27 Kasım 2013 Çarşamba

Statehood Day in Bosnia and Herzegovina: Many Questions to be Resolved

Bosnia and Herzegovina (BİH) celebrates Statehood Day on November 25, commemorating the day in 1943 that Bosnia and Herzegovina was re-established by State Anti-fascist Council for the National Liberation of Bosnia and Herzegovina (ZAVNOBİH) which was initiated by the Anti-fascist Council of National Liberation of Yugoslavia (AVNOJ).

The ZAVNOBİH and its activity between 1943 and 1945, is one of the most important events (and relevant legacy) of anti-fascist war in the history of BİH with its resolution at the Founding Assembly and the declaration to Peoples in BİH. This means that the ZAVNOBİH renewed the statehood of BİH by, affirming its historic and political and state-legal individuality, and it later launched a federal Bosnia and Herzegovina after 480 years on November 25th 1943. That is the reason lies behind the Statehood Day and commemoration of it every year on November 25 in Bosnia and Herzegovina.
The resolution made by ZAVNOBİH has great deal ofimportance in BİH’s history and still stands as a proof of common living in Bosnia and Herzegovina. According to ZAVNOBİH’s resolution on June 1st 1944, the people of Bosnia and Herzegovina expressed their will to arrange themselves into Yugoslavia as a state of equal nations and ethnicities with the creation of new Yugoslavia. This new state would guarantee full equality to its entire people; the liberated Bosnia and Herzegovina would become free and unified full equality which is also guaranteed to Serbs, Bosniaks and Croats. Therefore, it was stated that peoples in Bosnia and Herzegovina desired that their country (which is neither Serb, nor Bosniak and nor Croat rather than either Serb, Bosniakand Croat country) to be free and united in which the full equality of each ethnic group would be secured.

Having considered that the Universal Declaration of Human Rights was adopted in the year of 1948, the precedingZAVNOBİH resolution passed in 1944 was politically on the same level. This is one of the best examples for traditions of people of the Bosnia and Herzegovina on common living andtheir way of understanding of human rights. It could also beextended to the whole region in terms of AVNOJ’s experience within ex-Yugoslav countries. If people of ex-Yugoslav countries would have deep understanding of human rights and the tradition of common living, why would they havebloody war after the disintegration of Yugoslavia? However, we cannot just blame external factors or one side, as there issome evidence before us to answer this question. It is fact that there had been many crimes during the collapse of Yugoslavia after the Cold War era, but no one as persecuted as Bosniaks,who were not only fighting for survival, but also additionally defending themselves in an ideological war – being waged in the region regarding nationalistic talks of a Greater-Serbia andGreater-Croatia. They also defended the common ground which had been established by the ZAVNOBİH resolution 70 years ago. When the war was stopped by the international community, the Dayton Peace Agreement was signed in 1995between the three major ethnic groups. First Bosniaks and Croats made a deal for establishing a federation, with the newly created Bosniak-Croat federation later making anagreement with the Serbs. On this occasion the Dayton Peace Accord divided Bosnia and Herzegovina into two entities and made a reward for the aggressors in which is shown by giving51% of the territory to the Federation of Bosnia Herzegovina(which is dominated by Bosniaks and Croats and divided into ten cantons) while, 49% of BİH’s land was designated for the Serbs under the name Republika Srpska (Serbian Republic).                

This year is the 70th anniversary of Statehood Day, under the shadow of claims about splitting Bosnia and Herzegovina into two states by Republika Srpska’s President Milorad Dodik.Dodik’s remarks remind observers of the argument for a potential third entity for Croats in Bosnia Herzegovina.During the speech at a Belgrad Law Faculty last week, Dodikhas made a statement that it would be the best option for Bosnia Herzegovina to divide into two independent states.Dodik said “it would be the best iRepublika Srpska was a state; it will happen one day, we just have to have patience,” emphasizing that Republika Srpska already has all the elements of statehood with regards to its size, number of citizens, independent foreign affairs with other countries and strong state abilities. Moreover, the idea of creating a Croat entity was put up for debate in order to find supporters two years ago.  

These examples could be a spotlight for the argument aboutre-thinking whether the Dayton Peace Accord was fair and contributed to peace in Bosnia and Herzegovina, or made the situation worse by creating a deadlock condition in thecountry for any progress. It must be underlined that Bosniakscountered a defensive war not just against Serbs and Croats,but also physical aggression which targeted a good example of diversity, pluralistic society and democratic maturity in Bosnia and Herzegovina. They are still faced with challenges which have been created by the Dayton Peace Agreement as a reward by international community. Richard Holbrooke, the architect of the Dayton agreement, later conceded in 2005 to having made a mistake with the words “Republika Srpska” which isto this day interpreted as if the entity would become an international legal subject.

Burak Yalım
Ph.D Candidate at International University of Sarajevo (IUS)
Researcher @tuicbalkam
He can be followed on twitter by @burakyalim

18 Kasım 2013 Pazartesi

Bir gün kalır dudaklarda şarkımız bizim... (El cevap)

"Yollar uzun, yollar ince, yol kısalır aşk gelince..." der Hasan Sağındık "İsmailce" adlı şarkısında. Yola çıkmak bir dert, hedefi şaşırmadan ilerlemek başka dert hele ki aşkla yürümek bambaşka bir derttir. Aynı şarkıda Hasan Sağındık, "buradayım de ararlarsa, doğru söyle sorarlarsa" diye de ekler. Tuğçe Sena Kara arkadaşımız her ne kadar ismimi kullanmadan da yazsa , beni sorduğu için kendisine cevap vermek durumundayım. Teşekkür ediyorum kendisine, zira ne kadar çok çalışmam gerektiğini, eksik kalan, anlaşılmayan yerleri teker teker, gerekirse defalarca anlatmama ihtiyaç olduğunu da bana göstermiş oldu. Kendisinin kaleme aldığı yazı edebi anlamda takdir edilesi olmakla birlikte içerdiği çarpıtma ve ithamlarla, bana bu satırları yazmak zaruriyeti hissettirdi. Kuruculuğunu üstlendiğim Türkiye Uluslararası İlişkiler Çalışmaları (TUİÇ) derneğine ilişkin herhangi bir cevap vermeyeceğim, zira bugün TUİÇ'i yönetenler bunu hakkıyla ve benden daha cevval bir şekilde gerçekleştirecektir.      

Yıllar önce birkaç arkadaş ile kendimize göre halis niyetlerle yola çıktık. Yeri geldi beraber yürüdük biz bu yollarda dedik, yerine göre uzun ince bir yoldayız gidiyoruz gündüz gece... Nihal Atsız'ın "Yolların Sonu" şiirindeki gibi yollandık gurbete, kimseler gelmedi bize ve bir kemiğin ardından saatlerce yol giden itler bile güldü kimsesizliğimize. Yılmayacağız, yıkılmayacağız, başaracağız demiştik bir kere. Hatta yeri geldi dün benimle birlikte gülen tanıdıkların yalnız bir hatırası kaldı yanımda ama neticede Necip Fazıl Üstadın gençliğe hitabesinde de söylediği gibi "kim var?" diye sorulduğunda, sağına soluna bakmadan fert fert "ben varım" deme şuuruna sahip olmalıydık ve halen daha olmaya çalışıyoruz. Elbette kolay değil ak sütün içinden ak kılı ayırt edecek keskinlikte bir ferasete sahip olmak. Hatalarımız oldukça, eksiklerimiz kaldıkça, dostların sözüne, samimi ve yapıcı eleştirilere kulak kesiliyoruz. 

Henüz 10 yaşında ilkokul 4. sınıfa giderken bir doğaçlama yarışması ile "Türkiye" hayatıma konu oldu. O yarışmada Türkiye kelimesini doğaçlama olarak anlatacaktım ve mikrofonla "Baş koymuşum Türkiye'min yoluna..." sözlerini mırıldanarak çıktım sahneye. "Kader beyaz kağıda sütle yazılmış yazı, elindeyse beyazdan gel de ayır beyazı" der Necip Fazıl; ben o gün Türkiye'nin yoluna baş koymanın kaderim olduğunu idrak etmiş değildim ama bugün yaşadıklarıma dönüp "ben neyim ve bu hal neyin nesi" diye sorduğumda daha iyi anlıyorum bir çok şeyi.  Uzun uzadıya anlatmak isterim ama yerim dar. Bir gün elbet oturulur daha detaylı konuşulur her şey, en olmadı büyük hesapta buluşacağımız mutlak. 

Türk'ü madde planında kurtarıp mana planında helak ettikten sonra içi boşaltılmış kavramlar üzerinden milliyetçilik naraları atmak çok zor değil. Bugün Türk kimdir diye sorsalar, birbirinden farklı kaç çeşit cevap alırız bilmiyorum. Ama insanlığın hepimizin ortak paydası olduğundan eminim. Mevlana "Ne olursan ol gel" sözünün facebook ve twitter hesapları üzerinden "like" almak için kullanılacağını ve manasına dönük zerre tefekkür edilmeyeceğini bilseydi, herhalde susmayı tercih ederdi. Bazen ben de "söylesem tesiri yok sussam gönül razı değil" diyerek yazmaya, söylemeye başlıyorum. Söylediğiniz söz dudaklarınızın arasından çıktığı andan itibaren karşısındaki insanın meşrebine göre algılanıyor. Ne kadar, eksik olmayayım ehlillerden, kaça görüneyim cahillerden deseniz de bazen aşağı mahallede söylediğiniz güzel sözü yukarı mahallede küfür olarak dinliyorsunuz. 

Sohbetin 140 karaktere sığdırılmaya çalışıldığı zamane dünyasında belki de bir söyleyip bin ah işitmemek için çok daha fazla düşünmek gerekiyor. Fakat haksızlık karşısında susanın dilsiz şeytan olduğunu hatırladıkça, eldeki imkanlar nazarında kalp ile buğz etmenin ötesine geçmeye çalışmak mecburi istikamet oluveriyor.

Ben siyaset yapmaya Ülkü Ocakları ile başlamadım ancak siyasetin ne olduğunu anlamlandırma çabam orada vuku buldu. Ülkü nedir, ülkücü kime denir, lider teşkilat doktrin nasıl açıklanır, Türk-İslam ülküsünden ne anlamak gerekir gibi soruları, Metin Kaplan'dan Seyyid Ahmet Arvasi'ye, Dündar Taşer'den Ziya Gökalp ve Erol Güngör'e kadar bir sürü kıymetli büyüğün kitaplarında cevaplamaya çalıştım. Necip Fazıl'ı sevmem, Mehmet Akif'i tanımam edebiyat dersleri ile değil Ülkü Ocakları ile mümkün oldu. O günden bugüne kadar da Rahmetli Alparslan Türkeş'in "Gençler hepiniz birer Türk bayrağısınız, bayrağı lekelemeyin, kirletmeyin, yere düşürmeyin" sözüne layık olmaya, doğup büyüdüğüm ülkeme en başta iyi bir insan olarak hizmet etmek için mücadele etmeye çalıştım. Neydi bize öğretilen; "Türklük gurur ve şuuru, İslam ahlak ve fazileti" ve bunu ne için şiar edinecektik; Türkiye Cumhuriyeti'nin büyük ve güçlü olması ve mazlum milletlere el uzatması, haksızlığa karşı durması... Reis her zaman haklıydı ve reisin haksız olduğu zamanlarda birinci kural geçerliydi. Fakat ben çok haksız reis tanıdım. Çok haksız reis tanıdığım için bana öğretileni de sorgulamaya koyuldum. 

Türkiye Cumhuriyeti büyük ve güçlü olacaksa ancak vatandaşlarının refahı, özgürlüğü, güvenliği ile bu mümkün olabilirdi. Peki ya kimdi bu vatandaşlar? Başörtüsü ile üniversiteye sokulmayan, ibadet için gitmek istediği Cemevleri tanınmayan, anasının ak sütü gibi helal olan "ana dili" yasaklanan, Müslüman olmadığı için varlık vergisine tabi tutulan, 6-7 Eylül düzmece olayları ile evleri-dükkanları yağmalanan, oy kullanıp seçtikleri başbakanı asılan, gencecik çocukları sağ-sol davasıyla birbirine kırdırılan, şapka takmam deyip asılan, sarı-kırmızı-yeşil rengi sevdiği için bok çukuruna atılan, faili meçhullere kurban giden, Ermeni olduğu için sabahtan akşama kadar hakaret edilen... Daha sayayım mı? Kadir Cengizbay'ın harika kitabının adı gibi "Hiç kimsenin Cumhuriyeti" büyük olacak, güçlü olacak, Türk-İslam ülküsüne tutunursak dünyaya nizam verecekti. Arapları hain, Kürtleri bölücü, Yunanlıları... hikaye malum işte. 

Peki ben ne yaptım? Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkese gönlümü açtım. Yetmedi, sınırları aşmaya, kardeş halklara, iyi insanlara ulaşmaya ve gençlerin kuracağı yepyeni bir coğrafyaya, dünyaya inandım. Milliyetçiliği hastalık olarak gösterdim evet çünkü hiçbirinin diğerinden farkı yoktu, ha Boşnak ha Kürt ha Türk. Her türlü milliyetçiliği inandığım dinin yüce peygamberinin veda hutbesindeki "Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadiği gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahin da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur." sözleri üzerinden anladım. İnsanları milliyetleri ile ayırmayı bir kenara bırakıp iyi-kötü olarak değerlendirdim. O yüzden bir avuç iyi insanla birlikte önce üniversitemde bir topluluk ve akabinde daha çok iyi insanla Türkiye çapında bir dernek kurmak için mücadele ettim. İyi insanlar bir araya gelsinler ki iyi işler yapsınlar istedim. Peki her şey dört dörtlük mü oldu, elbette hayır, eksiğimiz çok, henüz bir kumsalda kum tanesiyiz. Diğer kum taneleri ile buluşmanın, sınırları aşmanın, dünyanın her köşesine ulaşmanın telaşındayız. Dün o arkadaşlara liderlik ediyordum, şimdi gönüllü olarak hizmet etmeye çabalıyorum çünkü hedefleri var, çalışıyorlar, daha güzel günler için emek veriyorlar. 

İşte tüm bunların arasında Tuğçe Sena Kara çıkıyor ve bana bir kere daha "Koca Reis" şarkısını hatırlatıyor. Çünkü ben kendimi halen daha ülkücü görüyorum, ülkü ideal, ülkücü ideale bağlılık gösterip ona doğru ilerlemek için çalışan kişi. Peki ne diyor Ali Kınık şarkısında; Biz ne günler gördük Reis, ne kavgalar verdik Reis, gelen vurdu yıkılmadık, bu da geçer ey Koca Reis!

16 Kasım 2013 Cumartesi

Hoşgeldin Mesud Barzani, Xerhati Şiwan Perwer!

Lafı dolandırmadan söylemek lazım; 16 Kasım Cumartesi günü Şiwan Perwer ile Mesud Barzani'nin Diyarbakır'a gelmeleri tarihi bir adımdır. Kürt sorununun arka planı çok uzun bir hadise. En azından Türkiye boyutunu okumak isteyene Hasan Cemal, Altan Tan, Orhan Miroğlu gibi isimlerin kitaplarını öneririm. Tüm bunların yanında bölgesel boyutunu ise en çarpıcı şekilde ortaya koyan herhalde Cengiz Çandar'ın bizzat deneyimleri üzerinden kaleme aldığı "Mezopotamya Ekspresi" adlı kitabıdır. Anlamaktan öte, kitabı okurken sorunun kendisine tarih serüveni içerisinde şahitlik etmek isteyenler için "must read" bir eser.

Bu kadar reklamdan sonra mutlaka neden Hasan Cemal - Cengiz Çandar, Orhan Miroğlu öneriyorsun da Osman Pamukoğlu, İlker Başbuğ, Erdal Sarızeybek vs. gibi isimleri anmıyorsun diyen olacaktır. Merak edilmesin ben şahsen onları da okudum ve hatta zamanında Kürtlere bakış açım utanç verici boyutlardaydı. Kart-kurt sesinden tutun vatan hainliğine ve hatta hepsinin ölmesi gerektiğine kadar bir çok şey fısıldandı kulağıma ve ben de o yağız delikanlı halimle inandım birçoğuna. İnandım maalesef ve zaman içerisinde gerçeklerle yüzleştikçe, bilgi birikimim, ülkeme ve dünyaya bakış açım genişledikçe ne kadar da yanlış düşündüğümü anladım.

Ülkemizin bölüneceğine ve onu da Kürtlerin yapacağına dair kesin inanç oluşturulmuştu bir şekilde, neden Boşnaklar, Arnavutlar vs. isyan etmezdi de bu Kürtler isyankardı? Zaten Kürtler ilk kez de isyan etmiyordu, cumhuriyetin kurulmasını engellemek isteyen de Şeyh Said değil miydi? Benimle her türlü eşit hakka sahip olmasına rağmen şehit kanları ile aldığımız toprakları bölmek isteyen, hatta PKK terör örgütü ile bir sürü askeri, sivili katleden onlar değil miydi?

Kemalist tornadan geçen herkes ve milliyetçilik-ulusalcılık hastalığına yakalanmış her vatan evladı gibiydim ben de ve Kürtler başa belaydı. Kürt'ten olsa evliya almayacaktık avluya. Böyle öğretilmişti. Şimdi tüm bu öğretilerin, benim de bir dönem içinde yaşadığım ruh halinin, düşünsel dünyanın aksine nasıl oluyor da "Hoşgeldin Barzani, Ez te Amedim Hezdikhem" gibi cümleler kurabiliyordum? Ya birilerinin uşağıydım ya da bu işten bir rantım olmalıydı. Aksi takdirde nasıl bu kadar zıt bir istikamete girebilirdi insan.

Sanıyorum herşey ister Kürt ister Türk olsun, özün insan olduğunu, milliyetlerin, etnik aidiyetlerin, inançların değil birey olarak insanların iyi ve kötü olabileceklerini anlamakla başladı. Sonra kimsenin ne olarak dünyaya geleceğini seçemediğini idrak ettim herhalde. Ben de Kürt olabilir, Zazaca konuşabilir, sınır köyünde geçimini kaçakçılık ile sağlayan bir babaya sahip olabilirdim. Meselenin kim olduğun değil ne yaptığın, ne yapmak zorunda bırakıldığın olduğunu idrak etmek de önemli bir adımdı muhtemelen. Neticede zengin de fakir de suç işleyebilir, fabrika işçisi de general de hata yapabilirdi. Verili şartların içerisinde ahlaklı bir mücadele sergilemek, yaşanılabilir bir dünya istemek herkesin hakkı olmalıydı. Eğer İnegöl'den çıkıp İstanbul'un göbeğinde bir ofis tutacak cesaret gösterilebiliyorsa, Şemdinli'de doğup Kandil'e gidecek motivasyon da mümkün olabilirdi ve elbette İnegöl'den çıkıp Şırnak'da kör bir kurşuna yenik düşüp hayata veda etmek de. Neden Şemdinli'den çıkıp İstanbul'da ofis açma cesareti yerine Kandil'e gitme motivasyonuna sahip olsun ki insanlar diye düşünmek de gerekliydi. Çünkü onlar Kürt'tü ve evliya olsalar bile avluda yerleri yoktu.

Kimse yanlış anlamasın, dağa çıkmayı meşrulaştırmak değil niyetim ama dağa çıkma ihtimallerini düşündürecek nedenleri ortadan kaldırmak için tüm gücümle çalışabilirim. Kürt'ü anlamaya çalışırken Türk'ü üzmek, hakir göstermek niyetinde de değilim, söylediğim gibi insanca yaşanılabilir bir ülke görmek ister gözlerim. Zira ben insanım, insan olarak doğdum, sonra bana Türk'sün dediler, Boşnaklığım üniversite yıllarımda öğrendiğim bir hikaye oldu mesela.

Mesud Barzani hoşgeldi Amed'e veya Diyarbakır'a, Şiwan Perwer ancak 38 sene sonra döndü ana ocağına, Kürtçe şarkı söyledi İbrahim Tatlıses ile birlikte ve benim gözlerim doldu. Yaklaşık 1 yıldır tek bir şehit haberi duymamaktan zaten mutluyduk, şimdi ise bundan sonra bir daha hiç o haberleri duymayacak olmanın ümidi sardı dört bir yanımızı. Barış geliyor çünkü! Savaş mı vardı da barış geliyor diyorlar, peki ya nerede kaybettik onca insanımızı? Türkiye'nin güney sınırlarını Suriye ve Irak ile mi açıklayacağız sadece? Dikenli telin bir yanı amca diğer yanı yeğen, bir yanı dede öbür tarafı torun. Şimdi dedeler ve torunlar, amcalar ve yeğenler kucaklaşacak diye sevinmemek, hoşgeldin Mesud Barzani dememek mümkün mü? Peki ya şehitlerimiz ne olacak diyorlar, bunca sene akan kan bundan sonra da akmaya devam mı etsin? Kucaklaşmak yerine, birlikte şarkı-türkü söylemek yerine kurşun mu atalım birbirimize? Erdoğan 2007'de Barzani için "aşiret reisi" demiş, bakın şimdi nasıl çark ediyor diyorlar. Erdoğan 2007'den bu zamana bir şeyler öğrenmiş, Mesud Barzani'nin sadece aşiret reisi değil, kendi ülkesinin vatandaşlarının da akrabası olduğunu farketmişse kızmak mı gerekiyor? Erdoğan sadece Türkiye'deki Kürtleri değil, dikenli tellerin ötesindeki Kürtleri de dikkate alıyor, önemsiyor ve Türkiye'nin Kürtlerle birlikte daha büyük, daha müreffeh olacağına inanıyor diye hakaret mi etmek lazım? Cengiz Çandar Mezopotamya Ekspresi'nde şuna benzer bir söz söylüyordu; "Türk için iyi olan Kürt için, Kürt için iyi olan Türk için iyidir". Ben de tarihe baktığımda ve bugün içinde yaşadığımız coğrafyayı düşündüğümde Cengiz Çandar'a kuvvetle katılıyorum.

Birileri savaş tamtamları çalmaya, ülke bölünüyor naraları atmaya ve bunu da "Büyük Ortadoğu Planı" adı altında uluslararası bir komplonun parçası olarak göstermeye devam edeceklerdir elbet. Önemli olan sizin ne planınız olduğu? İşte bu nedenle tekrar hoşgeldin Mesud Barzani, tekrar yaşasın barış ve kardeşlik.   

15 Kasım 2013 Cuma

Dershane Meselesi: Eğitimi Siyasete Alet Edince...

Türkiye'de #twitter gündemi #EğitimeSonDarbe ile #EğitimdeReform çarpışmasına sahne oluyor. Dershaneler kapatılmalı ve dershaneler kapatılmamalı söylemleri arasında sıkışmış durumdayız. Türkiye'de dershane deyince akla ilk önce Fethullan Gülen grubu geliyor. Dolayısıyla dershane meselesinin de iktidar partisi ile nam-ı diğer "cemaat" arasındaki çatışmanın ürünü olduğu düşünülüyor ki öyle olmadığını iddia etmek pek mümkün değil.

Hükümetin dershane meselesini gündeme getirmesi yeni değil. Uzun zamandır bu konu belirli aralıklarla gündeme geliyor ancak henüz somut bir adım atılmadı. Son tartışmada ise önümüzdeki yıldan itibaren Milli Eğitim Bakanlığı'nın izni ve denetimi olmadan dershane açmak mümkün olmayacak ve var olan dershanelerde özel okula dönüştürülmeye teşvik edilecek. Aslında bunun nasıl yapılacağı da bir muamma. Bir yol haritasından bahsetmek pek mümkün değil. Bir taslaktan bahsediliyor ama konu siyasetin gündemi haline getirildiği için birileri yalanlıyor başkaları da geri adım attılar diyor. Tabi tüm bu kör dövüşü yapılırken hali hazırda dershanelere devam eden öğrencileri, lise ve üniversiteye giriş sınavlarına hazırlık için belki de 2-3 yıllık dershane kaydını yaptırıp para ödeyen velileri düşünen bir yaklaşım yok.

Dershanelerin kapatılması konusunda hükümetin bir planı varsa bunu neye dayandırdığını bilmemiz gerekiyor. Eğer böyle bir plan yoksa ve bu tartışma bir siyasetin malzemesi olarak önümüze koyuluyorsa bunu yapanların da açığa çıkması elzem. İşin siyasi boyutu ayrı bir tartışma konusu ancak benim dershanelerin kapatılması düşüncesine iki temel itirazım var. Bu itirazlara geçmeden önce de dershanelerin özel okula dönüştürüleceği tezinin de saçmalığına değinmek istiyorum. Özel okul dediğimiz kendi müfredatını belirleyen bir müessese olmalı ancak Türkiye'de bunun bir örneğini ben henüz görmedim. Devletin de böyle bir şeye müsaade edeceğine ihtimal vermiyorum. Özel okul adı altında yine "milli eğitim müfredatının" geçerli olduğu ancak ekonomik anlamda kendi kendini geçindiren ve kar edebilen bir okuldan bahsettiğimizi bilmek gerekiyor. Umuyorum bir gün özel okulların da açılabildiği demokrasi standartlarına ulaşacağımız bir ülkemiz olacaktır.

Gelelim dershane kapatmaya olan itirazlarıma. Her şeyden önce ortada bir arz-talep meselesi olduğunu ve kimsenin kolundan tutularak dershaneye kayıt yaptırılmadığını bilmemiz gerekiyor. Eğitimin kalitesini yükseltmek için dershane kapatmak veya dershane açılmasına müsaade etmemek "devletçi" bir yaklaşım olduğu gibi oluşturacağı yeni durumla çok daha büyük mağduriyetlere sebep olabilir. Zira ülkenin her yerinde eğitimin aynı kalite ve standartlarda verildiğini söyleyebilmek maalesef mümkün değil. Diliyorum ki devlet bu konuda daha büyük yatırımlar yapacak, özel teşebbüsün önünü açacak ve kaliteli eğitim standartlarının heryere ulaşmasını kolaylaştıracaktır. Unutmamak gerekiyor ki öğrenciler iyi üniversitelere ve liselere giriş yapabilmek için birbiriyle yarışıyor, 81 ilde üniversite açmak maalesef bu yarışı önleyemediği gibi dershaneleri kapatmak da hali hazırda bekleyen 1 milyon küsür üniversite öğrenci adayını azaltmayacak. İnsanların daha iyiye ulaşması için birbiriyle yarış etmesinde bir sakınca olduğunu düşünmüyorum, önemli olan bu yarışın adil koşullarda gerçekleştirilebilmesi. Ben bu adil koşulların oluşmasında, çoğulcu bir atmosferin şekillenmesinde dershanelerin pozitif etkisi olduğunu düşünüyorum ve bunun sayısız örnekleri de mevcut. Elbette devletin sağladığı eğitimin kalitesini yükseltmesini istemek, öğrencilerin dershanelere gidip ailelerine yeni masraflar açmasını engellemeye çalışmak olumlu bir hareket ancak bunun yolu özel teşebbüsü engellemek suretiyle devletin müdahale etmesi değil. Özel teşebbüsle yarış ederek, okullaşmada, öğretmen kalitesinde, müfredatın daha etkili bir şekilde belirlenmesinde ve bir sürü başka alanda daha iyi olmaya çalışmak gerekiyor.

Kısacası dershanelerin kapatılması konusu siyasi saiklerin ötesinde ele alınmalı, cemaat-iktidar inatlaşma ve kavgasına sermaye edilmemeli. Eğitim gibi en temel konulardan birini siyasete alet eden ister cemaat isterse iktidar olsun bu vebalin altından kalkamaz. Eğitimde özel sektörün payının çok az olduğunu ve artması gerektiğini, müfredatın demokratik-çoğulcu bir şekilde tasarlanması ihtiyacını düşünürken, bir özel teşebbüs olan dershanelerin kapatılacağını duymak elbette üzücü. Devletin küçülmesi, toplumsal hayata müdahalesini olabildiğince azaltmasını arzulayan biri olarak Türkiye'de milli eğitimin tüm iyi niyetli çabalara rağmen uzun yıllardır çözülemeyen bir sorun olduğunun da altını çizmek isterim. Devlet eliyle bir türlü hal çaresini bulamadığımız bu sorunu biraz da millete havale etsek hiç fena olmayacak gibi... Sakallı Celal de boşuna "ah senelerin milli eğitimi" dememiştir herhalde.

Twitter: @burakyalim      

8 Kasım 2013 Cuma

Muhafazakar - Otokrasi veya CHP'lileşmek

Söylenecek çok söz var. Konu aslında "kızlı-erkekli" parantezine alınacak kadar basit olmadığı gibi geçmişe dönük derin bir muhasebeyi gerektiriyor. Bu satırların yazarı AK Parti'ye oy vermiş, "Yetmez Ama Evet" kampanyasında elinden gelen desteği göstermiştir. Sırf bu yüzden bugün geldiğimiz noktada düne dair bir kez daha muhasebe yapmak gerekiyor zira birileri kıyıda köşede "pişmanım" denmesini bekliyor. Çok açık söylüyorum AK Parti'ye ve onun politikalarına verdiğim destekten de "Yetmez Ama Evet" tavrımdan da zerre pişmanlığım yok. Askeri vesayeti gerileten, Kürt sorununda kimsenin cesaret edemeyeceği çözüm iradesini gösteren, Avrupa Birliği ile müzakerelere başlayıp bu yolda hatırı sayılır çaba sarf eden ve ekonomik anlamda Türkiye'nin bambaşka bir çehreye bürünmesinde emeği geçen tüm AK Parti teşkilatına ve destekçilerine de ayrıca teşekkür ederim. Fakat İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu'nun çok uzak olmayan bir zaman diliminde söylediği gibi müttefiklerinizle yollarınızı ayırmak da ısrarcısınız. "Yeni Türkiye"yi inşa ederken liberal akla, sivil topluma ve "Hepimiz Türkiye'yiz" deyişi içerisinde barınan "herkese" kapınız açık değil gibi görünüyor. 

AK Parti Türkiye siyasal tarihinde nasıl anılmak istediğini belirlediği günlerden geçiyor. Uludere'nin arka planını öğrenemediğimiz, Hrant Dink'in katillerini bulamadığımız, askeri vesayet derken 27 Nisan Muhtırasını kaleme aldığını bizzat söyleyenlerin elini kolunu sallayarak gezdiği, Gezi'de sergilenen performans ve daha sayamayacağım nice söylemi ile AK Parti, geçmiş başarılarının, demokratikleşme ve ileri demokrasi hedefinin aksine bir ivmeyle (maalesef) ilerliyor. Yani konu sadece "Kızlı-Erkekli" değil. 

30 Eylül 2013 günü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ağzından kamuoyuna duyurulan "demokratikleşme paketi" için de "Yetmez Ama Evet" demiştim. Alevi vatandaşlar ile ilgili somut bir başlık içermeyen, Heybeliada Ruhban Okulu'nu açmayan, başörtüsüne kamuda özgürlük getiriyorum derken "asker-polis-yargı" üçgeninde bu mağduriyetin sürmesine göz yuman, eşcinsellerin taleplerini duymayan o pakete bile "evet" demişsek ve bu paket bile muhalefet tarafından eleştirilmişse içine düştüğümüz durumu varın siz düşünün. Buradan hareketle Türkiye'nin sorunu "muhalefetsizlik" demek artık karın doyurmuyor. Demokratikleşme konusunda iktidarın yanına yaklaşamayacak kadar geriden gelen bir muhalefetimiz olduğunu elbette ben de kabul ediyorum fakat bunun başka bir çıkış yolu yokmuş gibi sunulmasından hepimiz yorulmadık mı? Eğer başka bir çıkış yolu yoksa ve buna inanacaksak hep birlikte dükkanı kapatalım daha iyi olacak çünkü bu haliyle dükkan her gün bizi birbirimize kırdırıyor, düşmanlaştırıyor ve herhangi bir ürün elde edemeden enerjimizi tüketiyor. 

Bazı AK Partili dostlar bu satırları okumaya tahammül edecek mi, yoksa CHP'li dostlar nefret ettikleri AK Parti ile kendilerini benzeştirmeme dayanabilecek mi bilmiyorum. Fakat her geçen bu iki cenahın da birbirine daha sert, tahammülsüz ve artan bir nefretle baktığını gözlemlemek zor değil. İşte tam bu noktada pragmatizm yapıp ne de olsa AK Partililer daha çok ve gücü elinde bulunduruyor diyerek diğerlerini görmezden gelemiyorum. Başbakan Erdoğan'ın azınlığın çoğunluğuna tahakkümüne karşı duruşuna nasıl alkış tutmuş ve yürekten destek olmuşsam şimdi çoğunluğun azınlığı şekillendirme, onlara ahlakı-iyiyi öğretme ve dayatma teşebbüsüne de en sert tavrımla hayır diyorum. 

Başbakanın rahatsızlık duyduğu hadise kızlı-erkekli ev paylaşımı. Bu durumun ailelerce şikayet konusu olduğunu söylüyor. Şikayeti dikkate almalarının gereğini de muhafazakar-demokrat bir parti olmalarına bağlıyor. Bu durumda şikayetçi olanların muhafazakar aileler olduğunu söyleyebiliriz. Şimdi esas soru şu; muhafazakar aileler çocuklarını "iyi" yetiştirememişler mi ki üniversiteye gittiklerinde içinde oldukları hallerden şikayetçiler? Eğer onların "iyi"si kendi evlatları tarafından uygulanmıyorsa burada sorumlu devlet mi oluyor? Bahsettiğimiz konuya muhatap öğrencilerin en küçüğü 18 yaşında ve sanıyorum aileleri onlara güvenmiyor veya meşhur deyişle onlara güvense de çevreye güvenmiyor dolayısıyla da devletten veya Başbakandan güvenmedikleri çevreyi hizaya sokmasını istiyor. Peki bunun tam tersini hiç düşünüyorlar mı? Aslında bizzat yaşadıkları tarihi gerçeği ne çabuk unuttular demek gerekiyor. Uzun uzadıya anlatmamıza gerek yok sanırım, çok uzak olmayan bir zaman diliminde "muhafazakar-dindar" kişiler çevre tarafından güvenilmez, değersiz addedilmiyor muydu? Alkol kullanmamanın, sarmaş-dolaş gezmemenin, başörtülü olmanın vs. hakir görüldüğü, tehlikeli algılandığı günler unutuldu mu?

Kısacası herkesin yaşam tarzı, doğrusu, iyisi, yanlışı farklılaşabiliyor. Ülkenin kahır ekseriyeti müslüman ve dolayısıyla İslami değerler bu toplum için en doğru olanıdır diye düşünebilirsiniz ancak size katılmayanlara da karışma hakkınız yoktur. Eğer ülkenin kahır ekseriyeti müslüman ve İslami değerlere sahipse bugün tehlike olarak gördüğünüz konu nasıl gündeme geldi? Sanıyorum hepimizin takkemizi önümüze koymamız gerekiyor. Alkolle mücadeleyi cehennem korkusu üzerinden yaparsak, namusu iki bacak arasına sıkıştırıp sadece zina haramdır argümanı üzerinden açıklarsak ve bu gibi konuların aile meclislerinde konuşulmasına dahi müsaade etmezsek karşılaştığımız tablo şaşırtıcı olmamalı. 

Türkiye yenileniyor, hiç tartışmadığı konuları toplumun tüm kesimleriyle bağıra-çağıra tartışıyor ve elbette bu süreçte siyasi partilerimiz sınav vermeye devam ediyor. Bugün halen daha AK Parti'nin sınavda ipi göğüsleme potansiyeli varken niçin "Eski Türkiye" zihniyetiyle hareket edip, demokrasinin içinde muhafazakarlığı özgürce yaşamak yerine otokrat bir kimliğe bürünüp muhafazakarlığını dayatmanın peşine gidiyor? Eğer oyların konsolidasyonu falan diyecek olursanız, parti içerisinde bile bu tutumu eleştirenleri görmüyorsunuz herhalde, yok alternatifsizliğin dayanılmaz hafifliğiyle hareket ediyoruz diyorsanız, kimler geldi kimler geçti hayatımdan şarkısını bilmiyorsunuz demektir. 

Twitter'dan taciz edebilirsiniz: @burakyalim