25 Mart 2014 Salı

Neden CHP'ye Oy Vermeyeceğim

30 Mart'ta kime ve nasıl oy vermeli başlıklı yazımdan sonra fikirlerini epey önemsediğim kıymetli dostum Seren Selvin Korkmaz "Neden oyum Ak Parti'ye değil" başlıklı bir yazı kaleme aldı ve ben bu yazıdan epey istifade ettim. Belirli bir üslup içerisinde kalmanın ve karşılıklı hakaret ile aşağılamadan uzak durmanın çok zor olduğu şu süreçte Seren Selvin'in yazısı Türkiye'nin yarınları için beni pozitif anlamda etkiledi. Zira yazıma yönelik çok seviyesiz tepkiler de almıştım. 

Önümüzdeki yerel seçimlerin hüviyetinin 17 Aralık tarihinde değiştiği hepimizin malumu. Yerel seçimlerden ziyade ülkemizin istikametini tayin edecek bir sürece girmiş görünüyoruz. Ünlülerin de dahil olduğu oy ver kampanyaları, Hasan Cemal'i bile ilk kez oyunun rengini açıklamaya iten şey içinden geçtiğimiz bu ağır süreç olsa gerek. 

Oy rengi açıklamak ile bir partiye neden oy vermeyeceğini beyan etmek arasındaki farkı da görmemiz gerekiyor. Siyasetin doğası, demokrasinin kendisi her zaman eleştirilmeye müsaittir. Demokrasi altı delik olan bir kaba su doldurmak gibi olduğu için sürekli su taşımanızı gerektirir ama siz doldurdukça alttaki delikten de boşalıyor olması her daim eleştiriye hazır olmanızı gerektirir. "Oyumu AK Parti'ye veriyorum" demek ile "Oyum AK Parti'ye değil" ifadesi arasında bu anlamda büyük fark vardır. Ben ilk yazımda alacağım eleştirileri göze alarak oyumun rengini açıklamıştım ve şimdi biraz daha rahat bir şekilde oyumu neden CHP'ye vermeyeceğimi izah etmek istiyorum.

Oyumu CHP'ye vermeyeceğim çünkü 17 Aralık'tan itibaren süren kirli oyunda ne tabanına ne de parti programına asla uymayacak bir tavır takınarak adeta cemaat ile kol kola girdi. Hiç değilse cemaate tek bir eleştiri getiremedi. 

CHP benim oyumu alamayacak çünkü Türkiye'nin can alıcı meselesi "barış süreci" hususunda hiç bir fikri olmadığı gibi cemaat tarafından belli amaçlarla sızdırılan Öcalan kayıtlarına itiraz bile edemedi. Bununla birlikte sanki mecburiyetleri varmış gibi HDP'ye oy vereceklere "oyları bölmeyin ve CHP'yi destekleyin" çağrıları yapabildi. 

KCK tutuklularını görmezden gelen, Ergenekon ve Balyoz tahliyelerinin Türkiye'de hiç bir zaman askeri vesayet olmadığı gibi algılanmasına çanak tutan CHP benim oyumu maalesef alamayacak. 

İstanbul'u kazananın Türkiye'yi kazandığı bir ülkede İstanbul Belediye Başkanı Adayı olarak Mustafa Sarıgül'ü seçtiği için CHP'ye oy vermem mümkün değil. İktidar partisine yolsuzluk iddiaları üzerinden yüklenen ancak İstanbul Adayı ve Genel Başkanı yolsuzluklarla hemhal olmuş bir CHP benim oyumu alamayacak.

Henüz 6 ay önce açıklanan demokratikleşme paketine en kuvvetli itirazı gerçekleştiren CHP'nin benden oy istemesi mümkün değildir. Türkiye'nin en eski ve demokrasi karnesi en kötü olan siyasi partisi CHP'dir. Liderinin kendi kimliğini söylemekten imtina ettiği ve hatta oy sandığına gitmeyi beceremediği CHP'ye elbette oy vermeyeceğim. 

"Hayat Bayram Olsun" videosunu beğenmekle birlikte Türkiye'de demokratik bir anayasanın hayatı bayram edeceğine inandığım ve CHP'nin oklarıyla sabit ilkelerinin buna izin vermediğini bildiğim için oy vermeyeceğim.

En önemlisi de iktidarını ve seçim zaferini cemaatin AK Parti'ye açtığı savaş üzerinden kurguladığı ve Türkiye'nin 5-10 yılına dair herhangi bir vizyonu, demokratikleşme vaadi, projesi olmadığı için CHP'ye oy vermeyeceğim. 

Yukarıdaki listeyi uzatmak mümkün. Benzer listeleri her siyasi parti için hazırlamak çok zor değil. MHP'ye, AK Parti'ye oy vermeyeceğim diyerek sayfalar dolusu eleştiri getirilebilir. Ben CHP'ye oy verecek dostlardan "CHP'ye ov vereceğim çünkü" yazısı bekliyorum. Bu herhangi bir siyasi parti için de mümkün olabilir. Siyasi tablomuz ortada, mevcutlar arasından en iyisini seçmek için çaba sarf ediyoruz. Bu arada Hasan Cemal'in oyumu CHP'ye vereceğim yazısında olduğu gibi basit bir Erdoğan ve AK Parti karşıtlığını da kabul etmiyorum. O zaman oyumu AK Parti'ye vermiyorum çünkü demek ile oyumu CHP'ye veriyorum çünkü demek arasında bir fark kalmıyor ve CHP oyları yine AK Parti'ye göre konumlanmış oluyor ki benim CHP'ye oy vermeme sebeplerimden en kuvvetlisi budur. 

22 Mart 2014 Cumartesi

Tivitir Mivitır İktidarı Düşürür mü?

30 Mart yerel seçimlerinde Türkiye'ye geliyorum ve oyumu AK Parti'ye vereceğim dedikten sonra beynimin yıkandığını, çok cesur olduğumu, gemicik edinmek istediğimi ve "duygulara tercüman olduğumu"  ifade eden mesajlar aldım.Atatürkçülük, Ulusalcılık v.s üzerinden aldığım tepkileri birebir yazmıyorum zira modasının geçtiğine inanıyorum.  

Oyumu AK Parti'ye vereceğim dedikten sonra malum "twitter mivitır" hadisesi yaşandı ki ben henüz kapatma olmadan 1 saat önce "yok canım olur mu öyle şey" diyerek Başbakanın konuşmasını eleştirenlere takılıyordum. Eh haliyle "oyunun rengi değişti mi" sorularına maruz kaldım. Beklenti; twitter kapandığı ve bunu bizzat başbakan yaptığı için AK Parti'den istifa etmemdi ki bugüne kadar üyesi bile olmadım :)

Maalesef çok çirkin bir dönemden geçiyoruz ki bu ilk kez yaşanmıyor. Yakın tarihimizde birincisi "Ergenekon-Balyoz Davaları" ve ikincisi "Anayasal Değişiklikler Referandumu" olmak üzere toplumun tamamen ikiye bölündüğü ve karşıt cephelerin birbirlerine karşı çok çirkinleştiği süreçler geçirmiştik. Bizzat kendim her ikisinden de çok yara aldım. "Ergenekon Terör Örgütü" olduğunu düşünmek ve referandumda "Yetmez ama Evet" cephesinde durmak hayli zor olmuştu. Çok yakın dostlarımla ve hatta akrabalarımla ters düşmüş ve çoğunluk onlar olduğu için ben afaroz edilen olmuştum.

Bugün içinden geçtiğimiz dar boğazı diğerleriyle elbette kıyaslamıyorum. Arada büyük farklar olduğunu görmekteyim. En azından bu kez sözüm ona "dindarlar ile dindarlar" kavga ediyor. İddialara göre siyasal İslamcılar ile ılımlı İslamcıların kavgası bu. Bana sorsanız İslamcı'ya değil İslamca bir yaşama ihtiyaç var. Yani hakiki Müslüman olabilsek çok iyi olacak. Aksi takdirde google üzerinden hadis-i şerif bulup İslamcı olduğumuzu ispata kalkarız yahut söylemde İslami olup eylemde insani olmadığımız durumlar açığa çıkar. Oysa İslam insan içindir.

Gelelim twitter üzerinden oyumun değişip değişmemesi meselesine. Ben AK Parti'de görev alıp sonra ilkesel değerlerim uyuşmadığı kalkanına saklanıp istifa edenlerden değilim. İçeride oldukları süreçte ilkesel olarak katılmadıkları konuları eleştiremeyenler nedense son 3-4 ayda ilkeleri uyuşmadığı için istifa ettiler, ediyorlar. Oysa 30 Eylül 2013'de açıklanan demokratikleşme paketini yetersiz bulup çoktan istifa edebilirlerdi. İşte ben tam da bu nedenle henüz 6 ay önce Türkiye'de başka herhangi bir siyasi partinin yapamadığı demokratikleşme paketini açıklayan AK Parti'ye anti-demokratik söylem ve eylemlerini paranteze alarak destek oluyorum çünkü AK Parti'nin verdiği kavganın şartlarının da bir o kadar anti-demokratik olduğunu görüyorum. Başka bir ifadeyle; amacının hukuk tesis etmek olmadığı aşikar olan 17-25 Aralık koşullarından ötürü Türkiye'nin en büyük demokrasi adımlarını gerçekleştirmiş siyasi partisini linç edemiyorum. Bu durum twitter kapatma meselesine destek verdiğim anlamına gelmiyor. Başbakan'ın "kökünü kazıyacağım" derken twitter'ı mı yoksa twitter üzerinden gizli hesaplarla her türlü tacizi, hakareti, pisliği gerçekleştirenleri mi kastettiğini merak ediyorum.

Elbette sahte hesaplar ile AK Parti'ye ve Başbakana değil her kime olursa olsun saldıran, hakaret edenlerin engellenmesi, hukuk önüne çıkarılabilmesi hepimizin selametine olacaktır. Fakat bu durum bile Başbakanın twitterı kapatacağım, kökünü kazıyacağım söylemini haklı çıkarmıyor. Her ne olursa olsun tamamen twitterı kapatmaya çalışmak anti-demokratik bir yaklaşım olduğu gibi teknolojik gelişmelerden ve imkanlardan da bihabermiş izlenimi veriyor.

Twitter'ın kökünü kazımak yasakla değil, kendi twitterınızı kurmakla mümkün olur. Jack ile anlaşmaya çalışmak yerine başkalarının Ayşe ile Ahmet ile anlaşması için yeniliğe, teknolojik gelişmeye-kalkınmaya önem vermelisiniz. TÜBİTAK'ın sekreteryasını yürüttüğü Bilim ve Yüksek Teknoloji Kurumu 1983 yılında kurulmuş ve 2004 yılına kadar sadece 9 kez toplanmıştır. 2004 yılından 2013 yılına kadar gerçekleştirdiği toplantı sayısı ise 17'dir. Teknoloji geliştirme, yeniliği ön plana çıkarma devletin kolaylaştırıcılığında gençliğin katılımı ile uzun yıllar alacak bir meseledir. Türkiye'de halen daha üniversitelerin yüksek lise işlevi gördüğü, Sedat Laçiner hocanın deyimiyle diploma enflasyonu yaşandığı göz önüne alındığında hem devletin hem özel sektörün hem de gençlerin kat edeceği uzun mesafeler vardır. Özgürlük, demokrasi, yaşam tarzı konularında sesini yükselten, sokaklara çıkan gençlerin üniversite derslerini takip etme, okudukları alana hakim olma ve o alanda başarılı çalışmalar gerçekleştirme konularında da aynı azim ve kararlılığı göstermesi beklenmelidir.

Başbakan bugün Ankara mitingini "Gümbür gümbür geliyoruz Allah'ın izniyle" sözleriyle tamamladı. Ben de "30 Mart'tan sonra gümbür gümbür reform, hukuk, adalet sağlanmazsa, yolun sonuna gidiyorsun demektir" diyerek yazımı noktalıyorum. 

19 Mart 2014 Çarşamba

30 Mart'ta Nasıl ve Kime Oy Vermeli?

Türbülanstan geçtiğimiz şu günlerde olgular değil algılar belirleyici maalesef ve bir kaç ses kaydı ile adeta pireye kızıp yorganı yakma eğilimindeyiz.

Peşinen söyleyeyim, bu yazı birilerine fena dokunacak. Yine başlayacaklar "yahu sen eğitimli adamsın sen bari yapma" diye söylenmeye. Son zamanlarda en çok bunu duyuyorum, eğitimli olduğum için AK Parti'ye oy vermemem gerektiği salık veriliyor. Oysa ben çoktan uçak biletimi aldım ve bir aksilik olmazsa 30 Mart seçimleri için oy kullanmaya geliyorum. Oyumu da adaya değil partiye vereceğim. Ne kadar garip değil mi? Yerel seçimlerde oylar adaya verilir, akıllı adam öyle yapar ama ben çoktan delirdim ve oyumu adaya bakmaksızın siyasi partiye vermeye geliyorum. Beni deliliğimden ötürü suçlayabilirsiniz ama delirten nedenleri hiç sorgulamazsınız biliyorum. Çünkü en akıllı, en aydın, en özgür, en iyiyi bilen, en iyi gezen, en iyi yiyen, içen, giyinen hasılı herşeyin en iyisini bilen sizsiniz.

Yaşım 27 henüz. Genç dedikleri evredeyim. Eğer takdiri ilahi erken değilse önümde uzun yıllar var ve ben bu uzun yılların hayalini kurarken birileri gündelik hesapların peşinde. Hırsız, katil diyerek siyasi iradeyi yerle yeksan etmeye çalışıyorlar. Yarın sandıktan birinci parti çıksa bile söylemleri hazır; ya halkımıza koyun diyecekler ya da hile yapıldığını iddia edecekler. Bunlara göre 2003 yılında da ülkemize şeriat geliyordu, memleket bölünüyordu ve bugün de bir diktatörün yönetimi altında yaşamaktayız.

Türkiye'nin 2002'den önce ne yaşadığı hakkında hatıralarım sınırlı. Hatta 3 Kasım 2002'de yapılan seçimlerde AK Parti'den nefret edecek kadar da kurulmuştum. Kurulmuştum diyorum zira herkesin geçtiği torna tesfiyeden ben de geçtim. Ülkemin büyüklüğünü bir kenara itip 4 tarafta düşmanlar olduğuna, çağdaşlığın tek yolunun batıya entegrasyon olduğuna ve en iyiyi en doğruyu askerlerin, bürokatların, akademisyenlerin bildiğine inandırılmıştım. Sonra çok şükür okuduk, gezdik, klasik deyim ile hem okuyanın hem gezenin bildiği bir kıvama nispeten geldik de birazcık anladık neyin ne olduğunu.

Recep Tayyip Erdoğan'ın eleştirilecek bir sürü yanı var ama mesele eleştirmek değil alaşağı etmek. Kasımpaşa'dan çıkan, sessizlerin sesi olan, küresel politikaları eleştirip milli politikalar geliştirme derdine düşen bir insandan bahsediyoruz. Bugünlerde birilerinin deyimiyle başçalan ve katil. Acaba bunu söyleyenler Erdoğan'ın kişisel ve siyasi hayatına dair hiç okuma yaptılar mı? Yapmış olsalar bugün neden başarılı olduğunu, neden milleti arkasına aldığını anlarlardı ama şahsi tecrübelerimden biliyorum ki sesini duymaya bile tahammül edemeyip kanal değiştiriyorlar, televizyonun sesini kısıyorlar. Bunu yapanların en büyük derdi "demokrasi". Türkiye'nin demokratik bir ülke olmasını istedikleri için Erdoğan'ın gitmesi gerektiğini söylüyorlar.

Kusura bakmayın ama Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük demokrasi adımlarını Erdoğan liderliğinde AK Parti ile gerçekleştirdi. Sene 2007, Demokratik Toplum Partisi'ni TBMM'de ziyaret ettik. Üniversiteye döndüğümüzde bazı askerler tarafından yemeğe çağrıldım. Yemeğin konusu gerçekleştirdiğimiz DTP ziyaretiydi ve söylenen şuydu; "Burak sen iyi bir çocuksun, böyle hareketler yapma, devlet de üzerine çarpı atılır." Çok değil 6-7 sene önce Türkiye bu kıvamdaydı ve hatırlarsanız gencecik çocuklar tabutlarla geliyordu evlerine. Bugün halen "demokratik açılım" girişimini sindiremeyenler olabilir ama sağduyulu Kürtler bunu çok net görüyorlar ki son 1 yıldır çok şükür ne çatışma ne şehit var.

Ne diyorduk, itiraz edenlerin dertleri demokrasiydi. Bunlara "The Cemaat" dahil. Hani şu 28 Şubat'ta Erbakan alaşağı edilirken neredeyse alkış tutan cemaat. Başörtüsü için "gerekirse çıkarmak lazım" türünden fetvalar veren nam-ı değer Hocaefendi! Geç oldu ama çok şükür oldu, üniversiteden tutun asker-polis-yargı hariç her alanda başörtüsü sorunu da çözüldü, kim çözdü peki? O hiç sevmediğiniz, alaşağı etmek istediğiniz Recep Tayyip Erdoğan ve hükümeti. Bir arkadaşım, dün de bugün de azılı Erdoğan düşmanı olanlardan, "bir gün baktım bizim siteye gelmişler, her yerdeler" diyordu başörtülüler için... Sonra rahatsız olmaya başladıklarını iddia ediyordu. Bir başkası; Koç Üniversitesinde okuduğu ilk yıllarda başörtülüleri nasıl tehdit olarak gördüklerini anlatıyordu. Elbette o da bugün Erdoğan gitsin cephesinde ve bana "eğitimli adamsın sen yapma abi" diyenlerden. Düşünün işte yine 6-7 sene öncesine kadar başörtüsü bile bizim en büyük demokrasi sorunumuzdu. Şimdi kalkmış, bunlardan rahatsız olanların yine başı çektiği kitleler demokrasi diyor.

Gezi Parkı olayları yaşandığı dönemdi. Bizzat o gün Taksim'e çıkanlardanım. Yahu Başbakana ne oluyor, neden bu kadar ayırıcı, itici, buyurgan konuşuyor diyordum. Hiç unutmayacağım; Taksim'e çıkarken etrafımda CHP bayraklı bir kitle vardı. O an düşündüm, acaba bu insanlar benim haklarım, kaygılarım için benimle meydana yürür müydü? Ama ne fark ederdi, mevzu bahis kişilerin hakları ve kaygılarıysa, kim olduğuna bakmaksızın destek olmak bizim şiarımızda vardı ve halen var. Sonradan tabi oturdu sahne kafamda, terk-i diyar eyledim Gezi'yi ve bugün Gezi'nin de başında sonunda masumiyet olmadığını düşünmeye başladım. İnsanlar masumdu ama insanları oraya getirmek için her yol denenmişti. Bunu da söylemezsem olmaz; o zaman AK Parti'li bir çevre beni "vatan haini" ilan etmişti. Aldırmadım çünkü daha önce en yakın akrabalarımca yobaz ve PKK sempatizanı da ilan edilmiştim, gelir geçerdi elbette.

Demokrasiydi esas talep değil mi? Erdoğan otoriterleşiyor ve hatta çoktan diktatör olmuştu. Öyle bir diktatör ki onun partisi ve hükümeti zamanında azınlık malları iade edilebildi, Alevi açılımı yapılmaya çalışıldı ve yine söylüyorum ilk kez "Kürt Sorunu" olduğu dile getirildi. Hatta askerin siyasete müdahalesine karşı ilk kez siyasi iktidar duruş sergileyebildi. 367 rezaletini, 27 Nisan E-muhtırasını unuttuk mu sanıyorsunuz? Hoşunuza gidecekti AK Parti google üzerinden derlenen delillerle kapatılsaydı. Çünkü AK Parti'den önce ülkenin normali buydu, irtica ve bölünme tehlikesine karşı asker ve zinde güçler teyakkuza geçerdi.

Şimdi diyorlar ki bunlar geldi geçti babam, sen başka şeyler anlat bize. Erdoğan ve AK Parti bunları çözdü de ne oldu, kendileri sivil vesayet kurdu diyorlar. Evet, öyle bir vesayet kurmuşlar ki hepsinin telefonları dinlenmiş ve dinlemek yetmemiş sonra da montajlanmış. Durun hemen köpürmeyin, yolsuzluk yok demiyorum. Ben mahkeme değilim ki karar vereyim buna! Gerçi mahkeme de mahkeme değil, zaten hiç olmamıştı ki! Bugün hukuk alaşağı edildi diye bağırıyorlar, yargı bağımsızlığını yitirdi diyorlar. Hadi oradan diyesim geliyor. Bu ülkede 1921'den sonra hukuk mu vardı? Olmadığını bizzat kendiniz biliyorsunuz; yaşı büyültülerek asılan gençlerden, yakılan insanlarımızın hesabının sorulamamasından, Uğur Mumcu'nun, Hrant Dink'in ve bir sürü faili meçhulun olmasından bunu idrak edemiyor musunuz? Ama derdiniz hukuk mu yoksa Erdoğan'ın alaşağı edilmesi mi? "Erdoğan gitsin de biz 2007 yılında eşi başörtülü diye karşısına dikildiğimiz Abdullah Gül'e bile razıyız" diyorsunuz utanmadan!

Allah'a şükür toplum hafızası var. Ülkemizin yakın siyasi tarihinde nelerin nasıl olduğunu az-çok aklında tutuyor. Menderes idam edilirken gülüp oynamıyordu millet, darbeler yapıldığında memnun değildi ama el mahkum silahlı adamlara karşı duramıyordu. Zaten meselenin özü de bu; politik-ekonomi! Birilerinin elindeki imkanların bir başkalarının eline geçmesi kabul edilemiyor veya sanılıyor ki herkes o imkanlara doğuştan sahip. Kusura bakmayın beyler-hanımlar; ben liseye başladığımda hazırlık sınıfı için kitaplarımı ikinci el aldım ve fiyatı babamın maaşının yarısı kadardı. Ben ilk kez yurt dışına çıkacağım için uçağa bindim ve sene 2008'di. Biz şanslıyız, doğal gaz evimize 7-8 sene önce geldi. Şanssız olanları siz düşünün!

Neymiş efendim, onu öldürür bunu öldürür şu kadar para çalarmış ama X ile Y şehrinin arası 2 saate indiği için Erdoğan'a oy verecekmişiz. Kimse kusura bakmasın ama Hrant Dink'ten beri toplumsal olaylar dışında faili meçhul yok bu ülkede. Roboski'yi unuttum sanmayın, ha siz onu da bilmezsiniz size göre Uludere! Zaman bize Hrant'ın, Muhsin Başkan'ın ve Roboski'nin katillerini de verecek inşallah ve o zaman göreceğiz kimmiş katil! Ergenekon'un palavra olduğuna inanan yığınların olduğu, doğudaki faili meçhulleri görmeyen, KCK tutukluları içeride tutulup, paşalar salınırken sevinenlerin cirit attığı memleketimde katilleri bulmak da zor oluyor haliyle. Gezi olayları olmasa medyanın ne kadar iki yüzlü olduğunu bilmeyen bir kitleden bahsediyoruz, sırf bu yüzden doğudaki ikinci uyduları başka meselelere yorduklarını da unutmadık.

Askeri vesayet, eski Türkiye, CHP ve Kemalist hikayeleri anlatma bize diyebilirsiniz ama unutmayın ki bunlar 10-20 yıl önce yaşanan hadiseler değil. Ergenekon keşke 3-5 darbe meraklısı askeri içeri almakla çözülecek olsaydı ama bahsettiğimiz bir zihniyet mücadelesi ve Einstein'ın dediği gibi ön yargıları kırmak maalesef atomu parçalamaktan zor! İşte bu yüzden tutturdunuz Erdoğan gitsin diye. Peki soruyorum kimi istiyorsunuz? Sonra ne olacak? Biliyorum hiç bir fikriniz yok ve yine biliyorum ki tek adama tutunmak çare değil. O yüzden Erdoğan ve hükümetlerinin eleştirilecek yığınla yanı olduğunu söyledim ilk başta.

2010 yılında yetmez ama evet demişken bugün "yetmez" dediklerimize dair adım atılmamış olmasını rehavete bağladığım kadar şu 17-25 Aralık vakalarıyla gün yüzüne çıkan art niyetlilerin sebep olduğunu da düşünüyorum. Halen daha 1982 Anayasası ile yönetilen bir ülke olmaktan ben de bıktım usandım ve utanıyorum. Demokrasi diyorsunuz ama anayasa yapımına 3 madde değişmez diyerek engel olan siz değil misiniz? Çağdaşlık, batı normları diyorsunuz ama Atatürk ilke ve inkılaplarından taviz vermeyiz lafını da peşine ekliyorsunuz. İşin en komik yanı ise bugün cemaat denilen yapının başını çektiği Erdoğan'ı bitirme kampanyasında cemaat ile el ele veriyorsunuz. Kusura bakmayın dostlar ama o cemaat AK Parti'yi bu hale getirmişse sizi ne yapar bir düşünün? Koç, Aydın Doğan, Cemaat, CHP, aşırı sol yahut ulusol el ele tutuşmuş Erdoğan'ı yemeye çalışıyorsunuz ama ertesi güne dair tek bir öneriniz, düşünceniz yok.

Yazmayı bile zül addediyorum ama madem bu kadar kutuplaştık ben de üzerime düşeni yapayım. Geçenlerde Ateist bir dostum durup dururken mesaj atıyor; "Burak bu zalimliği eleştirmen için bizim ölmemiz mi gerekiyor, seni tanıdığım günden utanıyorum, adam değilmişsin, seninle ilişiğimi kesiyorum" diyor. Ben kendimce inançlı bir insanım ama bu arkadaşın Ateist olmasını hiç dert etmedim. Her olduğum ortamda olmasından ne rahatsızlık duydum, ne de dışlanmasına izin verdim fakat hata etmişim anlaşılan. Demokrasi ve özgürlük talebi olan bu dostum ben AK Parti'ye destek oluyor yahut ağır eleştiri getirmiyorum diye beni hayatından çıkarıyor. Şimdi merak ediyorum; ben eğer AK Parti'ye destek vermezsem başıma neler gelecek acaba? Hani meşhur deyiminizle "başıma bir şey gelmeyecekse şunu söylüyorum; 30 Mart'ta Türkiye'ye geliyorum ve oyumu AK Parti'ye vereceğim." 

Çözüm süreci akim kalmasın, yeniden kan akmasın,
Anadolu insanı hakir görülmesin, talep ve isteklerine kulak verilsin,
Türkiye ucu bucağı belli olmayan cemaat vesayetine teslim olmasın,
Türkiye dünyada yaşanan gelişmelerde taşeron değil aktör olsun,
Bugüne kadar gerçekleştirilen demokratikleşme sürsün,
İlk kez sivil bir anayasa yazılabilsin,
Askerden sonra, yargı odaklı yahut herhangi bir vesayet oluşmasın, temennileriyle oyumu AK Parti'ye vereceğim.

30 Mart'tan sonra AK Parti'nin içinde kokuşmuş, yolsuzluğa bulaşmış kim varsa gerçek bir hukuk önünde hesap vermeli. 17 Aralık'tan bugüne kadar ne kadar anti-demokratik adım atıldıysa geri alınarak demokratikleşme hızlandırılmalı. Devlet hiyerarşisi içerisinde hocadan, ağadan, paşadan emir alan kim varsa azledilmeli, devlet içerisinde yasama-yargı-yürütme dengesi oturtulmalı. Yeni anayasa yapımı çalışmaları gerçek bir eyleme bürünmeli, Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı esas alınarak herkes yasalar önünde eşit hale getirilmeli. Alevi vatandaşların Cemevlerinin ibadethane olarak tanınması sağlanmalı, Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinden yararlanmalarının önü açılmalı. Ergenekon, Balyoz, Oda TV, KCK gibi davalar öncelenerek sonlandırılmalı ve hüküm giyenlerin nihai kararları açıklanarak suçlular cezaevine gönderilmeli. Ermeni, Musevi, Süryani ve bilimum azınlıklara TBMM seçimlerinde kota verilmeli ve her azınlık grubunun nüfusu oranında vekil çıkarabilmesi sağlanmalı. Hrant Dink, Muhsin Yazıcıoğlu ve Roboski gibi toplum vicdanını zedeleyen cinayet ve ölümlere ilişkin yargılama işlemleri hızlandırılmalı ve deliller ışığında suçlular cezalandırılmalı.

Yukarıda gereklilik kipiyle kurduğum cümleler benim nazarımda AK Parti'nin kredisini, geleceğini belirleyecektir. Bugün için bir dostumun da söylediği gibi 17-25 Aralık hadisesi üzerinden parantez içine aldığım eleştirileri 30 Mart gününden sonra şiddetle dile getireceğim ki iktidar sarhoş olmasın eroin etkisi gerçekleşip uyuşmasın.Şahsi olarak 17-25 Aralık olaylarını yargı kullanılmak suretiyle siyasi iktidara darbe olarak görüyorum ve bu olağanüstü halde iktidarın yanında durmayı ahlaki buluyorum. 

18 Mart 2014 Salı

Çanakkale Harbi Bitti mi?

Çelik ile etin, hırs ile imanın, yıkan ile imar edenin karşılaştığı ve modern savaşları düşününce adına "savaş" demenin hafif ve kirli kalacağı bir zaman diliminin 99. yılındayız. 15-16 yaşlarındaki çocukların vatan ve bayrak düşmesin diyerek okullarını bırakıp cepheye koştuğu bir dönemin 99 yıl sonra değerlendirmesi için bugün 15-16 yaşındaki çocukların hangi şartlarda yaşadığı, hangi imkanlara sahip olduğu ve gelecek hayallerinin ne olduğunu düşünmek gerekiyor.

99 yıl öncesinde 3-5 dakika sonra öleceğini bilerek cephede Kuran-ı Kerim okuyan gençler ile bugün 3-5 yıl sonra hangi kariyere sahip olabileceğinin hayallerini kuran gençler.  

99 yıl önce Balkan harbinden, Trablusgarp savaşından çıkmanın fiziksel yorgunluğu, kaybettikleri canların acıları ve yitirdikleri toprakların, coğrafyanın üzerilerine yüklediği dayanılmaz vebal ile belki de hiç takati kalmamışken destan yazanlar ile bugün Balkanlarda, Ortadoğu'da, Afrika'da, Kafkasya'da TİKA'sıyla, üniversiteleriyle, Yurtdışı Türkler Başkanlığıyla, Yunus Emre Enstitüleriyle, gençleriyle ve iş adamlarıyla tarihi derinliğine, kültürel coğrafyasına ve üzerindeki vebale yüzünü dönenler. 

99 yıl önce Gazze'den, Üsküp'ten, Bakü'den, Trablusgarp'tan, Bingazi'den, Saraybosna'dan, Yemen'den gelip Anadolu'daki kardeşleriyle omuz omuza verip  bir daha geri dönemeyenler ile bugün Anadolu'dan kalkıp Gazze'ye, Somali'ye, Myanmar'a, Saraybosna'ya, Priştina'ya, Yemen'e, Bakü'ye, Urumçi'ye, Bağdat'a, Halep'e, Şam'a gidenler... İHH ile AFAD ile Yeryüzü Doktorları ile... Gençlik ve Spor Bakanlığı'nın gemisiyle Fas'a, Mostar'a giden gençler... Balkan Treni ile ecdadın izini süren gençler... Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü programları ile Tunuslu, Mısırlı, Libyalı, Yemenli, Batı Afrikalı gençleri ile el ele veren gençler... Şanlıurfa'dan ve Erzurum'dan yola düşüp Avrupa Birliği Gönüllü Hizmeti programının hibesiyle Makedonya'ya giden, ilk buldukları fırsatla balkanları turlarken Saraybosna'da Alija İzetbegoviç'in mezarı başında rastladığım gençler... 

Askerlerinin tamamı şehit olan 57. Alay.
99 yıl önce toprağa düşenler, dünyaya savaşın bile vicdanı olduğunu karşı cephedeki "düşmana" yardım eli uzatırken, yaralısını sırtında taşıyıp yahut matarasındaki suyu paylaşırken, en dar zamanda bir tek sigara ikram ederken... Bugün Suriye'de, Gazze'de, Mısır'da, Urumçi'de, Somali'de, Myanmar'da ve her nerede kime karşı zulüm yapılıyorsa ses çıkaran, köhneleşmiş ve işlemeyen Birleşmiş Milletler'e eleştirisini "Dünya 5'ten Büyüktür" şeklinde dillendiren gençler. 

Düşman gelip Çanakkale boğazına dayandığında tereddüt etmeksizin cepheye koşan gençler ile bugün çeşitli STK'lar, dernekler, örgütlenmeler üzerinden ülkesine katma değer oluşturmaya çalışan gençlik arasında büyük bir fark yok. Seyit Onbaşı ile Ezineli Yahya Çavuş da dünyayı aynı pencereden görmüyordu belki, Mustafa Kemal ile Enver Paşa da birbirinden farklı bakış açılarına sahipti ama Çanakkale hepsini buluşturdu, hepsi imkanların ötesinde çaba sarf edip kahramanlık gösterdiler. Bugün de gençler birbirinden farklı düşünüyor ve hepsi kendi zaviyelerinden ülkelerini en iyi yere taşımak idealine sahipler. 

99 yıl önce bugün tüfeğe, topa, çelik zırhlılara karşı iman ile cephede, karşı karşıya verildi mücadele ve o günde müttefikler Avustralyalıları, Hintlileri sürmüştü cepheye. Öyle hazindir ki Kıbrıs adasından gemilere bindirilip Çanakkale'ye getirilen ve ezan sesini duyduğunda Müslümanlara karşı savaştığını anlayan Kıbrıslı Türklerin hikayeleri vardır. Mehmed Akif Çanakkale Şehitlerine adlı harika şiirinde bu tabloyu şöyle anlatır; 
             "Yedi iklimi cihanın duruyor karşında
             Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
             Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk,
             Sade bir hadise var ortada, vahşetler denk."

İşte 99 yıl önce bütün imkansızlıklara ve zor şartlara rağmen kahramanca İngiliz'e Fransız'a karşı verilen namus, vicdan, iman mücadelesinin ön cephesindeki tablo böyleydi. İngiliz ile Fransız'ın çelik zırhlıları vardı ve cepheye süreceği kolonileri... Karşılarında da Asım'ın Nesli! 

Bugün mücadele bitti mi sanıyorsunuz? 99 yıl önce İstanbul'a girmek için yüklenen en kesif ordular bugün istihbaratıyla, teknolojisiyle, diplomasisi ve akademisiyle yüklenmiyorlar mı? Geçtiğimiz yıl Türkiye'nin yaptığı dış yardım 5 milyar dolar civarında (bu sadece resmi rakamlar). Daha iki gün önce yapılan Sırbistan seçimlerinde Başbakan Erdoğan'a oy çıkıyor, Mısır'da zulme, darbeye Erdoğan itiraz ediyor, Somali'de TİKA, Gazze'de İHH, Saraybosna'da, Kosova'da Yunus Emre Enstitüsü çalışıyor ve bunlar elbette birilerini rahatsız ediyor. Iraklı Kürtlerle petrol üzerinde anlaşılıyor, Çin'den füze alınmak isteniyor, iki tane nükleer santral projesi hayata geçiriliyor... Asım'ın Nesli 99 yıl önce tüm imkansızlıklar içerisinde yazdığı destana rağmen mağlup edilmişti ve bugün ayağa kalkmaya çalışıyor. Elbette o gün Kıbrıslı Türkleri dahi cepheye sürmeye kalkanlar, Anzak orduları oluşturanlar bugün de cepheye birilerini sürüyor, Asım'ın nesli ayağa kalkmasın diye elinden geleni yapıyor. 99 yıl önce Çanakkale'de yüz yüze, göz göze verilen mücadele bugün istihbarat oyunlarıyla, sızmalarla, ekonomik manipülasyonlarla, imaj ve algı çalışmalarıyla yürütülüyor. İstenen belli; birbirimize girelim, başımızı kaldırmaya fırsat olmasın ve önümüzü göremeyelim.   

Mustafa Kemal, Enver Paşa, Seyit Onbaşı, Ezineli Yahya Çavuş ve isimlerini sayamayacağımız nice komutana, askere, gence, hasılı Asım'ın Nesli'ne selam olsun, verdikleri mücadele bugün bizim omuzlarımızdadır. Yöntem değişmiş ama temel strateji aynıdır, cepheye sürülenler ile cepheyi yönlendirenler farklı ve bu farkı görmek gerekiyor. O yüzden Necip Fazıl'ın söylediği gibi "ak sütün içinden ak kılı ayırt edecek bir idrake ihtiyacımız var. İnşallah seneye Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Kütüphanesi'nde 1 milyon adet kitap olacak. Sedat Laçiner hocanın Çanakkale Şehitleri için başlattığı bu proje çok anlamlı. Asım'ın Nesli bu kitaplarla donanacak ki değer üretebilsin, marka yaratabilsin.