu Türküm deyişine sıkı sıkıya sarılırken Ne Mutlu Kürdüm denilme ihtimalini bölücülük olarak görüyorlar. Ülkenin kudretli sahibi Türkler olarak iktidara hep şunu soruyorlar; “Ne verdiniz, ne veriyorsunuz”. Verilecek bir şeyler olduğuna göre, alınan, gasp edilen bir şeylerin de olma ihtimali üzerine kafa yormuyorlar. Kürtçe ana dilde eğitimi bırakın seçmeli Kürtçe derslerinin koyulmasını taviz olarak değerlendiriyorlar. Kürt kimliğinin tanınmasını “yarın Boşnaklar, Arnavutlar, Çerkesler de aynısını isterse ne olacak” sorusuyla manipüle etmeye çalışırken çok uzak olmayan bir tarihte Kürtçe’nin yasaklandığını, Kürtçe konuşma hakkının Kürtlerden alındığını ve verilmesi gerektiğini unutuyorlar. Bozkurtlu bayrakları her yere asmayı, altı oku her yerde dalgalandırmayı bir gurur olarak değerlendirirken sarı-kırmızı-yeşil renklerden oluşan fularları, flamaları gördüklerinde kan beyinlerine sıçrıyor. Dolayısıyla Diyarbakır meydanında sarı-kırmızı-yeşil renklerle süreci kutlayanları görünürde “Kürt Kardeş” fakat bilinçaltında “bölücü” olarak algılıyorlar. Kendileri Adriyatikten Çin Seddine, Avrupa Birliği’nin parçası olan veya muasır medeniyetler seviyesinde bir ülke hayal edebilme özgürlüğüne sahipken, başkalarının federatif, demokratik özerk veya daha ileri gidecek olursak bağımsız yeni bir ülke hayal etmeleri bölücülük oluyor. Aslında bugün ne veriyorsunuz derken engel olmak istedikleri şey kendilerinden başkasının özgürce hayal kurma hakkıdır. Türkçü için Turan kurmak fikri nasıl çekiciyse Kürtçü için de Bağımsız Birleşik Kürdistan kurmak en az o kadar çekicidir. Şahsi fikrim ne Türkçülük ne de Kürtçülükten yanadır ancak birileri Türkçülük yapabilme, Turan hayal edebilme özgürlüğüne sahip olurken bir başkasının Kürtçülük yapma ve Kürdistan hayal etme özgürlüğüne de karşı duramam. Hadis-i Şerif’te şöyle buyrulur; “Sizden biriniz kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de istemedikçe (kâmil manada) iman etmiş olamaz.” Bunun tam tersini de düşünmek gerekir yani kendimiz için istemediğimizi başkası için de istememek.  Ne veriyorsunuz, neyin pazarlığını yapıyorsunuz diye soranlar için eğer biraz vicdan sahibi iseler kıstas bu olmalıdır. Siz ne istiyorsanız diğerleri için de isteyebiliyor musunuz ve ne istemiyorsanız diğerleri için de istemeyebiliyor musunuz? Farklı bir ifade ile fiiller öznelere göre değişiklik gösteriyor mu, göstermiyor mu? Türk yazıp yanına getirdiğiniz her fiilde ne hissediyorsanız bu fiillerin önüne Kürt yazınca da aynı şeyi hissedebilecek misiniz?

“Ne Mutlu Türk’üm Diyene” derken ve demek isterken bir başkasının da “Ne Mutlu Kürdüm Diyene” demesini, dilediğiniz sembolle ve renkle dilediğiniz propagandayı yaparken başkalarının da yapabilmesini (insanlığa karşı suçlar hariç), annenizin ak sütü gibi helal olan dilinizi konuşurken başkalarının da ana dilini konuşabilmesini kabul edebiliyor musunuz? Kendi arzu ve istekleriniz ile başkalarının arzu-isteklerini eşit görebiliyor ve kendi başınıza gelmesini istemediğiniz şeylerin bir başkasının başına gelmesine karşı durabiliyor musunuz?

Türk’ü Kürt’ten, Ermeni’den Rum’dan, Boşnak’tan, Arap’tan, Sırp’tan, Fars’tan ve diğerlerinden ayırıp bir etnik çerçeveye sığdırabiliyorken Kürdün de kendini etnik bir darboğaza sokmasına karşı çıkamazsınız. Türk ağacın gövdesi olup Kürt, Boşnak, Arap, Arnavut dal olacaksa bir gün o dalın kırılıp düşmesine, sizden ayrılmasına müsaade etmiş olursunuz. Nitekim yakın tarihimizde Kürtlere yönelik uygulamalar onları haddinden fazla kırdı ama yine de koparmadı. Eğer bugün ne veriliyor diye halen soruyorsanız, verilenin kırılan kalpleri tamir etmek, insanlardan alınanların geri iade edilmesi olduğunu görmelisiniz. Aksi istikamet kırılan dalın kopması için çabalamak değilse nedir?

Burak Yalım’ı twitter’dan takip edebilirsiniz: @burakyalim