3 Aralık 2014 Çarşamba

Siyaset yapın "Ali Cengiz Oyunu" değil.

Türkiye seçim sathı mahalline girdi. 2015 Haziran'da gerçekleşecek genel seçimlerin önemi büyük ancak maalesef yine iktidar partisi ve ondan beklentiler bu önemi oluşturuyor. Muhalefete baktığımızda ise uzun zamandır olduğu gibi ne bir umut ne de bir siyaset yapma çabası var.

Normal bir ülkede yapılacak seçimleri önemli kılanın muhalefet olması beklenir zira iktidarın hele ki 12 yıldır görevde olan bir iktidarın yaşadığı yıpranma ve iktidarda olmanın oluşturacağı rehavet ile yaptığı ve yapacağı yanlışlar muhalefete bir alan açar. Fakat bizim ülkemizde neredeyse bunun tam tersi oluyor ki buradan halen daha normal bir ülke olmadığımızı anlamamız icap ediyor. Nedir normal olmayan ülke? İnsan hakları ve demokrasinin asgari standartlarını içselleştirememiş, en azından kurumsal manada bu zemini oluşturamamış her ülke günümüz dünya siyasetinde normali yakalayamamış demektir. Esasen "Yeni Türkiye" söylemi üzerinden oluşturulan havanın da gerçekçiliği bu bağlamda sorgulanmaya açık hale gelmektedir.

Türkiye'nin insan hakları ve demokrasi karnesi 90'lı yıllara görece çok daha iyi olmakla birlikte halen daha 1982 model ve asker yapımı bir anayasa kullanıyor olması, Kürt sorununda çözümü henüz sağlayamaması, Alevi meselesinin gün gibi ortada durması ve benzer meseleler üzerinden rahatlıkla eleştirilebilir. Ekonomik kalkınmanın plansız ve programsızlığı ile oluşturulan rantsal alan ve ondan daha büyük çevresel, kentsel gerilim ile birlikte eğitim politikalarındaki devletçi, tek tipçi anlayışın farklı bir şekilde sürdürülüyor oluşu Türkiye'de güncel siyasetin ve iktidarın eleştirileceği kalemler arasında başı çekmektedir.

Tüm bu eleştiri kalemleri yokmuş ve iktidar partisi her şeyi mükemmel yapıyormuş gibi davranmak ne kadar yanlış olacaksa, muhalefetin bu eleştiri konularına dönük proje yoksunluğu ve vizyonsuzluğunu dile getirmemek de o kadar abes olur. Maalesef son 3-4 yılın en büyük sorunu olan muhalefetsizlik ve iktidarın kendi kendine muhalefet olma durumu istikrarlı bir şekilde devam ediyor. Çünkü seçim sathına girdiğimiz şu günlerde siyaset yapmak yerine siyaseti devre dışı bırakmak üzere kurgular yapılmaya devam ediliyor.

367 garabeti, 7 Şubat MİT olayı, Gezi Parkı hadiseleri ve 17-25 Aralık soruşturmaları gibi bugün ortaya atılan konu seçim barajı üzerinden siyaseti kilitlemek. Saadet Partisi ve Büyük Birlik Partisi %10 seçim barajı ile ilgili anayasa mahkemesine başvuru yapıyor. Sanırsınız ki bu baraj uygulaması yeni olan bir şey ve bu iki siyasi partimiz de bu durumdan ilk kez mağdur olacaklar. Konunun teknik detayına girmemize gerek bile yok, çünkü bayram değil seyran değil ise SP ve BBP neden Anayasa Mahkemesine başvurdular? Kısaca beklentinin şu olduğunu söyleyebiliriz; anayasa mahkemesinin siyasete girmesine, Türkiye'nin seçim sistemi nasıl olmalıdır gibi bir soruya cevap vererek doğrudan siyaset yapmasına hazırlanıyorlar. Belki bir içtihat oluşur da oradan da başka şeyler devşiririz derdindeler.

Konuyu seçim barajı adil değil olarak gündeme getirmek yerine mahkemeye gittiler çünkü onu henüz 2013 yılında Başbakan makamında oturan Erdoğan yapmıştı. Aslında iktidarın kendine muhalefet olması meselesini de bu örnek gayet açıklıyor. Erdoğan o zaman 3 seçenek öne sürmüştü: %10 barajının aynen devam etmesi, barajı %5'e çekip daraltılmış bölge uygulaması ve barajı tümden kaldırıp dar bölge seçim sistemine gidilmesi. Bu önerileri derli toplu tartışmayanlar, yerine şöyle olsa daha iyi olmaz mı demeyenler bugün işi başka yerinden tutuyorlar. Kısacası SP ile BBP'nin ve onlara akıl verenlerin meselesi seçim barajı uygulamasının adil olup olmayışı değil, yapamadığımız siyaseti anayasa mahkemesine nasıl yaptırırız telaşıdır.

Seçim sathı mahalline girdiğimizi ayak oyunlarının başlaması ile değil, biz şu ve bu eksikleri şu ve bu şekilde tamamlamak için siyaset yapacağız söylemi ve vizyonu ile görmek isterdik ancak alışmış kudurmuştan beterdir derler. Türkiye'de son yıllarda en çok alıştığımız şey iktidarın eksiklerini kendi kendine öğrenmesi ve muhalefetin de her seçim sürecinde bir Ali Cengiz oyunu gerçekleştirme telaşıdır. Anlamadığım şey ise muhalefetin bu yola tevessül etmesinin iktidarı güçlendirdiğini halen daha görememiş olması ve toplumu da salak zannetmesi. Oysa toplumsal hafıza çok diri ve kazanımlarını Ali Cengiz oyunlarına gelerek kaptırmaya hiç niyeti yok.

25 Eylül 2014 Perşembe

Küresel Liderlik Mümkün mü? Muhtar Bile Olamaz mıyız?

Henüz Davutoğlu'nun Başbakan, Erdoğan'ın ise Cumhurbaşkanı olmasının bana anlattıklarını paylaşma imkanı bulamamışken iki yazı ileri gidip Erdoğan'ın BM Genel Kurulu konuşmasına dair iki kelam etmek mecburiyeti duydum. 

Türkiye'de bu anlamda bir vasat yaşadığımız "salon boş muydu dolu muydu" soruları ile görüldü. Doğuştan Erdoğan'a karşı olmak gibi bir misyon üstlenmiş gibi görünen kitlenin ABD Başkanı Obama'nın konuşması esnasındaki BM Genel Kurulu salonu fotoğrafı ile Erdoğan'ın konuştuğu andaki fotoğrafı karşılaştırmak suretiyle "işte dünya lideri" ironisini yapması ve AK Parti'nin ateşli savunucularının bir kısmının farklı fotoğraflar ile "bakın burada salon nasıl da doluydu" refleksi benim nazarımda farklı şeyler değil. İki tutumda nitelikten çok niceliğe odaklanmış durumda ve aslında biraz da acınacak halimize işaret. 

Acınacak halimiz diyorum zira nicelik kadar niteliğe önem vermemizin zamanı geldi de geçiyor. Burada niceliği tamamen dışlamıyorum; elbette bir konuşmayı dinleyenlerin sayısı, ona ilgi gösterenlerin kalabalığı önem arz ediyor ancak en az onun kadar konuşmanın içeriği de değerlendirilmeyi hak ediyor. Gerçi bunu daha Erdoğan'ın yüzünü gördüğünde, sesini duyduğunda ortamı terk eden, televizyonu kapatan insanlara anlatmak çok kolay değil ama diğer tarafta Erdoğan'a adeta taparcasına sevgi besleyenler de işin slogan boyutundan çıkabilmiş değil. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın BM Genel Kurulu'na hitabı 25 dakikadan uzun değil fakat içeriği yeterince dolu. Erdoğan BM'ye one minute çekti ve Erdoğan boş salona konuştu gibi slogan boyutlarını kenara koyarsak konuşma çok şey anlatıyor. BM'nin başarısızlıklarına, Türkiye'nin de içinde bulunduğu coğrafyanın sorunlarının neden ve sonuçlarına, dünyanın kayıtsızlığına, Türkiye'nin nasıl bir pozisyonda durduğuna değindiği konuşmasında Erdoğan'ın verdiği en önemli mesaj ise "dünyanın 5'ten büyük olduğunu" işaret etmesi. 

Birleşmiş Milletler'in 5 daimi üyesini ve veto hakkını işaret eden Erdoğan dünyanın sorunlarının bu yapı ile çözülemeyeceğini samimi bir üslupla beyan ediyor. Irak'tan Suriye'ye, Filistin-İsrail sorunundan Mısır'da yaşanan askeri darbeye, İslamafobia'dan Anti-Semitizme kadar geniş bir perspektifle içinde yaşadığımız kürenin can alıcı sorunlarına değinen Erdoğan, bu sorunlara karşı 5 daimi üyenin, dünyanın büyük gücü olarak adlandırılan ülkelerin, demokrasi-insan hakları savunucusu konumunda olduğunu düşünenlerin yaklaşımlarını samimi ve ağır bir üslupla eleştiriyor. Fakat bu eleştirileri yaparken çözüm önerileri, yeni bir bakış açısı önermekten de geri durmuyor ki meselenin en önemli kısmının da bu olduğunu düşünüyorum. 

BM Genel Kurulu kürsüsünden Filistin-İsrail sorununa iki devletli çözüm gerektiğini söylerken diplomasinin tarafsızlığı klişesine sığınmadan, açık yüreklilikle Gazze'de yaşanan insanlık dramını işaret ediyor. Türkiye'nin 500 yıl önce Avrupa'dan kovulan Yahudilere kucak açtığının altını çizerek ve Anti-Semitizmi İnsanlık Suçu olarak ilan ettiğini bir kez daha söyleyerek benzer bir yaklaşımı İslam dünyası ve Filistinlilerin de hakettiğini vurguluyor. Kimliğine bakmaksızın mazlumların yanında olunması gerektiğini dile getirirken bunun dillere pelesenk olmaktan öteye geçmesi gerektiğini Türkiye'nin Suriye ve Irak'tan kaçan Ezidi, Kürt, Türkmen, Arap, Sunni, Alevi kitlelere kucak açması örneğiyle ifade ediyor. Dolayısıyla Erdoğan sadece konuşmuyor, Türkiye'nin Cumhurbaşkanı olarak ülkesinin izlediği politikaları, yaptığı somut yardımları örnekleyerek bu zulümlere ve dramlara sessiz ve seyirci kalanlara bir model, bir örnek sunuyor.

Peki Erdoğan bunu yaparken boş salona konuşuyor olduğunu iddia edenler bana neyi hatırlatıyor? 15 sene önce "muhtar bile olamaz" ifadelerini dillendirenleri ve bu 15 yıl içinde muhtar olamaz dedikleri Erdoğan'ın liderliğinde Türkiye'nin yaşadığı ekonomik kalkınma ve demokratikleşmeyi. Erdoğan'ın Türkiye siyasetindeki başarısı bana hep sabrın, çalışkanlığın ve elbette bunun karşısında kokuşmuş, çürümüş, zeminini taşıyamayan bir sistemin varlığını anlatmıştır. Erdoğan ve kadrosu başarılı olmuştur çünkü karşılarındaki sistemi devirmek yerine, reforme etmeyi tercih etmiştir. Zaten rahmetli Erbakan ile yolların ayrılması ve yenilikçi hareketin çıkması da bununla ilgilidir. Şimdi ise Erdoğan liderliğindeki kadro bölgesel ve küresel sorunlara ilişkin yeni bir perspektif sunuyor, var olan çürümüş küresel sistemin, fonksiyonunu yitirmiş Birleşmiş Milletler'in eleştirisini D8 gibi alternatif bir örgüt kurmakla değil, bizatihi kendi kürsüsünden gerçekleştiriyor. Başka bir ifadeyle Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşmiş Milletler kürsüsünden reform çağrısı yapıyor; tıpkı Türkiye'nin kendi ağırlığını taşımayan sistemi için yaptığı gibi. Erdoğan'ın bu çağrısı tıpkı 15 sene önce Türkiye'de yaptığı çağrı gibi yadsınıyor, diplomatik olmamakla, hayalperestlikle eleştiriliyor. İşte tam da bu noktada değer kazanıyor, umut veriyor. Dünyanın yeni bir liderliğe, kollektif bir liderliğe ihtiyaç duyduğu ve eski sistemlerin yeni dünyanın sorunları ile baş edemediği şu zaman diliminde Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın BM kürsüsünden yaptığı bu konuşma belki büyük bir kalabalığa değildi ama BM salonu kapasitesinden çok daha büyük bir kitlenin yüreklerine idi. Türkiye'nin hukümetleri, devlet başkanlarını değil halkları, insanların vicdanlarını hedefleyen bu yaklaşımının yeni dünyanın krizlerine de çözüm olabilmesi kuvvetle muhtemel görünüyor. Hali hazırda ABD ve AB içerisindeki büyük ülkelerle, diğer tarafta Rusya ve Çin'in küresel sorunlara çözüm üretememesi ve BM sisteminin başarısız girişimleri Türkiye'nin alternatif önerilerini güçlendiriyor, yolun başında olan fakat gideceği noktayı görebilen yeni bir bölgesel-küresel aktör potansiyeline işaret ediyor. 

2002 yılında AK Parti kurulduğunda; kendi kadroları dışında kimse bu kadar süre iktidarda kalacağını, Türkiye'nin bu çapta bir dönüşüm geçireceğini hayal bile etmiyordu. Bugün bölgemizin ve küremizin yaşayabileceği değişimde merkez bir ülke olarak aktör haline gelmemiz de imkansız değil. İşte bu yüzden AK Parti'nin ve tüm Türkiye'nin gençleri en az nicelik kadar niteliği önemsemeli; mobilize olmalı, var olan dertlerini açık yüreklilikle anlatmalı. Sabırla, dirayetle çalışmalı. "Dünya 5'ten Büyüktür" gibi başarılı, manası derin çalışma ve kampanyalar artmalı. Çünkü bizim bir hikayemiz var ve bu hikayenin derinliği 1000 yıllık rafine olmuş barış kültüründen geliyor. Elbette tarihi sapmalar oldu, mutlaka hatalar yapıldı lakin bunlar hikayenin öz'ünü, temsil ettiği medeniyeti işlevsiz ve zamansız değil bizatihi değerli ve uygulanabilir kılıyor.         

HAMIŞ: Neşet Ertaş üstadın vefatının ikinci yıl dönümü. Bozkırın Tezenesi özleniyor... Bu vesileyle hepimizin "Yolcu"luğuna selam olsun... "İnsan ölür ama uruhu ölmez"


        

1 Eylül 2014 Pazartesi

Bir nehir ki ömrüm

Son günlerin modası Türkiye'nin tarafsızlığını yitirdiği, itibarını kaybettiği ve bunda tüm sorumluluğun Erdoğan'a ait olduğu tezi. Bakın AK Parti değil bütün sorumluluk Erdoğan'a ithaf ediliyor. Bununla birlikte bazı dostlarım ve arkadaşlarım da bana benzer bir şeyi söylüyor; "non-partisan değilmişsin!"

Türkiye'nin AK Partili yılları diğer partilerimizle kıyasladığımızda çok uzun olmamakla birlikte yaşattığı dönüşüm var olduğu yıllardan çok daha büyük ve uzun bir döneme tekabül ediyor. Zaten esas mesele de burada başlıyor. AK Partiyi ilk başta takiyecilik ile suçlayıp, sonra onu da kontrol altına alabilmek hesapları yapanlar kontrolü kaybettikleri için bugün tümden reddediyor ve her türlü ayak oyunu ile işleri yolundan çıkarmaya çabalıyorlar. 2010 yılında "Yetmez ama Evet" cephesinde birlikte hareket edenlerin bugün müthiş bir çarpışma yaşadığı hepimizin malumu mesela...

AK Partiyi ilk göreve geldiği yıldan 2007-2008 dönemine kadar çok eleştirdim; ABD uşağı olmakla, AB yalakalığı ile vesaire... Çünkü inandığım şeylerle ters düştüğünü düşünüyordum; örneğin bana göre Türkiye tüm AB reformlarını yerine getirsede AB'ye giremeyecekti veya bir sihirli değnek olsa tüm AB reformlarını bir anda yapsanız da Türkiye çok fazla değişmeyecekti. Türkiye'nin AB modelini örnek alarak kendi iç dinamikleri, yerel-kültürel değerleri ve tarihsel arka planına bakarak bir sistem geliştirmesini benimsiyordum. Diğer yandan Başbakan Erdoğan'ın aldığı Yahudi Cesaret Ödülü, ABD ile kurduğu yakın ilişkiler midemi bulandırıyordu. O zamanlar henüz 15-20 yaşları arasındaydım ve dünyanın ne kadar büyük bir satranç tahtası olduğunu ve bizim de o tahta üzerinde bir vezir veya fil olmadığımızı, olsa olsa belki at, kale ve hatta piyon konumunda durduğumuzu göremiyordum. Bana kalırsa anlı-şanlı tarihimizin bıraktığı miras ile dünyaya nizam verecek kudretimiz vardı ve buna rağmen Erdoğan ve AK Parti'nin el ile iş tutması anlaşılmazdı.

Elbette insan büyüdükçe olgunlaşıyor, dünyanın resmini de daha büyük görmeye başlıyor. Anladım ki beklentilerim, ideallerim yerinde ama bunu yerine getirecek güç unsurları ortada yok. Bir yandan kendimi demokratikleştiren adımları atarken diğer yandan ülkenin aslında ne kadar büyük bir cadı kazanı olduğunu görmeye başladım. Mesela başörtüsü ile üniversiteye girilemediğini, Kürtlerin dilini konuşamayıp kültürünü yaşatmasının engellendiğini, ülkede "azınlık" adı altında Ermeni-Musevi-Rum cemaatlerinin gördükleri tüm zulümlere rağmen yaşadığını ve aslında zaten ülkenin büyük çoğunluğunun ve azınlıklarının diğer ayrıcalıklı azınlığın tahakkümü altında olduğunu idrak ettim. Tüm bu durumun da sadece içeriden değil, dışarıdan da destekle sürdürüldüğünü anladım, çünkü aksi mümkün olamazdı, ne zaman milletin adamları iş başına gelse devletin azınlığı desteksiz darbe falan yapamazdı.

Sonra o hengame içinde serpildik büyüdük falan... Tabi yıllar çabuk geçiyordu ama ülkenin serencamı çok daha çabuk değişiyordu. Milletin adamlarını ve haliyle milletin iradesini kafası bozulunca askıya alan, milleti en çok ilgilendiren konuları da kendilerinden başkasına konuşturmayan paşaların mahpusa girdiği, dalga dalga operasyonların yapıldığı ve çok saygın, pek kıymetli insanların "darbe teşebbüsü" suçlamaları ile kodese girdiği günleri gördük, onlar bitti derken parti kapatma davaları, cumhurbaşkanı seçtirmeme tripleri falan peşi sıra geldi.  İşte tam bu hengame arasında benim de elim kalem tutmaya, bu yazıyı okuduğunuz blogdaki yazılar oluşmaya başladı ve o gün bugün dilim döndüğünce, zihnimdekileri paylaşmaya çabaladım. İlk yazımın "Kürt Açılımı" başlığını taşıması ve o gün açılım dediğimiz şeyin bugün "çözüm süreci" haline gelmesi için sadece 5 yılın yeterli olması bile Türkiye'nin ne kadar hızlı dönüştüğünü bizlere anlatmıyor mu?

Türkiye'nin bu hızlı dönüşümü ben de dahil hepimiz hallaç pamuğu gibi söküp attı. Mesela ben lise yıllarımda "cemaat" diye adlandırılan ve bugün nam-ı değer "paralel yapı" olan Fethullah Gülen hareketini hiç sevmezdim. Hiç "sevmezdim" diyorum çünkü o zaman "tasvip etmek - doğru bulmak - eleştirel bakmak" gibi kelimeler zihin dağarcığımda pek yoktu. Aklımda hep bir komplo teorisi sağda solda anlatırdım; efendim bu adam çok iyiyse neden ABD'de, açtığı okullar çok makbul ise neden hep ABD'nin okulu olmayan yerlerde gibi komplo teorileri ile Gülen Hareketini ABD ile bağdaştırır ve "Truva Atı" olduğunu söylerdim. Dönüşüm bizi de hallaç pamuğu gibi söküp attı dedim ya; işte süreç içerisinde ben de "Türkçe Olimpiyatları" olsun, "Eğitim Önceliği" olsun farklı konularda Gülen Hareketine sempati duymaya başladım. İnanır mısınız olimpiyatları gözleri dolarak izler oldum ama yine "öz" belliydi, Türkiye ve onun dili, onun tanıtımı... Aslında bu büyük dönüşümde de bir uzun adam sorumluydu, ve onun yol arkadaşları, çünkü onlar bozuk paralara "Türkçe Olimpiyatları" yazılmasına imkan verecek kadar destek olmuştu "paralel yapıya". Yapı paraleldi zira 2010'da bizim de verdiğimiz "Yetmez Ama Evet" desteği ile yargıda semirmiş, hali hazırda poliste var olan gücünü de hesaba katarak artık yeri ve zamanı geldiğinde hükümete de dur diyebileceğine inanmıştı. Biz Kürt Açılımı derken onlar KCK ile baltalamaya, MİT dönüşüyor, düzeliyor derken müsteşarı içeriye almaya ki onu da yine "çözüm süreci" üzerinden Oslo Görüşmeleri ile yapmaya çabalıyorlardı. Aslında bu da anormal değildi, ben de bazı arkadaşların güç kazanmak için bizimle yürüdüğünü sonradan idrak etmiştim. İnsanın herkesi kendisi gibi bilmesi gibi bir doğal hali vardır, biz de halis niyetle yola çıkınca yanımızda yürüyenleri de halis niyetli sanmıştık.

Bunlar içeride yaşanan girdaplardı ve yaşanmaya devam ediyorlar. Bir de dışarısı vardı, bizim eğitim önceliğimizin de mecbur kıldığı uluslararası ilişkiler veya uluslararası çelişkiler... Türkiye'nin model ülke olmasından ekseninin kaymasına ve Arap Baharı üzerinden liderliğe oynarken bugün yapayalnız bırakılmasına kadar o cenahta da yıllara oranla zaman çok daha hızlı geçiyordu. Türkiye'nin yarım asrı deviren Avrupa Birliği ilişkileri bir yanda, küresel güç ABD ile stratejik ortaklığı diğer yanda ve sonra Şangay İşbirliği Örgütü'ne göz kırpmaları bir başka taraftaydı. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra BMGK geçici üyeliği alınıyor, 2005 yılı biz anlamadan bu hedefe dönük Afrika Yılı ilan ediliyor, Japonya'dan Komor Adalarına kadar çok taraflı çok boyutlu ilişkiler geliştiriliyordu. Kim bilebilirdi ki 1911 yılında Uşi anlaşması ile çıktığımız Libya'da 2011 yılında dünya standartlarında bir tahliye operasyonu gerçekleştireceğimizi ve yine kim bilebilirdi ki sarmaş-dolaş görünen Esad ile kanlı-bıçaklı hale geleceğimizi? Biz de bu dışarıdaki dinamizme kendimizce el attık, dernek kurduk, uzmanlar yetişsin, hedeflere erişilmesi için batılı gözlükler çıkarılsın diye kendimizce debelendik ve debelenmeye devam ediyoruz.

Hadi Burak sadete gel diyorsunuz biliyorum ama siz de görüyorsunuz hem içeride hem de dışarıda bir türlü sadete gelemedik çünkü alacağımız yol uzun, yapacağımız iş çoktu. Tüm dünyayı durdurup sadece Türkiye'nin arzuları ve politikaları doğrultusunda çalıştırsak neredeyse yarım asır alacak işi 12-15 yıl gibi bir zaman dilimine sığdırmanın verdiği bu kafa karıştırıcı ve bir o kadar da zihin yorucu hal ister istemez hepimize farklı şekillerde sirayet etti. İlkesel bir zeminde analiz edildiğinde her şeyin açığa kavuşacağı tezinin hangi ilkelere göre sorusunu doğurduğu küresel yönetişimsizlik geldi çattı bizim içinde yaşadığımız ve hem de genç olarak yaşadığımız evreyi buldu. Bizlere ilkelerden bahsedenlerin tüm ilkeleri kendi "çıkar" ve "amaçları" için kullandığı şu beş para etmez dünyada yaşamak ağrısı asılmıştı boynumuza. (Ahmet Kaya) Henüz bir asır önce Çanakkale'de gömdüğümüz insanların torunlarına verilecek bir hesabımız olduğunu düşünenler ile bize ne onlardan diyenler ve bu ikisinin arasında ne olduğunu anlamaya çalışanlar... Bazen şu kısacık tarihsel dilimden kaç tane film ve roman çıkar diye düşünmüyor değilim.

Yer küre ile gök kubbe arasındaki titreşimlerin rezonans adını aldığını ve bu rezonansın 1980'li yıllardan beri giderek şiddetlendiğini öğrendiğim günden itibaren uyku saatlerimi azaltma gibi bir eğilimim vardı çünkü biz büyüyorduk Türkiye değişiyordu ama değişimin hızı her geçen gün çok daha artıyordu. Sokaklarda "Hrant için Adalet için" diyerek kol kola yürüdüğümüzde MHP'lilerin tepkisini üzerimizde hissettiğimiz solcu dostların, sosyal demokratların üzerlerinden atamadığı cüppe-sarık korkusunu başörtüsüne gölge ettikleri günlerde de MHP'li dostlarla kol kola giriyorduk. 2010 yılında "Yetmez ama Evet" deyip vesayeti birlikte gerilettik diye sevindiğimiz dostların "Gezi" ve "17-25 Aralık" ile darbe devşirmeye çalışılan günlerde bırakın sessizliği, adeta karşı cephe aldıkları günleri idrak edeceğimizi hiç düşünmemiştik. "Unutursak Kalbimiz Kurusun" deyişiyle Roboski olduğumuz günlerde MHP'liler "terörist" dedi, "başörtüsü için özgürlük" isteyip, "Filistin-Gazze-Suriye" dediğimiz zaman ise sosyal demokratlar ve sözüm ona CHP'liler İslamafobik davrandı. Şimdi siz istiyorsunuz ki hemen sadete gelelim.

İleri demokrasi sözünü kalkan edinip hükümete  duble yollar ile kılıç sallayanların anayasa uzlaşma komisyonunda "Atatürk İlkesi" ve "Türklük Tanımı" üzerinden nasıl bir sınav verdikleri yahut verme ihtimalleri de hepimizin malumu iken biz 1982 model Murat 124 ile 220 km hız yaptık ve bir de üzerine deniz altından giden raylı sistemle 300 km ile giden hızlı trenleri beğendiremedik. Kolay mı sadete gelmek?! Duble yolların ve yeni havalimanlarının hiç önemi yoktu, varsa yoksa ileri demokrasiydi çünkü memleket çok partili hayata geçeli çok olmuştu ve netekim demokrasi bir türlü oturmamıştı. Zaten demokrasi de ne Kürt Açılımı, ne Çözüm Süreci, ne de 100 yıl sonra Ermeni torunlara iletilen taziye mesajında gizliydi, hatta demokrasi askeri vesayetin gerilemesi, Kürtçe kanal kurulması, azınlık mallarının iadesi, Kenan Evren'in yargılanması, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı bile değildi. Demokrasi olsa olsa hükümetin ve hatta belki de sadece Erdoğan'ın irtifa kaybetmesi, düşmesi, yok olması, daha da ileri giderek asılması, derdest edilmesiydi.

Biz büyümeye devam ediyorduk ve hatalarımızla günahlarımızla oluyordu bu, tıpkı çalışan, yürüyen, koşan herkesin başına gelebilecek her türlü aksilik gibi... Büyüyorduk biz ve eğitim seviyemiz artıyor, hastahanelerimiz çoğalıyor, standartlarımız yükseliyor ama diğer yandan da eksiklerimiz Soma'da açığa çıkıyor ve yüreklerimiz dağlanıyordu. Kömür karası olan yüreklerimize bir de tekme atılmasını elbette kabul edemedik, özüne vuran özünü yitirmiştir diye oldu isyanımız ama gel gör ki bir tekme atanın yerine bin tekme yedirmeye çalıştılar. Oysa bilmiyorlardı ki epey tekme de yemiştik.

İşin enteresan tarafı tekmeyi bir kişiden değil birçok kişiden yememizdi. Halen söylerim içinde yer aldığım ilk üç günü ile gurur duyduğum Gezi Olayları bize de "vatan hainliği" damgası yedirmişti. Sonrasında işin boyut değiştirdiğini görüp kenara çekilip ve hatta bu "Gezi artık Gezi değil" dediğimizde ise bizatihi Geziciler tarafından damgalandığımız günler çift taraflı tekme değilde neydi? Hrant için yürürken MHP'li dostlardan yediğimiz tonla küfrün Hocalı Soykırımı dediğimiz zaman başkalarından gelmesine ne demeli? Ergenekon-Balyoz davalarında "darbecilerle hesaplaşma" talep edip davalara arka çıkarken bizleri vatan haini ilan edenler ile bugün "paralel yapı ile mücadele" dediğimiz zaman döneklikle itham edenler arasında ne fark var?

Evet sadete geldim, dönüşüm diyoruz, demokratikleşme diyoruz ve bunları çok kısa bir zaman diliminde yığınla filme konu olacak olaylar silsilesinden çıkarmaya çalışıyoruz. Elbette hiç kolay değil ve can yakıyor ama en azından bir nehrin içerisinde seyir eden ve her türlü dalgada, eğimde ve kayalara çarpmasına rağmen ayakta kalmaya çalışan bir hikaye bu, aslında hepimizin hikayesi. Bizim içinde büyüdüğümüz, bir kısmımızın içine doğduğu veya içinde fizyolojik olarak da en büyük sıkıntıları yaşadığı ergenlik dönemine gelen bir hikaye. Tartıştıran, kavga ettiren ama dönüştüren, büyüten ve olgunlaştıran bir olaylar manzumesinin içerisindeyiz. Tabuları yıkan ve yeni tabular yapıp bir daha yıkan bir süreç bu.

Şimdi diyorlar ki oyunu neden Erdoğan'a verdin, bunca yanlışını görmüyor musun? Hatta geçende sözüm ona ünlü bir gazeteci Erdoğan'ın rakiplerinden biri olan Ekmel Bey için "neden Besmele çekerek konuşmaya başladı" sorusunu yöneltti ya işte tam oradan vereyim cevabımı. Gazeteciye göre "Besmele" taraf olmakmış ve laik devlette bu olmazmış. Peki ya besmele çekmemek taraf olmak değil mi? Erdoğan'a oyumu verdim çünkü o taraf oluyor, çekinmiyor, dönüştürüyor, büyütüyor... Kürt Sorunu var dedi, çözüm sürecine sahip çıkacağım diyor. Paralel Yapı ile mücadeleyi sürdüreceğim diyor. Kalkınma adımları, projeler sürecek, takipçisi olacağım diyor. 2023, 2053, 2071 diyor, içinin doluluğu ve nasıl doldurulduğu konusunda şüpheler ve çekinceler olabilir ama bir hedef, vizyon ortaya koyuyor. Karşısında ise onun vizyonu, hedefleri, dönüştürücü kimliği, taraf olma cesareti, takipçiliği ile baş etmesi mümkün olmayan adaylar var. Şimdi siz bana Erdoğan'a şu yüzden oy vermeyeceğim demek dışında, şu adaya şu yüzden o vereceğim gibi cümleler kurar mısınız? Yoksa siz bile Erdoğan'a göre mi pozisyon belirliyorsunuz?!  

     

6 Ağustos 2014 Çarşamba

"Affedersiniz" Demeksizin Neler Dediler!

Başbakan Erdoğan NTV'ye konuk olduğu bir programda öyle bir laf etti ki sormayın. Memleketin tüm demokratları, özgürlükçüleri, eşitlikçileri, ayrımcılık yapmayanları, vatandaşlık hukukuna inananları, barışseverleri birleşti ve "affedersiniz" metaforu üzerinden Başbakana demediklerini bırakmadı. Hatta sözün bizatihi muhatabı olduğunu düşünen Ermeni aydınlar "Güzeliz be" başlığı altında "bizi oltaya takmayı bırak, dalgana bak..." diyerek Başbakana sitem ettiler.

Başbakanın ettiği laf aynen şuydu; "...ve benim için neler söylediler; çıktı bir tanesi Gürcü diyen oldu, çıktı bir tanesi affedersin çok daha çirkin şeylerle Ermeni diyen oldu..." Öncesinde ise Aleviyim diyebilmek, Kürdüm diyebilmek ile ilgili örnekler veriyor, bunun zenginlik olduğunu ifade ediyor ve herkes ne ise onu rahatça söyleyebilmeli diyor. Sonrasında ise babamdan da dedemden de öğrendiğim, hepsinden öğrendiğim ben Türk'üm diyor. Başbakan'ın ne kadar dobra olduğu, içinden geçeni nasıl rahatlıkla söylediği yılların tecrübesiyle sabit. Sırf bunun için çok kez eleştirdik kendisini, mesela "ananı da al git" demesiyle eleştiri aldığı gibi "one minute" diyerek gönülleri fethettiği sayısız içten konuşmanın sahibi aynı Erdoğan. Bu kez de gayet doğaçlama bir şekilde "affedersin çok çirkin şeylerle"- "Ermeni diyen oldu" ifadesini kullandı ve başlangıçta da söylediğim gibi bir anda sosyal medyada kıyamet koptu.

Birincisi Başbakan orada Ermeniler için "çok çirkin şeyler" demedi, bizim de azınlık hakları, vakıf mallarının iadesi, Hrant Dink'in katledilmesi hususlarında Ermeni cemaatine hak verdiğimiz, destek olduğumuzda yediğimiz küfürleri, maalesef hepimizin bildiği ve çoğumuzun zaman zaman maruz kaldığı "o çirkin sözleri" ifade etti. Ama her gün Recep Tayyip Erdoğan'ı pür dikkat dinleyip, bir hata yapsa da üzerine çullansak diye bekleyenler elbette bunu böyle yansıtmadı. Erdoğan'ın Ermenilere hakaret ettiği tezini hızlıca işlemeye başladılar ki bu tezi işleyenlerin "Türkiye Türklerindir" ifadesi ile her gün yayına çıkan gazeteye bir kere itiraz ettiklerine de şahit olmuş değiliz. Bana sorarsanız Erdoğan'ın Ermenilere hakaret etmediği aşikar ama yine de bu cümleleri kullanması da bir o kadar gereksiz. Çünkü öyle veya böyle maalesef yıllar içinde oluşmuş olan kötücül bilinçaltını tazeleyen sözler bunlar. Fakat meselesi üzüm yemek değil bağcı dövmek olanlar olayı harika bir şekilde çarpıttılar ve hatta az kaldı bazı AK Partililerin bile Erdoğan'ın Ermenilere hakaret ettiğine inanmasına ramak kalmıştı. "Ne dediğine değil icraatına bakarım" diyerek Erdoğan'ı savunma tweetleri atanlar sanıyorum bu karalama kampanyasına kapılmış olanlardı.

Açıkçası Erdoğan'ın Ermenileri aşağıladığı tezine inanmak da kabul edilemeyecek bir durum değil zira Türkiye'de ortalama her bireyin zihin kodları biraz Kemalist. Yıllarca gayet yaygın bir biçimde kullanılan söylemlerin Başbakanın da ağzına dolanmış olması ihtimalini kimse yadırgamaz ancak adeta devrim niteliğinde olan 1915 taziyesini yayınlayan, azınlık vakıf mallarının iadesini mümkün kılan, Ermenistan ile normalleşme çabaları sarf eden ve sonra akim kalan protokollere imza atan bir hükumetin başbakanından bu sözlerin duyulması garip gelebilir. Nitekim benim de ilk bakışta "yok artık" dememin ve direk konuşmayı dinlemeye yönelmemin sebebi bu oldu. Konuşmayı dinleyince de nasıl bir çarpıtma ile karşı karşıya olduğumuzu açıkça gördüm.

Burada Erdoğan'ı sütten çıkmış ak kaşık ilan edecek değilim, Hrant Dink'in onun başbakanlığı döneminde katledildiği ve katillerinin halen ortaya çıkarılmadığı gerçeği önümüzde durduğu sürece Erdoğan'ın tüm beklentileri karşıladığını söylememiz mümkün değil. Ancak gözardı edilen bir durum var. Erdoğan'a Ermenileri aşağıladı diye saldıranların kahır ekseriyeti acaba Ermeniler, Museviler, Kürtler, Aleviler konularında nasıl bir karneye sahipler? Türkiye'de sanıyorum İttihat ve Terakki zihniyetini temsil ve takip eden İslamcılar ve AK parti değildir. Daha düne kadar "Kürt Açılımı" meselesine şiddetle karşı çıkanların bir anda Ermeni sever olması, demokrat kesilmesi, insan hak ve hukuku konuşması bana hiç normal gelmiyor. Hele hele "Hepimiz Hrant'ız, Hepimiz Ermeniyiz" sloganıyla sokağa dökülüp adalet talep edenlere karşı tamamen başka bir konu olan Hocalı Soykırımı konusu üzerinden kontra-atak yapanlara ve o kontra-atağa adeta liderlik eden İdris Naim Şahin akıllıların bugün Erdoğan'a "Ermeniler" üzerinden saldırmasına ise şapka çıkarmak gerekiyor.

Affedersiniz ama Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olan Hrant Dink katledildiğinde "Hepimiz Ermeniyiz" sloganı attık diye ne vatan hainliğimiz kaldı ne de şehitlere vefasızlığımız. Bazıları ise açıktan küfürler savurdular, tehditler yağdırdılar. "Türkiye Türklerindir" gazetesinde yazılar yazanlar, o yazıları şevkle ve zevkle paylaşanlar şimdi kalkmışlar Erdoğan ayrımcı, aşağılayıcı, ağzı bozuk falan diyorlar. NTV'deki programdan bir veya iki gün önce Kanal 24'teki programda aynı Erdoğan "Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı"ndan bahsediyordu ama ne hikmetse kimse duymadı?! Çünkü bugün Erdoğan'a ayrımcı diyenlerin yapılacak yeni anayasada; "Türklük" tanımı olsun mu olmasın mı, "Atatürkçülük" yer alsın mı almasın mı sorularına verecekleri cevaplar, sanıyorum kendilerinin demokratlık, insan hakları savunuculuğu, eşitlikçilik oldukları iddiaları için harika bir turnusol kağıdı işlevi görecektir.

Uzun lafın kısası; birilerini bir şeylerle itham ederken lütfen işaret parmağınız dışındaki 3 parmağınızın kendinize dönük olduğunu unutmayınız. Kendiniz için istediğiniz her şeyi diğerleri için isteyebiliyor ve sizin başınıza gelmesini istemediğiniz şeylerden diğerlerini de koruyabiliyorsanız ne mutlu. Bu arada "Ne Mutlu Türk'üm Diyene" sözünün ve "Varlığım Türk Varlığına Armağan Olsun" deyişinin içinde yer aldığı faşist andın da Erdoğan ve AK Parti döneminde kaldırıldığını unutmayın. Pardon siz onu hatırladıkça Erdoğan'dan daha çok nefret ediyordunuz değil mi?!                   

Tarafsızlık ve Non-Partisan Duruş Meselesi

Son günlerin modası Türkiye'nin tarafsızlığını yitirdiği, itibarını kaybettiği ve bunda tüm sorumluluğun Erdoğan'a ait olduğu tezi… Bakın AK Parti değil, bütün sorumluluk Erdoğan'a ithaf ediliyor. Bununla birlikte bazı dostlarım ve arkadaşlarım da bana benzer bir şeyi söylüyor; "non-partisan değilmişsin!"

İlk olarak tarafsızlıktan ne anladığımıza, non-partisan olmanın ne manaya geldiğine bakmamız gerekiyor çünkü en büyük sorunlarımızdan birisi kullandığımız terminoloji aynı olmakla birlikte farklı insanların zihinlerinde epey farklı izdüşümlere tekabül ediyor olmasıdır. Tarafsızlık en basit haliyle taraf tutmamak, belirli bir zaman ve mekanda oluşan tutum ve düşünceler arasında tercih yapmamaktır. Non-partisan olmak ise herhangi bir siyasi partiye ait olmamak,  siyasi particilik yapmamak,  taraftar olmamak anlamlarına gelir.

Türkiye’nin tarafsızlığını yitirdiğini iddia edenlerin en temel argümanları “Gazze-Suriye-Mısır” politikaları üzerinden oluşuyor. Bir faz ileri gidip “Ortadoğu Bataklığı” içine çekildiğimiz, hatta buna gönüllü olduğumuz ileri sürülüyor. Birinci argüman Netanyahu, Esad ve Sisi üçlüsünün iktidarlarıyla Türkiye’deki iktidarın kanlı-bıçaklı olmasından ileri geliyor. İkinci argümanın kökleri ise çok daha derin ve içinde Arap ve İslam fobisi barındırıyor. Tarafsızlık beklentisi içinde olanların arzu ettiği tablo İsrail ile Suriye, İsrail ile Lübnan ve hatta Filistin ile İsrail arasında arabuluculuk yapan Türkiye’yi yeniden görmek. Bu tabloyu görememelerinin temel sorumlusunu Erdoğan ve AK Parti iktidarı olarak işaret ediyorlar. Çok boyutlu dış politikayı anlamadıkları gibi ilişkilerinde birden fazla boyutu olduğunu kavrayamadıkları çok net çünkü sanıyorlar ki Erdoğan ve AK Parti değişti ama karşılarındaki muhataplar hep aynı ve barışa-çözüme-istikrara meyilli. Ben bir vatandaş olarak ülkemin Başbakanını Sisi, Esad ve Netanyahu ile iyi ilişkiler kurmadığı için takdir ediyorum. Mısır, Suriye ve İsrail ile ilişkilerde bahsi geçen rejimlerden çok bu ülkelerin insanlarını önceleyen, geniş kitleleri politik süreçlere dahil etmeye çabalayan yaklaşımları da doğru buluyor ve Türkiye’nin, halkına zulüm eden Esad, darbe ile iş başına gelen Sisi ve Gazze’ye bombalar yağdırıp sivilleri katleden Netanyahu’ya tarafsız kalma ihtimalini içime sindiremiyorum.

Tarafsızlık meselesini kült haline getirenlerin beklentisi herhalde Birleşmiş Milletler, AB ve ABD’nin Gazze meselesine, Suriye’de yaşanan iç savaşa, Mısır’da gerçekleşen askeri darbeye verdikleri tepki ile Türkiye’nin verdiği tepkinin çelişmemesi ve dolayısıyla Türkiye’nin de çok sevgili batılı dostları ile arasının bozulmaması. Fakat gözden kaçırılan şey “tarafsızlığın da bir taraf olduğu” gerçeği! Mısır’da darbe yapan askerlerin ABD’den her yıl 1,5 milyar dolar aldığı, İsrail ordusunun her yıl ABD’den 3 milyar dolar aldığı gerçeğini ıskaladığımız zaman modern dünyanın tarafsız olduğunu söylemek elbette mümkün!

Non-partisanlık ise çok daha kafa karıştırıcı bir kavram; yıllarca başımı en çok ağrıtan şeylerden birisi dahil olduğum kurumun non-partisan oluşu benim ise siyasi içerikli yorumlar yapmam yazılar yazmam oldu. Sanıyorum benden beklenen etliye-sütlüye bulaşmamam, klasik, duyulmak istenen şeyleri tekrar etmemdi ve bunu yapmadığım için de şahsım üzerinden kuruma uzanan “yandaşlık” suçlamaları ile karşılaştım. Evet ben “Yaşasın Cumhuriyet, En Büyük Atatürk, Üstün Millet Türk ve Dinimiz Amin” diyerek gönülleri okşayan değil, daha çok bu çerçevede eleştirilmesi gereken eksiklere, çarpıklıklara odaklanan yazılar yazıyordum ve haliyle zihinlerinde “tabular” olanlardan eleştiri almayı da göze alıyordum. Fakat işler benimle sınırlı kalmıyor, her renkten, siyasi arka plandan kişilerin dahil olduğu, bir masada 3 kişi oturduğunda 5 farklı siyasi partiye oy çıkma potansiyeli olan çeşitliliğe sahip kurumumuz da sırf ben taraf olduğum için taraf gösteriliyordu. İşin komik tarafı ise tüm bu non-partisan olmadığım iddiaları benim herhangi bir siyasi partiye üyeliğimin dahi olmamasına rağmen yaşanabiliyordu.


Sonuç olarak ben Türkiye’nin tarafsız olması gerektiğine ne inanıyorum ne de böyle bir acizlik içinde olmasını içime sindirebiliyorum. Türkiye Gazze’de taraftır, Somali’de taraftır, Karabağ’da taraftır, Bosna’da taraftır, Mısır’da taraftır ve Türkiye dünya üzerinde zalimin zulmüne karşı, mazlumun sesini duyan bir tarafta olmalıdır. Non-partisanlık ise eskiden liderliğini yürüttüğüm kurumun temel ilkesidir ve ben de kurumun rozetini taşıdığım, o vesileyle kürsüye çıktığım her zaman buna özen gösterdim ama birey olarak hiçbir zaman sorunların uzağında oturup konforlu bir şekilde “istemezük” diyenlerden olmamaya özen gösterdim. İlk kez 1999 yılında elimde siyasi parti afişleri vardı ve 18 yaşımı doldurduktan sonra ise kullanacağım 1 oy ile siyaset yapmaya devam ettim. Eğer insan politik bir havyansa, eve götürdüğümüz ekmeğin fiyatı üzerinde siyaset birincil etkiye sahipse ve en önemlisi o insan, içinde zerre olduğu dünyanın meselelerine tarafsa, taraf olmanın getirdiği sorumluluğu taşımak zorundadır ve bunlar beni siyasetle iç içe kılmaktadır.  

10 Temmuz 2014 Perşembe

Kıza Damat değil Memlekete Cumhurbaşkanı Seçiyoruz

"Ekmek için Ekmeleddin" sloganıyla vizyonunu ortaya koyan "ÇATI ADAY" için söylenecek söz çok ancak buna müsaade etmek istemeyen ve topu hep taca atma telaşında olan müzmin mutsuzlardan başlamak daha mantıklı olacak. Aslında adayları da "Ekmek için Ekmeleddin" diyerek topu taca atıyor ve hatta oyun sahasından o kadar uzaklaştırıyor ki top sahanın dışına değil stadyumun uzağına düşüyor.

Ekmeleddin İhsanoğlu'nun adaylığını ve vaat ettiklerini eleştiriyor olmamızı "iktidara ve Erdoğan'a ses çıkaramayanlar muhalefete yükleniyor", "bu nasıl iş iktidardan çok muhalefet eleştiriliyor" argümanları ile savuşturmaya çalışan dostların öncelikle bazı sorulara cevap vermesi gerekiyor. Mesela bu slogan onların içine sindi mi? İcracı cumhurbaşkanı istemiyoruz, parlamenter sistemin devamını savunuyoruz derken "Ekmek"ten bahseden bir adayı desteklemek zorunda kalmaları canlarını sıkmıyor mu? Cumhurbaşkanının işi yol değildir yol göstermektir diyordu Ekmeleddin bey ve bugün sanki 1960-70 Türkiye'sinde yaşıyormuşuz gibi bir "ekmek" sloganıyla karşımıza çıktı. 12 yıldır Erdoğan karşıtlığı üzerinden bir mesafe kat edemediklerini fark edemeyen muhalefetin bugün Ekmeleddin İhsanoğlu'nu aday olarak tercih etmesi "müzmin mutsuz" Erdoğan karşıtlarını sevindirdi mi yoksa ikiye mi böldü? Şundan eminiz; Erdoğan olmasında ne olursa olsun diyorsunuz ancak "neden Ekmeleddin olmalı?" sorusuna bir cevabınız var mı? Tarafsız olmalı, herkesi kucaklamalı gibi klişe söylemlerden ziyade Ekmeleddin İhsanoğlu'nda ne bulduğunuzu bize anlatabilir misiniz? Hepiniz ve hatta MHP tabanı daha da iyi biliyor ki bugüne kadar hiçbir cumhurbaşkanı tarafsız değildi ve bugün namzet olarak öne sürülen Ekmeleddin Bey de tarafsız değil, zira MHP ve CHP tarafından aday ilan edildi. Madem bu kadar tarafsız ve uzlaştırıcı bir kimlik arıyordunuz anket çalışması yapıp kendi kendinize bir namzet çıkarsaydınız ve siyasi partilerin milletvekillerine bir aday takdim etseydiniz. Hadi itiraf edin, ne MHP'den ne de CHP'den memnun değilsiniz ama başka seçeneğiniz yok, defalarca seçim kaybeden genel başkanların gösterdiği adaya sırf Erdoğan kaybetsin diye destek oluyorsunuz. Yoksa Ekmeleddin İhsanoğlu'nu tanımaz, bilmezdiniz ve hatta tanıdıkça da pek sevmediniz. Şimdi biz eleştiriyoruz diye ama sizin Erdoğan'a sesiniz çıkmıyor diyerek kendi adayınızdan duyduğunuz memnuniyetsizliği gizleme telaşını yaşıyorsunuz. Mutsuz halinizin faturasını başkalarına kesmek zorunda kalıyorsunuz. Kabul edin beceremediniz, olmadı, yine Erdoğan'ı devirecek bir aday ve strateji koyamadınız ortaya ve hep olduğu gibi daha yarışa girmeden başladınız mızmızlanmaya. İşte bu yüzden topu taca atıyorsunuz, Ekmeleddin'i sordukça Erdoğan ile cevap veriyorsunuz. Ya da Ekmeleddin'i hiç görmek istemiyor ve her gün Erdoğan bize nerede yanlış yapmıştı, bugün hangi eksiğini gündeme getirelim motivasyonuyla uyanıyorsunuz. 10 yıldan uzun bir süredir koşan-terleyen ve sahadaki bir siyasetçi olan Erdoğan'ı İhsanoğlu ile kıyaslamak bile mümkün değilken ve hatta bu kadar yıpranmış, yorulmuş bir Erdoğan'ı sıfır kilometre birisi ile kıyaslamak adaletsizlik olmasına rağmen bunu yapabiliyorsunuz. Çünkü bir devir kapanıyor ve siz o devri halen daha asr-ı saadet zannetmekle meşgulsünüz.

Gelelim "Ekmek için Ekmeleddin" sloganına ve bizzat İhsanoğlu'nun bu slogan ile topu taca atıyor olmasına. Bugün Ekmeleddin beyin Çırağan Sarayında gerçekleştirdiği basın toplantısını  televizyondan izlerken ne kadar basit ve amatör bir organizasyon olduğunu gördükçe üzüldüm. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı adayı için böyle ucuz kampanya kim tarafından yürütülüyor diye düşündüm. Konuşmadan tutun, salonun ışıklandırmasına ve Ekmeleddin beyin heyecansızlığına kadar her şey statikti ve doğrusu da buydu sanırım çünkü kendisi statükonun adayıydı. Ermeni meselesini, Kürt sorununu, Filistin-İsrail konusunu sorduklarında 70 yıllık ömründen kesitler sunmaya, anılarla kendini anlatmaya başlaması da sanırım bu yüzdendi. Ekmeleddin İhsanoğlu en kritik konularda önce top çevirdi ve kendince çaktırmadan topu taca atıverdi. Aday gösterenlerin de kendisinden beklediği bu olmalıydı çünkü Kürt-Ermeni meselesinde bir laf etse MHP ve CHP seçmenini rahatsız edebilirdi. Madem ki uzlaştırıcı olacaktı, o halde böyle kritik konularda laf etmesi doğru olmazdı. Mevcut sorunların donuk bir şekilde kalması, tıpkı eskiden olduğu gibi böyle hayati konuların cumhurbaşkanınca değil, belki de siyasetçe de değil, askerlerce ve bürokratlarca ele alınması gerekirdi. Ekmeleddin bey suya sabuna dokunmadan Çankaya köşkünde oturmaktan başka bir şey vaat etmediği gibi hali hazırda emekliliği gelmiş biri için kaçırılmaz bir fırsatı yakalayarak tarihe (olumlu manada olmasa da) adını yazdırmak için aday olmuştu sanki. Önüne koyulan metni okurken bile zorluk çeken Ekmeleddin bey için biçilen rol ne ise onu oynadığı aşikar. Dolayısıyla bugüne kadar topa girmeyen, top önlerine geldiğinde de taca atanlar gibi o da Kürt sorunu, Ermeni açılımı falan beni ilgilendirmez ben "ekmeğime" bakarım dedi. Şimdi oturun ve düşünün; bilgisi, birikimi, kariyeri ile kızımıza iyi damat olacak ve etliye sütlüye bulaşmayacak birini mi arıyoruz yoksa Türkiye'nin can alıcı sorunlarında inisiyatif alacak, demokratik dönüşümü ve değişimi gerçekleştirecek aktörlerden biri olacak cumhurbaşkanı mı? Tarafsızlık meselesine gelince; kimse aklımızla alay etmesin, hepimiz tarafız ve ben değişimin tarafındayım. "Change we can believe in" ve Yes We Can!    

4 Temmuz 2014 Cuma

Hakikat'ten Biz Neyiz, İhsanoğlu Niye Aday?

Bazen yazmayacağım diyorum ama sağ olsunlar öyle saçma bir muhalefete sahibiz ki yazmak, anlatmak, söylemek zorunda bırakıyorlar.

AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan'a olan desteğimin "danışman koltuğu hevesim" sebebiyle olduğundan tutun, benim nazarımda onurla haysiyetle ifade edilemeyecek "beklentiler" içerisinde olduğum iddiasıyla bazen açıktan bazen de özel mesajlar yoluyla hakaretlerde bulunuyorlar. Böyle durumlarda aklıma demek ki "onlar" birilerini menfaat, makam-mevki, zenginlik umarak destekliyorlar düşüncesi oturuyor ama yine de öyle değildir, olsa olsa naiflikten, kandırılmış olmaktan ötürüdür demeyi tercih ediyorum.

Türkiye'de üç şey var ki ağzınıza doladığınız an olduğunuzu sanıyorsunuz; Atatürkçülük, Milliyetçilik ve İslamcılık. Cemil Meriç "-izm'ler idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleridir" derken herhalde bunları kast etmiştir. Bu üçünü sıkça zikrettiğiniz zaman konforlu bir yaşam da sürmeniz mümkün olacaktır zira delidir ne yapsa yeridir deyip geçerler, Allah kimsenin aklını almasın der ve üzülerek bakarlar, haliyle sizden herhangi bir beklentileri de olmaz. Hatta öyle ki sadece fani hayata değil ahiret hayatına dahi etki eder bu delilik hali, zira delilerden sual olunmaz. Fakat Cemil Meriç'in bahsettiği -izmler üzerinden deli gömleği giyenler ile gerçek deliler arasında büyük bir fark vardır. Kısacası Atatürkçülük, Milliyetçilik ve İslamcılık üzerinden deli gömleğini giyenler "gerçek bir deli" dahi olamamışlardır. Akli melekeler doğuştan eksik olabilir veya hayatın akışında kaybedilebilir ama bizim "deli gömleği" giymiş dostlarımız bu işin gönüllüsü olagelmişlerdir. Müslüman olmayı değil İslamcı olmayı, millet olmayı değil milliyetçi olmayı ve Atatürk'ü anlamayı değil Atatürkçü olmayı peşinen kabul ederek gönüllü bir ilkellik ideolojisi olan "slogana" sığınırlar.

Abartısız söylüyorum; yoldan geçen on kişiyi çevirin ve sorun; Atatürkçü, Milliyetçi, İslamcı olduklarını söyleyenlerin ortalaması 7'den aşağı değildir. Sonra hemen bir kere daha sorun; Atatürk, İslam ve Milliyetçilik hakkında kaç kitap okudun diye. Şark kurnazlığına da müsaade etmeyin ve söylenen rakama aldanmayın; hemen ekleyin hangi kitaplar ve yazarları kimler diye. Alacağınız cevaplardan sonra aslında kendi kendimizi nasıl da kandırdığımızın harika bir tablosunu göreceksiniz. Hakkında iki satır okumadığımız ve bilgi sahibi olmadığımız o kadar çok şeyiz ki biz, işte sırf bu yüzden neyiz, kimiz, neredeyiz, hepsinden bihaberiz. Abartısız söylediğim iddia ediyorum çünkü yukarıda bahsettiğim test edilip onaylanmış gerçek bir tablodur. Yaklaşık 25 üniversitede verdiğim seminerlerin en az 15'inde bu soruları sordum ve aldığım cevaplar karşısında hayrete düşmedim, niyetim ne olduğumuzu söylerken aslında onu bilmediğimiz hakkında bir farkındalık oluşturmaktan ibaretti.

Alim değilim, müneccimlik edecek halim yok. Kendi etrafında okumaya, yazmaya, üretmeye çalışan, onu da ne kadar yapıp-yapamadığı konusunda hep derin bir muhasebe içerisinde olmaya çabalayan biriyim. Yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan'ı destekliyorum lakin ne şahsen tanışıklığım ne de partisine üye olmuşluğum var. Recep Tayyip Erdoğan'ı destekliyorum çünkü beni kendisi değil yaptıkları ve yapmak istedikleri ile birlikte sahip olduğu motivasyon ilgilendiriyor. Şu adaylık konuşmasında bahsettiği küçük kızın gözleri ve annesinin kolundaki bilezikleri çıkarıp vermesi hadisesi var ya, işte tam bu motivasyona, yenilgi yenilgi büyüyen zaferlere olan inancına, sabrına, herkesin paylaşmasının çok da gerekli olmadığı ama onun inanarak gerçekleştirmeye çalıştığı vizyona tavım. Recep Tayyip Erdoğan'ın faniliğine ve dolayısıyla hatalarına ve eksiklerine isyankar değilim. Çünkü ancak çalışan insanın, yerinde durmayıp yürüyen bireylerin hata yapabileceğine olan inancımdan ötürü Recep Tayyip Erdoğan'a karşı anlayışlıyım. Ona ağız dolusu küfür edenlere değil ama ona itirazı olanlara, eleştiri getirenlere ve niyeti bağcı dövmek değil üzüm yemek olanlara ne kadar açıksa kapım; Erdoğan'ın hatalarının ve eksiklerinin arka planını anlamaya da o kadar talibim.

Şimdi bir seçim şansı var önümde ve üç aday. Peşinen söylemiştim; Erdoğan olmazsa Demirtaş'ı desteklerim diye. Demirtaş'ın sembolik bir aday olduğuna inanmıyorum çünkü Kürt siyasetinin belirleyiciliğini görmemek mümkün değil ama Erdoğan'ın Kürt siyasetindeki belirleyiciliğini görmemek de başka bir körlük olacaktır. Erdoğan ilk kez 2005 yılında Diyarbakır'da "Kürt Sorunu" vardır demedi. O başbakan olarak ilk kez söylemesine denk gelir, yoksa daha 1993-94 yıllarında hocası rahmetli Erbakan'a yazdığı rapor var, Ahmet Kaya ile yoldaşlığı var ki o zamanlar Türkiye'de "deli gömleği" giyenler çatal-bıçaklarla slogan fırlatmakla meşgul oluyordu.

Üçüncü aday ise aslı varken suretine bakmak bile değil. Ben kendisinin bile neden aday olduğunu anladığına pek ihtimal vermiyorum. Evet bazı kodlar var zihnimde ama gıybet etmenin, ön yargılı olmanın manası yok. Ekmeleddin bey de bir namzet ve elbette ona da oy verecek bu millet. Lakin neden verecek, ne için verecek onu anlamış değilim. Eğer mesele Recep Tayyip Erdoğan'ı engellemek, durdurmak değilse nedir? Niçin Ekmeleddin İhsanoğlu Reis-i Cumhur olmalıdır bir türlü anlayabilmiş değilim. Kendisini namzet olarak gösterenlerin de "Recep Tayyip Erdoğan olmasın da ne olursa olsun" cümlesinden başka bir cümle kurabileceklerini sanmıyorum. Gittikçe gençleşen bir ülkeye bu kadar eski, bu kadar ihtiyar ve bu kadar ne olduğu bilinmeyen bir Reis-i Cumhur seçmenin, vizyonla, gelişmeyle, kalkınmayla, büyük ülke olmayla, bir inanç etrafında buluşmayla yakından uzaktan ilgisi yok maalesef.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan'ı destekliyorum evet, yaptıklarının yapacaklarına teminat olduğunu düşünüyorum. Ne mi mesela; hiç kimsenin yapmadığı kadar İslamcılık, Atatürkçülük ve Milliyetçilik. 2002'den bugüne kadar sloganlar etrafında Erdoğan'ı gayri-milli, anti-Atatürkçü, çakma İslamcı olarak yaftalamaya çalışanların tüm direncine rağmen ülkemin bugün Atatürk'ü eğrisi ve doğrusuyla daha fazla anlama çabasında olduğunu, İslam'ı yaşamaya dair yasak ve engellerin daha azaldığını, milliyetçilik anlamında da hakiki bir millet olma çabasına evrildiğini görüyorum. Henüz yolun başındayız, eksiğimiz, hatamız yok değil ama mesele de bu eksikleri gidermek ve hataları düzeltmek çabası gösterebiliyor olmak. Kısacası yük olmak değil yük almak gerekiyor, çünkü içinde olduğumuzdan başka bir gemi daha yok.          

3 Temmuz 2014 Perşembe

Cumhurbaşkanı Erdoğan mı, İhsanoğlu mu?

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine 3 adayla giriyoruz. Bunlardan ikisi yakından tanıdığımız simalar olan Recep Tayyip Erdoğan ve Selahattin Demirtaş, üçüncüsü ise ismiyle, cismiyle epey tartışmaya neden olan Ekmeleddin İhsanoğlu.

Erdoğan ve Demirtaş'ın kitleleri hazır, partileri ve duruşları belli fakat İhsanoğlu için aynı şeyi söylememiz pek mümkün değil. 3-4 aylık "ÇATI" arayışının sonunda aday olarak tespit edilen Ekmelleddin İhsanoğlu'nun ne ilan ediliş şekli heyecan yarattı ne de adaylığına ilişkin hazırlık süreci yapıldığı gözlenebildi. Selahattin Demirtaş'ın adaylığı ise Kürt siyaseti açısından bir milat. Kürtlerin ilk kez baraj sorunu olmaksızın kendi adaylarına oy verecek olmaları ve bir Kürt'ün devletin bir numaralı koltuğuna doğrudan, "ama"sız aday olabilmesi Selahattin Demirtaş'ın adaylığını tarihi kılması için yeterli sebepler. Demirtaş'ın seçilmeyeceği hepimizin malumu ama an itibariyle başarılı olduğunu da teslim etmemiz gerekiyor. Demirtaş'ın adaylığının Türkiye'nin normalleşmesi, demokratikleşmesi, çözüm sürecinin mesafe kat etmesi ve HDP-BDP çizgisinin Türkiye ölçekli siyaset vizyonu geliştirebilmesi için harika bir fırsat olduğu ortada.

Gelelim Erdoğan ile İhsanoğlu arasında yaşanacağı düşünülen rekabete. Bana sorarsanız daha adayların belirlenmesi sürecinde ve hatta 2007 yılında Erdoğan ve AK Parti kazanmıştı. Muhtemelen 2007 yılında yapılan anayasa değişikliği sırasında, 2014 yılında Erdoğan'ın halk tarafından seçilecek ilk cumhurbaşkanı olması ihtimali planlanmamıştı. Bugün Erdoğan'ın adaylığına karşı olanların 2007 yılında "367" rezaletini ortaya atmaları, CHP'nin meclise girmeyip ve aday belirlemeyip, AK Parti'nin adayını seçtirmemek için müzmin hastalıkları olan askerle dirsek teması ve anayasa mahkemesine itiraz seçeneklerine başvurması sonucunda Erdoğan ve AK Parti millete dönmüş ve cumhurbaşkanını halkın seçmesini sağlayacak olan anayasa değişikliğini gerçekleştirmişti. Aslında bugün Erdoğan'ın Çankaya'ya hem de milletin seçeceği ilk cumhurbaşkanı olarak çıkması ihtimalinin önünü açan CHP'ydi. Burada MHP'yi ayrı tutmak zorundayım zira o dönemde MHP kendi adayını belirlemiş ve meclise girmemek CHP  gibi adeta "küstüm oynamıyorum" tarzı bir politika geliştirmemişti.

Erdoğan sadece 2007 yılında kazanmadı, henüz adaylığı resmi olarak açıklanmadan ve adaylık açıklamasında da Erdoğan'ın İhsanoğlu'na açık ara fark attığını kabul etmemiz gerekiyor. "ÇATI" ifadesi ile uzun arayışların sonucu herkesin benimseyeceği iddiası ile ortaya konulan İhsanoğlu ilk anda hem CHP hem de MHP tabanında "o kim" sorularını gündeme getirdi. Diğer tarafta ise yine "uzun istişare" sürecinden son ana kadar akıllarda hep "acaba o değil mi" sorusunu diri tutan ve değil Türkiye'nin dünyanın tanıdığı bir isim olarak Erdoğan elbette bu süreçte de kazanan oldu. Dikkat edin Ekmeleddin İhsanoğlu için "o kim" sorusu gündeme gelirken Recep Tayyip Erdoğan için "acaba o değil mi" sorusu akıllara kazınmıştı. Burada CHP ve MHP'nin daha aday belirleme sürecinde AK Parti'ye karşı kesin bir mağlubiyet yaşadığını da belirtmek gerekiyor. 8 kez arka arkaya seçim kazanan mı yoksa bu 8 seçimi kaybeden mi daha hazırlıklı olmalıydı? Ekmeleddin İhsanoğlu'nun adaylığının açıklanması ile Recep Tayyip Erdoğan'ın adaylığının açıklanması arasındaki Erdoğan lehine yaşanan uçurum fark aslında seçimin galibini de ilan etmiş olmuyor mu?

Erdoğan'ın seçim müziklerinden logosuna ve kongre salonunda tüm teşkilatın hazır bulunmasına kadar tam bir profesyonellik içerisinde gerçekleştirilen aday açıklama programı ile İhsanoğlu'nun kendisinin bile olmadığı bir ortamda, adayı olarak gösterilen partililerin haberi olmaksızın, herhangi bir plan ve program yapılmadan Kılıçdaroğlu ve Bahçeli tarafından adaylığının açıklanmasını kıyaslayan her objektif gözün yorumu Erdoğan'ın yarışa açık ara önde başladığı yönünde olacaktır. Bir başka fark ise adayların açıklanmasından sonra partileri tarafından benimsenmesi noktasında ortaya çıkıyor. Erdoğan AK Parti'nin tüm vekillerinin imzası ve desteğiyle cumhurbaşkanı adayı olarak gösterilirken İhsanoğlu "çatı aday" olmasına rağmen adayı olarak gösterildiği CHP ve MHP'nin tamamına hitap edemiyor. Öyle ki CHP'li vekillerin bir kısmı adaylığı için imza dahi vermiyorlar.

Erdoğan ile İhsanoğlu arasındaki en önemli fark İhsanoğlu'nun kitlesini ve kendisini aday gösteren partilerin politikalarını bizatihi Erdoğan'ın kendisinin belirliyor olmasıdır. CHP ve MHP'nin İhsanoğlu'nu aday olarak tercih etmeleri, AK Parti'nin ve dolayısıyla Erdoğan'ın 8 seçimde kendilerini mağlup etmesi üzerine geliştirdikleri son hamledir. Aksi takdirde CHP ve MHP'nin ayrı ayrı aday çıkarması ve hatta genel başkanlarını aday göstermeleri gerekirdi fakat Kılıçdaroğlu ve Bahçeli yenilgiyi, Erdoğan'ın ve partisinin toplumsal karşılığının gücünü daha baştan kabul ettiler. Cumhurbaşkanlığı seçimi sathı mahalline girildiği andan itibaren ve henüz Erdoğan resmi olarak aday bile değilken başlattıkları Erdoğan karşıtı söylem ve propagandayı sürdürerek cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmayı düşünüyorlar, dolayısıyla CHP - MHP çizgisinin fazla yorulmasına gerek kalmıyor, Erdoğan'a karşı olmak oy toplamaları için yeterli sebep sayılabiliyor. Çatı adayın durumu bu vaziyette iken diğer tarafta belirli bir vizyonu olan, Türkiye'nin son 12 yılında yaşadığı dönüşüm ve değişime liderlik eden Erdoğan var. Sizce de bu durumda İhsanoğlu'nun kazanması çok zor değil mi?

Erdoğan'ın şansının eskiye oranla daha az olduğunu, halihazırda oylarının 30 Mart seçimleri üzerinden değerlendirilerek %43 olarak tespit edilebileceğini iddia edenleri gördükçe şaşırmamak elde değil. Erdoğan'ın 30 Mart seçimlerinde tek başına %43 oy aldığı doğrudur, yerel seçimlerin genel seçime dönüştüğü ve seçmenlerin belediye başkan adaylarından ziyade Erdoğan'a oy verdikleri söylenebilir ancak 30 Mart'taki seçimler ile yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimini kıyaslamak çok doğru bir veri olmayacaktır. 30 Mart yerel seçimlerini olağanüstü kılan 17-25 Aralık darbe girişimleriydi ve o ağır tabloya, sağda solda uçuşan kasetlere rağmen Erdoğan hem de yerel seçimlerde %43 oy almıştı. Erdoğan'ın belediye başkan adayları üzerinden aldığı dolaylı oy ile kendisinin aday olduğu bir seçimde alacağı oyu aynı tutmak sanıyorum tahminden öte temennileri dile getirmektir.

Türkiye'de 2002'den itibaren seçmenlerin değişim ve dönüşümü desteklediği, statükoyu muhafaza etme çabalarına itibar etmediği 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimleri döneminde hem anayasal değişiklik referandumunda çıkan %69 evet oyu hem de yapılan seçimlerde AK Parti'ye verilen %47 destekle ve daha sonrasında 2010 yılındaki anayasa değişikliği referandumunda %58 evet oyu ile açıkça görülmüştür. İşte tam da bu nedenle İhsanoğlu'nun Erdoğan karşısında şansı yok denecek kadar azdır. Çünkü yapılacak seçimlerde Erdoğan milletin ve dönüşümün, İhsanoğlu ise devletin ve statükonun temsilcisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ekmeleddin İhsanoğlu ilk ziyaretini Anıtkabir'e yaparken Erdoğan ilk ziyaretini Samsun'a yapmayı tercih etmiştir. Ekmeleddin İhsanoğlu'nun ne vaat edeceği meçhulken Erdoğan adaylık konuşmasında "çözüm sürecinde kararlılık, paralel yapı ile mücadele, AB'ye tam üyelik, gençlerin siyasete aktif katılımı" gibi Türkiye'nin en mühim konularına yönelik mesajlar vermiştir.

Uzun lafın kısası halkın sandığa gideceği bir seçimle gerçek, dönüştürücü bir siyasal lider ile kariyerist bir bürokrat yarışacaktır. Ekmeleddin İhsanoğlu'nun MHP-CHP tabanını konsolide edip edemeyeceği bile soru işaretiyken Recep Tayyip Erdoğan'ın kendi partisi dışında MHP'li ve Kürt seçmenden oy alma potansiyeli yüksektir. Velev ki AK Parti'nin oyu %45 olsun, bunun yanına %4 Kürtlerden ve %4 MHP ve Saadet Partisinden koyduğumuz takdirde Erdoğan en az %53 oy ile milletin seçtiği ilk cumhurbaşkanı olacaktır. Adaylık konuşmasında kendisinin de vurguyu ısrarla seçimin ilk turuna yaptığı gibi bu sonuç ikinci tura kalmadan 11 Ağustos günü gerçekleşecektir çünkü "zafer inananlarındır".

21 Haziran 2014 Cumartesi

İleri Demokrasi Fetişizmi ve Muhalefet

Türkiye 3 Kasım 2002'den itibaren çok hızlı bir değişim ve dönüşüm süreci yaşıyor. Dün AK Parti'ye "takiye yapıyor" diyenlerin bugün çatı adayları üzerinden "acaba takiye mi yapıyorlar" şüphesi oluşturabileceği kadar hızlı bir değişim bu. Daha düne kadar "yetmez ama evetçileri" hainlik, samimiyetsizlik, yalancılık ile suçlayanların bugün çatı adayına "sen git diye nelere katlanıyoruz" diyerek sahip çıkmak zorunda kaldıkları ve adeta "beğenmiyoruz ama evet", "bizden değil ama Tayyip gitsin diye evet" demek konumuna düştükleri bir dönüşüm hızından bahsediyoruz. Hal böyle olunca ağızlarına pelesenk olan sözler aslında kendilerinin sınıfta kaldığı ve kendi yalanlarına inandıkları bir ruh halinden ilham alıyor.

Her sabah güne "bugün Tayyip Erdoğan ve Ak Parti'ye nasıl çakarım, sular veya elektrikler kesilse keşke de AK Parti'yi eleştirsek" motivasyonu ile başlıyorlar. Müzmin mutsuzlar ve sanıyorum bu mutsuzlukları uzunca bir süre daha devam edecek. Şartlar değişse muhafazakarları bir kaşık suda boğacaklar ama her buldukları habere "işte size ileri demokrasi" sözlerini iliştiriyorlar. Kendileri doğuştan demokrat oldukları için her olumsuzlukta "ama duble yol yaptık" kelimeleri ile kendilerince hükümetle dalga geçiyorlar. Ama ne hikmetse milletin büyük kısmı onlara hiç kulak vermiyor, belki de en bozuldukları konu bu zaten. O çok bilmiş, kütüphanelerce kitaplar okumuş, Brüksel, Washington, Londra görmüş, ana dili gibi yabancı lisan konuşan insanlar nasıl olur da köylü ve cahiller tarafından dikkate alınmıyor diye çıldırıyorlar. Herhalde en çok "Atatürk milliyetçiliğine bağlı laik, sosyal, çağdaş bir hukuk devleti" ezberlerinin alıcı bulmaması canlarını sıkıyor. Oysa yıllarca bu tekerleme ile konforlu köşelerini korumuş, siyasete, ekonomiye, dış politikaya, kültüre, sanata ve her türlü meseleye yön vermişlerdi, ne oldu da birden bire bu kadar kenara itildiler, sözleri dinlenmez, fikirleri önemsiz hale geldi diye içten içe çıldırıyorlar. Eğer ortada ileri demokrasi yoksa duble yolların, hastahanelerin, okulların, ekonomik kalkınmanın, Gazze'nin, Bosna'nın, Somali'nin, Suriye ve diğerlerinin ne önemi var?! Mesele ileri demokrasiyi tesis etmek ki onunla da neyi kastettikleri meçhul.

Bu durumu anlamak da pek zor değil zira hayatları boyunca otobüsle seyahat etmemiş, Ankara'dan ötesine zaten pek gitmemiş, hastahane kuyruğunda beklememiş, çocuklarını devlet okullarında okutmamış ve hatta "ileri demokrasiden" başka dertleri olmamış insanlardan bahsediyoruz. Onlar seçilmiş kişiler, Türkiye'ye ileri demokrasiyi getirmek için 50 yıldan fazla bir süredir ekonomik her türlü yükten arındırılmış, eve ekmek götürmek, çocuk okutmak, faturaları ödemek gibi dertlerden muaf tutulmuş olmalarına rağmen bir türlü ileri demokrasiyi de ülkeye getiremeyecek kadar çapsız bir kitleden bahsediyoruz. Hal böyle olunca memleketin ileri demokrasiye kavuşturulması da yükün altına değil omzunu, bütün olarak bedenini koymuş insanlara kalıyor ve elbette bu insanlar ilk önce seyahat ettikleri yolları, kuyrukta bekledikleri hastahaneleri, 50-60 kişilik sınıflarda okudukları okulları, Washington, Londra, Brüksel'den ziyade kendilerine benzer çileler çekmiş Gazze, Mısır, Suriye, Bosna, Makedonya, Somali'de yaşayan insanların dertlerini öncelikli görüyorlar.

Hal böyleyken mızmızlık etmek ve bu hızlı dönüşüme ayak bağı olmak da yine ayrıcalıklı zümreye ve hatta ayrıcalıklı zümrenin lojistik, fikirsel desteği ile ülkenin hakikatten uçuruma sürüklendiğine inanmış, inandırılmış ve ülkenin kat ettiği mesafeden de bir haber davranan gruplara kalıyor. Ancak 44 yıl sonra Kenan Evren ve darbesi hak ettiği cezayı bulmuşken, tek umutları olan muhalefet Kürt'e Kürt, Dersim'e Katliam, Cemaat'e Paralel Yapı diyemeyip, Ermeni'ye taziye dileyemezken, 2005 yılında Kürt Sorunu vardır diyen, askeri vesayeti gerileten, Dersim için özür dileyen, Ermenilere taziye mesajı yayınlayan, başörtüsü sorunsalını ortadan kaldıran, Alevi çalıştayları düzenleyen, Roman çalıştayı organize eden, çözüm süreci yürüten Erdoğan ve AK Parti'yi "ileri demokrasi" fetişizmi yaparak eleştirmek sizce de biraz acımasızlık olmuyor mu?

17 Haziran 2014 Salı

Erdoğan Neden Cumhurbaşkanı Adayı Olmalı?

Cumhurbaşkanlığı seçim sathı mahalline gireli epey oldu ve hatta uzun zamandır merakla beklediğimiz "çatı aday" dahi ilan edildi ancak AK Parti'nin adayı henüz resmen açıklanmış değil. Büyük beklenti Başbakan Erdoğan'ın aday olacağı yönünde ancak bazı dostların Erdoğan'ın başbakan kalmasını istedikleri de sır değil.

Erdoğan'ın cumhurbaşkanı adayı olmasını istemeyenlerin temel argümanlarından birisi Başbakan olarak daha aktif bir rol üstlenebileceği ve ondan sonra partinin akıbetinden emin olamamaları. Türkiye siyasi tarihinde yaşanan Özal-Akbulut, Demirel-Çiller örnekleri elbette AK Parti'nin geleceği, Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olduktan sonra kimin başbakan ve parti başkanı olacağı hakkında soru işaretleri oluşturuyor. Fakat bu örneklerin verilmesinden ve böyle bir kıyaslamadan en çok Başbakan Erdoğan'ın rahatsız olduğunu da bilmemiz gerekiyor zira Erdoğan'ın AK Parti'nin geleceğine verdiği önem sadece düşünsel değil fiili bağlamda da kendisini açık ve net gösterdi.

Meşhur 3 dönem kuralının değişmesi iki dudağı arasında olmasına rağmen kuralın kalmasında ısrar etmesi, siyaseti gençleştirme çabaları ve gençlik kolları konusundaki hassasiyeti hepimizin malumu. Beğenip beğenmemek bir kenarda dursun Erdoğan'ın gençliğe verdiği önemi gösteren "dindar nesil yetiştirme" ifadesi, "Asım'ın Nesli" söylemleri, üniversite öğrencilerine verilen burslarda ve oluşturulan imkanlardaki önemli artış ve bunun bizzat Erdoğan tarafından sıkla dile getirilmesi gibi sayısız örnek verebiliriz.

Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı köşküne bakış açısını da salt siyasi kariyer hesabı üzerinden okumamız pek mümkün değil. Süleyman Demirel'in tabiriyle "hiç bir faninin reddedemeyeceği bir makamı" 2007 yılında kardeşi Abdullah Gül'e münasip gören ve kendisi aday olmayan Erdoğan için "cumhurbaşkanlığı ile siyasi kariyerini taçlandırmak istiyor" dememiz de pek mümkün değil.

Erdoğan'ın Çankaya Köşkü'ne veya cumhurbaşkanlığı makamına bakış açısı da diğer bir çok konuda olduğu gibi her siyasetçiye benzemeyen, bir planı, vizyonu içinde barındıran bir yaklaşımı içeriyor. Erdoğan köşkün sembolik anlamını peşinen reddediyor ve "koşan ve terleyen" bir cumhurbaşkanından bahsediyor. Türkiye'yi yarı-başkanlık veya başkanlık sistemine doğru evirecek bir kapıyı aralayan bu yaklaşımla Erdoğan ülkenin rejimini değiştirmeyi hedefliyor. Aday olması durumunda karşısına çatı aday olarak çıkarılmış olan Ekmeleddin İhsanoğlu ile şahsen değil vizyon bağlamında bir yarış yaşayacağı muhakkak çünkü CHP ile MHP'nin çatı adayı aslında Erdoğan'ı engellemekten çok Türkiye'de yaşanacak rejim değişikliğine set vurmak için belirlenmiş görünüyor. Aslında bu ilk çatı aday da değil zira Ahmet Necdet Sezer de zamanında DSP-MHP-ANAP üçlüsünün üzerinde uzlaştığı siyaset dışı bir çatı adaydı. Ekmeleddin İhsanoğlu isminde birleşen muhalefetin hedefi Çankaya'yı var olan sembolik haliyle korumak, yani statükoyu sürdürmek.

Eski koşullar altında statükonun sürdürülmesi anlaşılabilir ve makuldü çünkü cumhurbaşkanı TBMM tarafından seçiliyordu ancak bugün halkın seçeceği bir cumhurbaşkanının anayasal-yasal yetkileri ne olursa olsun eskilerden farklı olacağı muhakkak. Zaten dananın kuyruğu da burada kopuyor; Kılıçdaroğlu ve Bahçeli zamanı 2007'ye sarıp cumhurbaşkanını halkın seçmesini sağlayan değişikliği geri çeviremedikleri için bugün Ekmeleddin İhsanoğlu'nu köşke oturtup statükoyu sürdürmeyi hedefliyor. Aslında bu durum bize CHP'nin farkında olmadan 2007 yılında kendi kalesine gol attığını ve Abdullah Gül'ü seçtirmeyeceğim diye uğraşıp her türlü yola başvururken bugün Erdoğan'ın seçilmesi bir yana Çankaya statükosunun da değişmesine yol açtığını gösteriyor. Kısacası Bülent Arınç'ın deyimi ile "hamdolsun kurban olduğum Allah AK Parti'ye verdikçe veriyor".

Peki statükoyu sürdürmek ve parlamenter demokrasiden yana olmak mı gerekiyor yoksa yarı-başkanlık veya başkanlık rejimine doğru bir yol almak mı? İsimlerden bağımsız bir şekilde hangisi Türkiye için daha uygun ve başarı getiren bir sistem olur onu ayrıca tartışmalıyız ancak Erdoğan ve partisinin rejimi değiştirmek ve yarı-başkanlık veya başkanlık sistemine evirmek istemesinin meşruiyetini teslim etmemiz gerekiyor. Aslında Erdoğan'ın Türkiye siyasetinde en az konuşulan yanı olan "dönüştürücülüğü" burada bir kere daha ve en güçlü haliyle ortaya çıkıyor diyebiliriz. "Yeni Türkiye"nin yeni bir anayasası olması gerektiği gibi yeni bir yönetim sistemine ihtiyacı olduğunu düşünen Erdoğan bugüne kadar Kürt Sorunu, Askeri-Bürokratik vesayetin geriletilmesi, siyasetin gençleştirilmesi ve daha başka bir çok konuda olduğu gibi şahsi karizması ve dönüştürücü özelliği ile Türkiye'yi çoğunluğun da desteğini arkasına alarak dönüştürüyor, değiştiriyor.

1923 yılında cumhuriyet kurulurken Mustafa Kemal önderliğinde dar bir kadronun Osmanlı mirasını değişip dönüştürdüğünden daha meşru bir zeminde Erdoğan bugün Türkiye Cumhuriyetini dönüştürüyor. Daha meşru bir zemin diyorum zira Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş sürecinde halkın fikrine pek danışılmadığı ve hatta halkın yaşam tarzına, kültürel özelliklerine ters düşen bir sürü adımın tepeden inme gerçekleştirildiği de hepimizin malumudur. Bugün Erdoğan'ın liderliğinde gerçekleşen dönüşümden de herkes memnun değildir ve hatta son 2-3 yılda belirginleşen iki ayrı cephe oluşmuştur ancak bu durum bile Erdoğan ve partisinin gerçekleştirdiği dönüşümün meşruiyetini arttırmaktadır çünkü bu dönüşüm kimsenin yangından mal kaçırmadığı ve tartışmalara, kopuşlara, sokak eylemlerine varıncaya kadar demokratik zeminin korunmaya çalışıldığı bir atmosferde gerçekleşmektedir. Burada Gezi olayları ile başlayan ve her fırsatta sokağa yansıyan eylemlere dönük iktidar politikalarına yöneltilecek eleştiriler olmadığını iddia etmek mümkün değil ancak doğası gereği yaşanan dönüşümün oluşturduğu bir maliyet de söz konusudur, önemli olan bu maliyetin insan kayıpları, yaralanmaları yaşanmadan atlatılmasıdır ki hükümetin polis şiddetini öven ve marjinal örgütlerin sokakta yaşanacak kayıpları bir güç olarak kullanan yaklaşımları maalesef bugüne kadar ölümlü vakalara sebep olmuştur.

Erdoğan cumhurbaşkanı adayı olmalıdır çünkü zaman ve koşullar değişimin önceliğini teoriden ziyade pratiğe yüklemiştir. 2009 yılından itibaren gündemde olan yeni bir anayasa maalesef mümkün olmamış, demokrasi adeta demokrasiye boyun eğdirilerek işleyememiştir. Yeni Anayasa için kurulan komisyonda herhangi bir tarafın çekilmesi durumunda komisyonun işlevini yitirmesi kuralı bu komisyonun ölü doğmasına sebep olduğu gibi AK Parti'nin tek başına anayasa yazması hem psikolojik olarak engellenmiş hem de teknik olarak yeter sayısı olmadığı için mümkün olmamıştır. Dolayısıyla yeni bir anayasa yazılamadığı için kısmi değişiklikler ile fiili atmosferin değişmesi ve bu vesileyle pratik değişime uygun teorinin yazılması şıkkı denenebilir ki Erdoğan'ın cumhurbaşkanı seçilmesi ile birlikte makamın yetkilerini sonuna kadar kullanacağı ve sınırları zorlayacağı beklenmelidir. 2015 yılında yapılacak genel seçimlerden sonra ise Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı performansı üzerinden yarı-başkanlık veya başkanlık sistemine geçişin anayasal zemini oluşturulmaya çalışılacaktır.

Türkiye'nin Kürt meselesine bakışını değiştiren, askeri vesayetin geriletilmesi ve Genelkurmay Başkanlarının adeta ikinci bir başbakan gibi hareket etmesi düsturunu ortadan kaldıran, hali hazırdaki darbe anayasasının oluşturduğu sorunlar nedeniyle daha ileri adımları atmakta zorlanan Erdoğan ve AK Parti'nin "Yeni Türkiye" söylemini kurumsal bir hale taşıması için Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkması ve AK Parti'nin 2015 genel seçimlerini en azından yeni anayasayı  halk oyuna sunacak bir çoğunlukla kazanması gerekmektedir. Erdoğan'ın cumhurbaşkanı adayı olmaması durumunda Çankaya Köşkü'nün "Eski Türkiye" statükosunu sürdüreceği, sembolik dahi olsa dönüşümün önünü tıkayacağı düşünülmelidir. 2007'de makam için hareket etmeyen Erdoğan 2014'te de makam için değil "dönüşümün gerekliliği" ve "Yeni Türkiye" için hareket ederek halkın seçeceği ilk cumhurbaşkanı olmaya hali hazırda en büyük namzet iken resmi olarak da adaylığını ilan etmelidir.

Erdoğan'ın adaylığı durumunda başarılı olması için %51 oy alması yeterlidir ve Ekmeleddin İhsanoğlu gibi kariyer olarak çok başarılı ancak siyaseten varlığı bulunmayan bir aday karşısında seçimin ilk turunda başarıya ulaşması zor olmayacaktır. Eski Türkiye'nin kodlarına takılı kalıp cumhurbaşkanlığı makamı için konsensüs aramak, "%60 ve üzeri oy alırsa başarılıdır aksi takdirde halkın yarısı onu istemiyor demektir" gibi eski söylemlere tutunmak eğer iyi niyet dahilinde değilse şark kurnazlığından farklı olmayacaktır. Cumhurbaşkanını bu kez halk seçecektir ve seçilebilmesi için %51 oy alması yeterlidir. İlk turda TBMM üye sayısının üçte ikisinin oyunu almak ve 367 yeter sayısı gibi konular Eski Türkiye'de kalmıştır.  

Yeni Türkiye'nin "Çatı Adayı"

CHP ve MHP'nin üzerinde anlaştığı "Çatı Aday" hepimize hayırlı olsun. Ekmeleddin İhsanoğlu hocanın adaylığı Türkiye'de 3 Kasım 2002'den itibaren daha belirgin şekilde yaşanan "sessiz devrim" hikayesinin en somut örneklerinden biridir. Milletin büyük çoğunluğunun hassasiyetleri ve önceliklerinin siyasete yansıması artık sadece AK Parti ile değil CHP-MHP'nin "Çatı Aday" önerisi ile de mümkün hale gelmiştir. Her ne kadar ortada bir illüzyon çabası olsa da cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda geldiğimiz nokta hiç değilse hakimiyetin kayıtsız şartsız millette olduğunun "algısal" kabulü açısından çok önemlidir.

Çok değil henüz 7 sene önce Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde yaşadıklarımızı bir düşünelim. Sözde değil özde laiklik vurguları, 27 Nisan E-Muhtırası ve Anayasa Mahkemesinin 367 kararı gibi rezillikler hepimizin malumu. İşin trajikomik yanı Abdullah Gül'ü cumhurbaşkanı seçtirmemek için türlü türlü oyunlar yapanların bugünlerde Abdullah Gül'ün köşkte bir dönem daha kalmasına sempatik bakıyor oluşu. Aslında bu durum Türkiye'nin dönüşüm hikayesinin ilk emaresi fakat Ekmeleddin İhsanoğlu'nun bizzat CHP lideri tarafından aday olarak önerilmesi kadar bariz değil. 

Ekmeleddin İhsanoğlu'nun aday olarak önerilmesi çok önemli çünkü belki de ilk kez CHP ülkenin çoğunluğunu oluşturan muhafazakarları dikkate alan, muhafazakar kesimden de oy alma potansiyeli olan bir adayı gündeme getiriyor hem de Çankaya Köşkü için. CHP'nin bu tavrı samimidir yahut değildir ama önemli olan Kemalizmin kalesi olarak görülen Çankaya Köşkü için önerilen adayın muhafazakar, dindar kitlelerce de benimsenmesi için harcanan çabadır. Bu çabanın Türkiye'nin dönüşümünün somut örneği olduğunu inkar etmek kolay değil. 

Cumhuriyet devrimleri ile oluşturulmak istenen insan prototipi ve toplumsal yapının gerçekleşmediği ve Kemalist bakış açısıyla hakir görülen, ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılan dindar, muhafazakar, Anadolu insanının taleplerinin, hassasiyetlerinin önemsendiği bir aşamaya gelmek hiç değilse büyük bir dönüşümdür. Ekmeleddin İhsanoğlu'nun çatı adayı olmasına CHP'nin Kemalist-Ulusalcı kanadından verilen tepkiler bu dönüşümün gerçekliğini ve belli çevrelerce de hazmedilemediğini açıkça göstermektedir. 

Birincisi Ekmeleddin bizatihi isim olarak CHP için çok yabancıdır. İkincisi Ekmeleddin İhsanoğlu İslam Konferansı Örgütü'nün eski Genel Sekreteridir. Üçüncüsü ise Ekmeleddin Hoca Mısır'daki El Ezher Üniversitesinden mezun olmuştur. Sadece bu üç veri ortalama CHP seçmeni için çağdaşlığa ve laikliğe aykırı bir insan tipini çağrıştırabilir. Ekmeleddin İhsanoğlu'nun cumhuriyet devrimlerinin baskısına dayanamayıp Mısır'a göçen, Mehmet Akif'in mealini emanet ettiği İhsan Efendi'nin oğlu olduğunu söylediğimizde kalp spazmı geçirecekler bile olabilir. Nitekim sosyal medyada ilk anda verilen tepkilerde bu minvalde olmuş ve Ekmeleddin İhsanoğlu'nun ismi dahi hem de gazetecilik yapanlarca doğru telaffuz edilememiştir. Başka çareleri olmadığının farkında olanlar ise öyle demeyin Ekmeleddin Bey "eğitimli, cv'si dolu, dil biliyor, uluslararası tecrübesi var hatta Amerika'daki hicivleriyle meşhur John Oliver'in Daily Show programına bile katılmış " gibi argümanlarla ilk olumsuz tepkileri dengelemeye çalıştılar. 

Ekmeleddin İhsanoğlu'nun çatı adayı olarak CHP tarafından önerilmesi "Yeni Türkiye" söyleminin somut bir örneğidir. Yeni Türkiye'de milletin özellikle de muhafazakar kitlelerin talep ve hassasiyetlerini gözetmeyen, önemsemeyen bir girişimin gerçekçi olamayacağı en azından "çatı aday" örneğiyle görülmüştür. Muhalefet bu girişiminde samimidir yahut değildir bilemeyiz ancak Yeni Türkiye'nin yeni koşullarını anlamaya başladıkları umuduna sahip olabiliriz. Henüz yolun başında oldukları ise halkın seçeceği bir cumhurbaşkanı için halkın hiç tanımadığı ve daha önce siyaset benim işim değil beyanında bulunmuş Ekmeleddin İhsanoğlu'nu önermelerinden belli olmaktadır. Evet Yeni Türkiye'de muhafazakar ve dindarları önemsemeyen bir girişimin eksikliği ortadadır ama sanıyorum Ekmeleddin İhsanoğlu da Yeni Türkiye'nin talebi olan terleyen, koşan, cumhurbaşkanı profiline uymamaktadır.

19 Mayıs 2014 Pazartesi

Eleştirerek Sahip Çıkma Zamanı

Yasımız devam ediyor ama ateşin düştüğü yerin dışında hepimiz üç-beş bilemediniz 15 gün sonra normalleşeceğiz. Aklımızda "Soma" olacak fakat hiç birimiz kayıpları olan aileler gibi bir ömür ve aralıksız, yaşamımızın her yerine sirayet edercesine yaşamayacağız bu acıyı. Yapılacak tek bir şey var; devletin tüm imkanları ile dul ve yetim kalanlara destek olması, onların en azından maddi ihtiyaçlar açısından kayıplarını hissetmelerini engellemesi.

Yaşadıklarımız her birimiz için birer imtihan mahiyetinde. Oturup üzerine defalarca düşünmek zorundayız. En azından işaret parmağımızla sorumlu gösterirken aynaya bakmayı da ihmal etmemek gerekiyor. Dürüst olmak zorundayız. İçimizde kaç kişi memleketin sorunlarını düşünürken "madencilerimiz, madenlerimiz" diye aklından geçirmişti? Hangimiz bir maden ocağında check-in yapmıştı? Bireysel olarak veya kurumsal olarak, her türlü öz eleştiriyi yapmakla mükellefiz. İşçi sağlık ve güvenliği konusunda kaç tane sempozyum düzenlendi, kaç kere bu konu üzerine anket yapıldı? Ankara'nın parlak zeminli, geniş koridorlu binalarını gezmeye, görmeye ve şık takım elbiseli koltuk sahipleri ile tanışmaya giderken; Dışişleri Bakanlığı, Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü, TBMM, Çankaya Köşkü, siyasi parti merkezleri dolaşılırken bir işçi sendikasını ziyaret etmemiş olmamız elbette bugün yaşadığımız facianın sorumluları arasına koyuyor bizleri.

Yerel yönetimleri konuşmayı, ülkeler arası ilişkileri tahlil etmeyi, yaz-kış kampları organize etmeyi, Ankara Eğitim Gezileri tertiplemeyi bilen, beceren insanların memlekete katkı sunacağız, kendimizi yetiştiriyoruz derken işçilere, işe, emeğe, madene, iş kazalarına, standartlara adeta lüzumsuz bir konu gibi yaklaşması gerçeği değişmediği sürece, yani topyekün bir zihniyet değişimi yaşanmadıkça bu faciaları farklı sektörlerde, farklı şekillerde yaşamamak mümkün değil.

Aslında burada öz'ümüzden uzaklaşmamak gerçeğiyle karşılaştığımızı görmek gerekiyor. Kendi baba ve annelerimizin çalışma koşulları üzerinden, yahut bir nesil geriye gidip dede ve ninelerimizin yaşam tecrübeleri ve ortak paydasından düşünmek gerekiyor sanırım. Hızlı kalkınmanın ve zenginleşmenin getireceği farklı ve iyi olmayan sonuçlar olabileceği ihtimaline kafa yormak lazım biraz. Evet zaman zaman bizlerden akıllı olan telefonlarımızdan tutun 21. yüzyılın bilmem kaç türlü harikalığından, güzelliğinden istifade ederken sağa ve sola bakamayacak kadar körleşmeyi sorgulamamız gerekiyor herhalde.

Öz'den uzaklaşmamanın, Enerji Bakanı Taner Yıldız'ın harikulade deyimiyle "76 milyon yaralı değilmiş bir kişiyi çıkarın" sözlerinde tecessüm eden ve bir madencimizin "çizmelerinin kirinden ambülansın sedyesine zarar gelmemesi" söyleminde hayat bulduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız.  Aynı madencinin verdiği mülakatta "temizlik imandan gelir" hadisini dillendirmesi; aslında hepimizin zihinlerini yıkaması gerektiğini görmesi ve "siyaset simsarlığı" bir kenara bırakılıp öz'e dönülmesi gerçeğinin en açık ifadesidir. Öz'ümüz eğer insan olmaksa, insanın başına gelip gelebilecek en ağır facialardan birinde öz'e dönmekten daha anlamlı başka ne olabilir ki? Öz'ümüze sahip çıkmak zorundayız; insanlığımızı, bize verilen vicdan ve aklı birlikte kullanmak ve öz'e eleştiri yapıp ve son kertede ona sahip çıkmak zorundayız.

Bu öz'ün bireysel, kurumsal, siyasal boyutlarını ele almak zorundayız. Fert fert eleştirimizi, hesabımızı verdikten sonra kurumlar olarak siyaset olarak da bu faciadan öz'ümüze bir takım hesaplar, eleştiriler, sorumluluklar ve yarına yönelik yeni politikalar çıkarmak zorunluluğumuz var.

Acı evinde, cenaze makamında diklenmenin değil, feryat edeni, figan eyleyeni teselli etmenin salık verildiği medeniyetteki öz'ümüzü, garip gurebanın ve fakir fukaranın, kimsesizlerin kimsesi olma iddiamızı hatırlamaktan başka herşey, her fırsatta karşımıza dikilen nefreti körüklemektedir ve bu nefret büyüdükçe herkesi içine çeken bir girdaba dönüşmektedir. Sorumlu olmamız için kusurlu olmamız gerekmez ve hiçbir kusur birinci derecede ilgili olanların ilgisizliğini kabul ettiremez.

İlk kez 10 yıllık 20 yıllık 50 yıllık düşünüyoruz, önümüze bu minvalde hedefler koyuyoruz derken bir-iki asır gerilere giden örnekler vermek; günü kurtarma telaşı değilse nedir? Diklenmeden dik durmaktan bahsederken her ne sebeple olursa olsun tekmeler savurur hale düşmek; kontrol edilemez nefrete aynı derecede kontrol edilemez bir refleksten başka ne ile açıklanabilir? Öz'ümüze dönmekten kastımız kalpler nefretle taşlaşmış olsa bile tekmelerle cevap vermek olmasa gerek.

"İyilikle kötülük bir değildir. O halde kötülüğü en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, candan bir dost gibi olur. Bu olgunluğa ancak sabredenler kavuşturulur... (Fussilet; 34-36)"

Sonuç olarak yaşadığımız musibetten bireysel, kurumsal, siyasal olarak çıkarmamız gereken derslerle birlikte yaşanan bu facianın "kader" ve "olağan" karşılanmasına müsaade etmek mümkün değil. Elbette her inanan için bu bir kaderdir ancak tevekkül kısmını da unutmamak gerekir. Soma'da önce özel sektör sonra siyaset sorumludur ve ilgili kişiler cezalarını çekmek zorundadır. Maden çok iyi denetlenmesine rağmen bu elim olay yaşandığına göre iyi denetlenmemiş yahut denetçiler kandırılmış demektir. 500 kişiyi kurtaracak yaşam odalarının yokluğu önce özel sektöre sonra siyasete ödenecek yüklü bir fatura çıkarmalıdır.

Atılan tekmeleri sahiplenenler, yapılan basın açıklamasını kucaklayanlar, krizin yönetilemediğini kabul etmeyip, her yanlış ve hataya mücadelenin doğası ve egemenlik savaşının olmazsa olmazı olarak bakanların verdiği zararı bir Yılmaz Özdil veremez. Yaşananlar hep birlikte bir komplonun ürünü dahi olsa öz'ümüz yaptığı hataları kabul etmek zorundadır. Elbette ortada bir mücadele var, mutlaka bir iktidar krizi oluşturmak, Soma'da yanan yürekler üzerinden cenazelerle birlikte iktidarı da gömmek isteyenler mevcut ancak buna verilecek tepki diklenmek, tekmeleri sahiplenmek ve sorumluluktan kaçmak değildir. Eğer böyle yapılırsa çizmelerimi çıkarayım mı diyen madencinin ve nicesinin hayalleri de inançları da yıkılacaktır çünkü onlar sizleri onlardan olduğunuz, öz olduğunuz için sevdi ve destekledi, öz'ü eleştirip öz kaldığınız sürece de desteklemeye ve sahip çıkmaya devam edecektir.

NOT: Soma'da yüreğimiz dağlanmışken Bosna-Hersek'te sel felaketi yaşadık. Ölenlere Allah'tan rahmet, kalanların da yaralarını bir an önce sarmalarını temenni ediyorum. 

15 Mayıs 2014 Perşembe

SOrMA Ne Haldeyiz...

Siyasi hesapları bir kenara bırakalım ve yasımızı tutalım dedik diye Başbakanın akıl almaz basın açıklamasını, müşavirinin tekme atmasını görmezden gelmek, üstünü örtmek gibi bir telaşımız yok.

Siyasi hesapları kenara bırakalım dedik, siyaseti değil, çünkü bunun imkansızlığı ortadadır, zira insan politik bir hayvandır ve aldığı nefes dahi siyasetle iç içedir. 

Hele hele bir facia yaşanıyorsa, ihmaller söz konusu, sorumlular varsa insanların susması ne mümkün? 

Konuşmayın da demedim, "siyasi hesap" yapmayalım dedim zira cenazeler soğumadan, acı dinmeden yapılacak siyasi hesabın varacağı yer iyi olmaz, bu milletin, bu toprakların kadim kültürü bunu kabul etmez demek istedim. 

İstifa beklemek, sorumluların cezalandırılmasını istemek olması gereken en tabii şeydir ve özü itibariyle siyasettir, bu taleplere, tepkilere itiraz etmek de mümkün değildir. 

Peki neden siyasi hesap yapma dedim? Niçin yasımızı tutalım, acımızı yaşayalım dedim? Çünkü öfkeyle kalkanın zararla oturacağını, kaybedilmiş canların hesabını sormak için haklıyken haksız duruma düşmemek gerektiğini anlatmak istedim. 

Yoksa ne Erdoğan'ın yaptığı basın açıklaması ne de Yusuf Yerkel'in tekmesi kabul edilebilir değil tıpkı Türkiye'nin ILO'nun maden sözleşmesini 19 yıldır imzalamamış olması, işçi ölümlerinde yapılan sayısız ihmal gibi... 

Keşke canların hesaplarını sormak üzerinden madenleri konuşsaydı siyasi hesapçılar, keşke kaybettiğimiz işçilerin ömür verdikleri davayı, çocuklarını, geleceği, onların neden yerin altına girdiğine dair tefekkür etselerdi. 

Ne mi yaptılar? AK Parti'nin Soma'da aldığı %43'lük oyun sonucu budur diyecek kadar gaddarlaştılar, bilerek veya bilmeyerek; "oy verdiniz ve öldünüz" dediler. Kömür için oy ve can vermekten bahsettiler, Allah korusun bir makarna fabrikasında yangın çıksa ne diyeceklerdi acaba?! 

Birisi, hem de uluslararası hukuk firmasına danışmanlık yapan birisi şu aşağıdaki sözleri sıraladı. 

  
Siyasi hesap yapma derken, öfkeyle kalkıp zararla oturma derken bunu anlatmak istemiştik oysa. "Başbakan istifa etsin, bakanları istifa etsin, bu facianın sorumluları ortaya çıksın" demek kadar meşru bir siyaset ile böyle insani boyutları aşan bir siyaset hesabı arasındaki farkı anlatmak istedik.

Siyasi hesap yapma muhalifler için değildi, iktidarın sarhoşluğuna kapılmış, her taşın altında başka şeyler arayan, "Cehape zihniyeti, Gezizekalılar, Ölüseviciler" gibi ifadelerle insanları yaftalayanlar da siyasi hesap peşindeydi çünkü... 

Neresinden tutsak da bu işi aklasak veya neresinden tutarsak tutalım hükümete, ona oy verenlere çakalım telaşına kapılmak yerine sessizce dua etmeye, yas tutmaya, elinden gelen bir şey varsa onu gerçekleştirmeye davetti bir bakıma "siyasi hesap yapma" demek.  

Hepimizin başı sağolsun, Allah mekanlarını cennet etsin, ailelere sabır dilerim, ne olur dua edelim ifadeleri elbette yeterli değil ama bir o kadar da önemli. Peki ya sonra? Yaşadığımız kaderi kabullenmek mi, olur böyle şeyler demek mi, madenciliğin olağan sonuçları mı ELBETTE HAYIR!

Eğer yeryüzünde bu işi sizden daha iyi yapan birileri varsa ve onları örnek almamışsanız, 10 milyon dolar harcamayı göze alıp "yaşam odaları" yapmamışsanız, denetledik her şey yolundaydı diyerek bu işin içinden çıkamazsınız! 

Siyaset, devlet bu işin denetçisidir ve denetleyemediği, yaptırım uygulayamadığı için sınıfta kalmıştır. Peki ya işletmecisi, sendikası suçsuz mudur?! Siyasete yönelen tepkinin 10'da biri niçin işletme sahibine, sendikacılığa yönelmez anlamış değilim. Siyaseti aklamak, sorumluluğunu hafifletmek değil niyetim ama maliyeti 130 dolardan 26 dolara çektik diyen holding sahibine de sorulacak sorularımız olmalı, onun da vereceği büyük bir hesap olmalı. 

Şimdi işin ötesine girmeyeceğim; işçinin, emekçinin, arkada bıraktığı çocuğunun, babasının maaşının iki katı ücrette telefonu cebinde taşıyanın, gittiği üniversitede ana-baba parasını kayıtsızca harcayıp elle tutulur bir sonuç elde etmeyenin, milletin, yasın, birlikteliğin, ölümün, yaşamın ve diğerlerinin üzerine söylenecek çok söz var. 

Daha ortaokuldayken kendi parasını kazanan, yeri geldiğinde arkadaşları ile top oynamak yerine mecburi istikamet çalışmaya giden, sabah 8'de dükkanın önünü süpürüp gece 10'da yerlerini yıkayan 13-14 yaşındaki çocuk işçiden bahsetmeyeceğim.

Şimdi vefat edenlere Ya'sin okuyup, kalanlara sabır dilerken bu kederli hal ile siyasetten, özel sektöre, medyadan, sendikalara, sivil toplumdan, sivilleşememiş topluma kadar kimin zerre sorumluluğu varsa, hesap vermesini, ilk önce de hepimizin aynaya bakıp kendimizle yüzleşmemizi talep edeceğim. 

10 Mayıs 2014 Cumartesi

Feyzioğlu olmasa da siz "Metin" olun

Ülkemin gündemi, tartışmaları o kadar hızlı ki bir hafta sonu kahve keyfi yapmak bile mümkün olmayabiliyor. Kafe'de oturmuş, kahvemi yudumlarken Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu'nun Danıştay'ın kuruluş töreninde yaptığı konuşma ve Başbakan Erdoğan'ın bu konuşmaya verdiği tepki ile koşar adım eve gelip bilgisayar başına oturdum. Malumunuz algı yönetimi çok önemli bir mesele ve beni kahvemi yarım bırakıp eve getiren de bu oldu. Başbakan Erdoğan'ın Metin Feyzioğlu'na verdiği tepki üzerine sosyal medyada "tahammülsüzlük, sorun ruh hali, sinir, stres" kelimeleri üzerinden Başbakan'a yakıştırmalar yapıldığını görünce ben de tahammül edemedim. :)

Başbakan işte bu kadar tahammülsüz, eleştirilmeye gelemiyor ile başlayan sözler, hele bir cumhurbaşkanı olsun da o zaman görün siz gibi daha hesaplı bir algı yönetimine işaret etmeye başladı. Eğer Erdoğan Danıştay törenine gitmese, ayrımcı, saygısız ve sair yorumlarla eleştirilecekti, gidip bir baro başkanından alanıyla zerre ilgisi olmayan cümleler duyup kendi deyimiyle "haksızlık karşısında hep susacak mıyız" dürtüsüyle itirazlarını dile getirince de tahammülsüz, sinirli, eleştiri kaldırmayan biri olarak lanse edilmeye başlandı. Şunu bir kere hepimizin bilmesi gerekiyor ki karşımızda 20 seneden daha fazla bir zamandır savaşan, hakkını diklenmeyip dik durarak arayan bir karakter var. Uzatmaya gerek yok; Erdoğan'ın Beyoğlu belediye seçimlerinden yakın zamanda yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar hangi ayak oyunlarına, kampanyalara maruz kaldığı yakın tarihimizin gizlenemez bir gerçeği.  1989 Beyoğlu seçiminden tutun 1991'de tercihli oy sebebiyle milletvekilliğinin iptal olması, 1994'te İstanbul Belediye Başkanı seçildiğinde başta Aziz Nesin olmak üzere hakkında "şeriatçı" kampanyaları başlatılması, okuduğu şiir yüzünden hapse girmesi, partisi seçim kazandığında başbakan olamaması, ergenekon-balyoz ve bilimum darbe planları, google üzerinden oluşturulan kapatma davası ve daha çok kısa bir zaman önce Anayasa Mahkemesi Haşim Kılıç tarafından yapılan hadsizlik. Erdoğan'ın tüm bu yaşadıklarına rağmen yeterince tahammüllü olduğunu düşünüyorum zira bir benzeri herhangi birimizin başına gelse çoktan ülkeyi terk etmiştik. (Bkz: Fazıl Say)

Şimdi gelelim günümüzün konusuna; Erdoğan Feyzioğlu'na neden "edepsizlik yapıyorsun" dedi? Danıştay başkanının 25 dakika konuştuğu törende yaklaşık bir saat konuşan Feyzioğlu'nun konuşmasını izlemenizi tavsiye ederim. Şu kısacık an bile takındığı tavrı göstermesi açısından yeterli olacaktır. (Feyzioğlu "bitirdim" diyor. ) Kendisi Türkiye Barolar Birliği sıfatıyla çıktığı kürsünden Van Belediye Başkanı yahut Van milletvekili veya Vanlı bir vatandaş gibi "Van'da konteynırda yaşayan insanlardan" bahsediyor. Yer Danıştay, konuşmacı Barolar Birliği Başkanı ve konu Van depreminden zarar gören vatandaşlar. Sonra Erdoğan kalkıyor ve edepsizlik yapıyorsun diyor. Feyzioğlu yine tribünlere oynuyor, demagoji yapıyor, edepsiz kelimesini yakıştıramadığından bahsediyor. Ortam bir sirk sahnesi olsa, Feyzioğlu iyi bir illüzyonist olabilirdi belki ancak devletin saygın kurumlarından birinin kuruluş töreninde yapılan bu demagoji ve alan dışı, siyaseti sıkıştırma odaklı söylemler en hafif tabiriyle "edepsizlik" olur. Feyzioğlu sadece Van'dan bahsetmiyor, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dair fikir de beyan ediyor. Kimsenin Feyzioğlu'nun fikirlerini ifade etmesine karıştığı, onu susturmaya çalıştığı yok ancak Barolar Birliği Başkanı sıfatıyla Danıştay töreninde hem de Danıştay başkanından daha uzun bir konuşmanın içeriği herhalde hiç bir demokraside bu değildir.

Erdoğan kalkıyor, yalan söylüyorsun diyor ve giderken ekliyor, "haksızlık karşısında hep susacak mıyız". Erdoğan ile birlikte Cumhurbaşkanı Gül ve Genelkurmay Başkanı Özel de ortamı terk ediyor. Aslında Gül ile özel "haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" söylemine uygun hareket ediyor ve şeytan olmaktan kaçınıyor. Ahmet Necdet Sezer'i hatırlarsınız, hani şu anayasa kitapçığını fırlatan. Belki de hatırlamazsınız. Çünkü kendisi Çankaya'da kaldığı süre zarfında pek hatırlanacak bir cumhurbaşkanlığı süreci geçiremedi. Aklımızda kalan kısmı anayasa fırlatarak çıkardığı kriz ve o krizin ülkemize maliyeti. Şimdi bunun konuyla ne alakası var demeyin. İşte bugün Erdoğan'ın TBB Başkanı Feyzioğlu'na yaptığı "one minute" Türkiye'deki eski alışkanlıkların sessiz kalındığı müddetçe sürdürülmesine koyulan bir tepkidir. Haşim Kılıç ile başlayan ve Feyzioğlu ile devam eden yargı mensuplarının siyasetçiye ayar verme telaşı sanıyorum bu vesileyle son bulacaktır. Dolayısıyla bu demokrasi dışı görülen tablo Türkiye'nin demokratikleşmesine büyük hizmet edecektir. Yapacak bir şey yok; Erdoğan'ın kabadayı, sert, uyumsuz bulduğunuz tavırları olmasa karşıdaki görece kibar(!), entelektüel(!), 3-5 dil konuşan ve Roma hukuku üzerinden millete ayar verme telaşında olanların alışkanlıkları sürmeye devam ediyor. Dolayısıyla şükürler olsun ki Türkiye'ye demokrasi asarak, keserek, işkence ederek, yasaklayarak değil, böyle seviyesi yüksek tartışmalar, itiş-kakışlar ve ayar verme seanslarının heba olması ile geliyor.

Şimdi bu kadar verdik veriştirdik ancak bir başka konuyu da ıskalamamak gerekiyor. Erdoğan her ne kadar haklı ise de onun haklılığını ortadan kaldırma eğiliminde olan çok irrasyonel tepkiler de yok değil. Hukuk ve yargı kurumlarını seçilmiş iktidarın hizmetkarı gören, seçilmişlerin seçildikleri için ne isterse yapabileceğini çağrıştıran yorumlar ve düşünceler mevcut maalesef. Şunu söylemek de yarar var. Hukuk hepimize lazım ve yeri geldiğinde hepimizi siyasetçiden de koruması gerekebilir. Dolayısıyla siyaseti mutlak doğru, hukuku da onun hizmetkarı görmek çok tehlikeli bir yaklaşımdır. Burada nüans, hangi hukuk hangi anayasa ve yasa sorusunda gizlidir? Milletin evrensel değerleri de gözeterek yaptığı bir anayasa ve onu tamamlayan yasalar işte bu yüzden çok önemli ve acilen yapılması gerekenler listesindedir. Kısacası hukuk milletin çıkarlarını siyasetçilere karşı koruyabilecek, insan hakları ve demokrasiyi tesis edecek bir hukuk olana kadar Erdoğan haklıdır ama Erdoğan hukuktan da, yargıdan da üstün değildir.