27 Nisan 2014 Pazar

Gençler Ne İstiyor? Ne kadar haklılar?

Küçükken babam anlatırdı da inanmazdım; bak burası hep tarlaydı, biz şurada top oynardık, buradaki tarlada çalışırdık, bir tastan yemek yerdik, şunu bulamazdık, böyle bir şey hiç olmazdı ve sair anlattıklarının hemen hepsi bir film şeridi gibi gözümün önüne gelirdi de gerçekliğine inanmam mümkün olmazdı. Baba bırak bunları anlatmayı bak bugün her şey bambaşka, imkanlar değişti diyerek söylediklerine burun kıvırırdım. Sanıyorum benzer şeyler birçoğunuzun da başına gelmiş olsa gerek.

Bu genç yaşta babamın konumuna düşeceğim de pek aklıma gelmezdi doğrusu. Yahu bakın 10 sene önce, 7 sene önce hatta bilemediniz 5 sene önce şu haldeydik diyerek katedilen mesafeyi anlatma çabasına gark olduğum şu günlerde sık sık babamın hikayelerini anımsıyorum ve haksız yere burun kıvırdığımı düşünüyorum.

Türkiye'de sadece 5 sene önce "demokratik açılım" yapıyoruz diyen hükümete verilen tepkiyi, 7 sene önce 367 gibi rezil bir karar ile "sözde değil özde laik bir cumhurbaşkanı seçtirme" çabalarını, başörtülü veya türbanlı gençlerin üniversite kapılarından geri çevrildiği zamanları çok net hatırlayınca bugün "ama demokrasi yok" diye bağıran kitleleri anlamakta zorlanmak çok doğal olsa gerek. Saydıklarım devede kulak kalır; 2008'deki AK Parti kapatma davasını, 2009 yılında Demokratik Toplum Partisi'nin kapatılmasını, Ergenekon'u, Balyoz'u, Cumhuriyet Mitinglerini, Hrant Dink'in katledilişini ve toplumun tepkisini... cilt cilt yazmak icap eder.

Geçtiğimiz hafta 9 Eylül Üniversitesi İşletme Kulübü Uluslararası İlişkiler zirvesi düzenledi ve ben de konuşmacılar arasındaydım. Oturumda Balkanlar ve Türk Dış Politikası konuşuldu. Program bittiğinde ise bu harika etkinliği hazırlayan ekiple birlikte çaylı-kahveli bir sohbet gerçekleştirdik. 15-16 kişilik bir grup harika bir etkinlik çıkarmıştı ama konu Türkiye siyasetine geldiğinde pek de mutlu ve umutlu değillerdi. Genel olarak iktidarın onları baskı altına aldığını, Türkiye'de demokrasi olmadığını, çocukların, gençlerin öldürüldüğünü, ülkenin bölüneceğini, hukuka güven diye bir şey kalmadığını dillendirdiler. Hepsini dinlemeye, kaygılarını anlamaya çalıştım. Zaman zaman hakarete varan söylemleri olsa da kulak asmadan, birikmiş duygularını dışa vurmalarına olanak tanımak istedim. Konuyu kişilere indirgemeden ve hatta siyasi partileri de bir yana bırakarak tartışmaya çabaladım ancak söz hep dönüp dolaşıp Recep Tayyip Erdoğan'a geldi. Belli ki ulusal ve uluslararası medyanın Erdoğan karşıtı kampanyası yerini bulmuş ve gençler siyaseti de bir kenara bırakıp Erdoğan'ın şahsında nefret biriktirmişlerdi. Onlar konuştukça ben araya girmeye, durumun sandıkları gibi olmadığını izaha çalıştım. Maalesef kıyas edemiyorlardı. Çünkü içinde yaşadıkları tarih boyunca bildikleri bir Başbakan vardı; Recep Tayyip Erdoğan! 

Yaşı 18 ile 22 arasındaki bir gencin gönül gözüyle görüp bildiği bir tek başbakan ve Türkiye var. Aldıkları eğitim süresince yaşadıkları endoktrinasyon, yani resmi tarih okuması onları haliyle AK Parti ve Erdoğan'a düşman ediyor. Onlara göre Atatürk'ü silmeye, ülkeyi bölmeye ve kendi sultanlığını kurmaya çalışan bir Erdoğan var. Demokratik açılım, komşularla sıfır sorun, ekonomik refah, demokratikleşme falan hiç umurlarında değil ve hatta tamamen yanlış adımlar olduğunu düşünüyorlar. Bunları tanıyoruz ve biliyoruz, "Gezizekalılar" diyerek geçiştirmek pek mümkün olmadığı gibi doğru da değil. Nihayetinde bu genç kitlenin de bu ülkede yaşadığını, yaşayacağını ve bizim çocuklarımız, arkadaşlarımız olduğunu unutmamak gerekiyor. İçlerinde gözü-kulağı tamamen kapalı olanlar kadar, derdini anlatmaya, dinleyip anlamaya çalışanlar da var. Fakat kendilerini değerli hissetmedikleri, onlara değer verilmediğini düşündükleri her hallerinden belli oluyor. Buna sebep olan iktidarın söylemleri ve kendilerinin bir kısır döngü içerisinde aynı söylemleri tekrarlıyor oluşu. Bu durumu değiştirmek elbette tek başına iktidarın sorumluluğu olmadığı gibi iktidara da düşen görevler olduğunu bilmemiz gerekiyor. Gençlerin de özeleştiri yapması, kendi dar çemberlerinden çıkması gerekiyor. 

Onları dinleyip, size bir tek soru soracağım ve evet ya da hayır şeklinde cevap istiyorum dediğimde hepsi kulak kesildiler. Hepinizin şikayeti demokrasi üzerinden, ülkede demokrasi yok diyorsunuz peki yarın sil baştan anayasa yazmaya ve temeline Atatürk İlke ve İnkılapları yerine "insan hakları ve demokrasi" koymaya var mısınız diye sorduğumda içlerinden sadece birinin "evet" dediğini duymak her ne kadar hayal kırıklığı oluştursa da daha sonra bir anayasanın temelinin neden Atatürk, Erdoğan ve hatta Hz. Muhammed olmaması gerektiğini anlattığımda daha uzlaşır bir tavır takındıklarını gözlemledim ve görece umudum arttı.

Ayşe Arman gibi muhafazakar mahalleye gittim, şöyle düşünüyorlar, böyle davranıyorlar tarzı bir yazı yazmaktan imtina ederim ancak muhafazakar mahalle ile endişeli modern mahallenin arasındaki mesafenin bu kadar açılmasına da tahammülüm yok. En azından gençlerin birbirleri ile tartışabilmesi, hakaret etmeden fikir yarıştırabilmesi Türkiye'nin yarınları için çok önemli. Sanıyorum burada en büyük sıkıntı herkesin işaret parmağı ile karşıyı göstermesi ve diğer üç parmağının kendine dönük olduğunu unutması. Kısacası özeleştiri ve farklı düşüncelere tahammül eksikliği. 

Demokrasi talebiyle yola çıkmadan önce kendi kutsallarımıza dönük eleştirilere ne kadar tahammül edebildiğimiz ve demokrasi dediğimiz şeyi en çok karşımızda olduğunu düşündüklerimiz için isteyip istemediğimiz çok önemli. Ben endişeli, umutsuz ve hayal kırıklığı yaşayan arkadaşlarıma kulak kabartarak bunu aşmaya çalışıyorum. Bugün eksiğiyle gediğiyle daha demokratik bir ülkede yaşadığımız gerçeğini inkar ederek değil atılan adımların eksikliğini tamamlayarak daha çok demokrasi tesis edebileceğimizi bilmelerini istiyorum. Eğer dün yaşadığımız ceberut devlet anlayışının bir benzeri olsaydı, başörtüsüzler üniversitelere giremez, Ne Mutlu Türk'üm diyene sözünü eden hapse girer, dindar yaşam tarzına sahip olmayanlar hukuken, fiilen dışlanırdı. Bunu şunun için söylüyorum; unutulmaması gereken bir şey var ki temelsiz bina sağlam olmaz, biz maalesef halen daha yeni bir anayasa yazamadık, yamalı bohça ile gidebileceğiniz yol sınırlıdır ve bohçanın içinden bazı şeylerin düşüp kırılması, eksilmesi ihtimal dahilindedir. 1960 darbesinin ürünü olan Anayasa Mahkemesi ve 1980 darbesinin ürünü olan Anayasa ile "hukukun üstünlüğü savunması" yapmak ve işi siyasal sonuçlar devşirmeye getirmek, demokrasi diye yola çıkıp Mustafa Kemal'in Askerleriyiz diye bağırmaktan ileri gidecek bir tavır değildir. Unutulmaması gereken bir başka konu ise demokrasinin mükemmel, her şeyi doğrulayan bir turnusol kağıdı olmadığı gerçeğidir ama ADALET demokrasiye de hukuka da temel oluşturmak mecburiyetindedir.

NOT: Başbakanlık tarafından 24 Nisan'da yapılan ve Ermeni toplumunun acılarını paylaşan akil açıklama için bir teşekkürü borç bilirim.            

4 Nisan 2014 Cuma

Reis-i Cumhur Kim Olacak?

Kırıldık, döküldük seçim de bitti derken Ağustos başında yeni ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilke sahne olacak seçime gidiyoruz; Cumhurbaşkanlığı!

Mevcut Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül'ün de dediği gibi artık bunu konuşmanın zamanı geldi. Cumhurbaşkanlığı seçimini konuşacağız fakat muhalefet açısından ortada yine ve bir kez daha iç açıcı bir tablo yok. Dikkat ettiyseniz bahisler Erdoğan ile Gül arasında gidip geliyor ki bu bize daha önce çok kez gösterdiği gibi alternatifsizliğin, rekabetsizliğin dip yaptığını gösteriyor. Bugün muhalif olanların dahi konuştuğu şey şu; Abdullah Gül ile Recep Tayyip Erdoğan aralarında anlaşacak mı, yoksa ellerimizi ovuşturarak beklediğimiz kavga meydana gelecek mi?

Yukarıda bahsettiğim, muhaliflerin yakın zamana kadar sıkça konuştukları argümandı. Bu aralar yanılıyorsam düzeltin ama dile getirilmeye başlayan şey "Cumhurbaşkanı Kadın Olsun" ve mümkünse "uzlaşmacı" birisi olsun temennisi. Aslında bu temenninin ardında yatan şey de yine ve maalesef Erdoğan olmasın da kim olursa olsun mantığıdır. 2007'de "sözde değil özde laik" derken "eşi başörtülü olmasın" demek isteyenler bugün de "yahu kadın olsun, uzlaşmacı olsun" diyerek Cumhurbaşkanı olması anasının ak sütü gibi helal olan Erdoğan'ı hedef alıyorlar. Anasının ak sütü gibi helaldir diyorum zira 2002'den bugüne her seçimden zaferle çıkmış bir siyasi liderden bahsediyoruz. Erdoğan'ın bu başarılı liderliğini Çankaya'da taçlandırmak istemesi kadar meşru bir şey yok sanırım.

Sanıyorum hiç kimse ne Kılıçdaroğlu'nun ne de Bahçeli'nin aday olmasını beklemiyor. Kulislerde İlker Başbuğ'un adı geçse de açıklanan Ergenekon kararı ile adaylığı pek mümkün görünmüyor. Ayrıca toplumun da sivil bir Cumhurbaşkanı arzu edeceğini düşünmek gerekiyor. Yerel seçimlerde resmi olmasa da gayri resmi olarak işbirliğine giden CHP, MHP (kısmen), Gülen Cemaati ve diğer yol arkadaşlarının ortak bir aday üzerinde buluşup eğer aday olursa Erdoğan'a bu kez mağlubiyet tattırmak istemeleri de düşük bir ihtimal değil. Onun dışında ille kadın olsun diyenlerin Meral Akşener, Şafak Pavey, Güldal Mumcu gibi isimleri ön plana ittiğini görüyoruz.

Benim öncelikle temennim ve yüksek ihtimal verdiğim şey Başbakan Erdoğan'ın AK Parti'nin adayı olması. Karşısına ise MHP'den Tuğrul Türkeş, CHP'den Mehmet Haberal çıkabilir diye düşünüyorum. Bu üç ismin yarışında Erdoğan'ın daha birinci turdan ipi göğüslemesi yüksek olasılık. Kürt siyasetinin bir aday çıkaracağını düşünmüyorum; çıkarırsa da Leyla Zana isminin sembolik olarak çok şey ifade edeceğine inanıyorum. Aday çıkarmadıkları takdirde Kürt siyasetinin Erdoğan'dan başka destekleyebileceği bir isim de göremiyorum.

Yazının başında ifade ettiğim gibi bu kez bir ilk gerçekleşecek. Cumhurbaşkanını milletvekilleri değil halk seçecek. Birinci turda %50'yi geçen olmazsa ikinci tur yapılacak. Durumun böyle olması seçimi daha kritik bir hale getiriyor. Erdoğan ağzıyla kuş tutsa niye tuttu diye sormaktan ve eleştirmekten geri durmayacak kitlenin sosyo-ekonomik ve politik arka planı az çok belli ve bu kitle için Erdoğan'ın halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanı olarak köşke çıkması dünyanın sonu anlamına geliyor. Düşünebiliyor musunuz 2007 yılında başörtülü pardon onların tabiriyle türbanlı eşi olan Abdullah Gül'den sonra bir de halkın seçtiği ve yine eşi türbanlı olan Erdoğan Çankaya'ya çıkıyor. Aslında sırf bunun için çıkması bile Türkiye'nin yararına olacağı için desteklemeyi hak ediyor. Cumhur'un Reis'inin eşi türbanlı diye dün maraz çıkaranların şu atlattığımız yerel seçimlerde de Cumhur'a bakış açılarını ve dahiyane analizlerini görünce insan ister istemez büyük kırılma, değişim, dönüşüm için bunları söylüyor.

Senaryo gerçekleşir ve Erdoğan halkın seçtiği ilk Reis-i Cumhur olursa Türkiye'nin önünde karar vermesi gereken bir süreç oluşuyor. Parlamenter sistem mi, başkanlık sistemimi yoksa yarı-başkanlık sistemimi? Hali hazırda Anayasa 8. maddesi ile Cumhurbaşkanına yürütmede yetki tanıyor: Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir. Madde çok açık bir şekilde Cumhurbaşkanını "yürütme" konusunda yetkili ve görevli kılıyor. Mesela "gerekli" ibaresi eklenmiş olsa da Cumhurbaşkanı Bakanlar Kuruluna başkanlık edebiliyor. Sanıyorum hepimiz Başbakan Erdoğan'ın dinamik, aktif bir rolü bırakıp çokça pasif kalacağı bir makama geçmeyeceğini biliyoruz. Başka bir ifadeyle Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olması halinde Anayasada verilmiş tüm yetkileri kullanacağını söylememiz mümkün.

Ortada henüz fol da yok yumurta da, yani açıklanmış resmi bir adaylık söz konusu değil. Ayrıca aday olacakların seçim kampanyalarını nasıl yürütecekleri de merak konusu. Adaylar millete ne vaat edecek diye soruluyor. Bence somut şeyler vaat etmelerine gerek yok. Cumhurbaşkanlığı makamını doldurabilecek, ülkemizi temsil edebilecek bir geçmişe, birikime, tecrübeye sahip olmaları kafi. Yani aman canım bu ne saçmalık, şimdi ne vaat edecekler ki halk seçiyor argümanı çok da matah değil. Çok zaman kalmadı, muhtemelen ay sonuna kadar ilk sinyalleri alırız. Zaman hızlı akıyor, izleyip göreceğiz. Göreceğiz Mevla neyler, neylerse elbette güzel eyler...

Twitter: @burakyalim

1 Nisan 2014 Salı

AK Parti Kazandı Çünkü...

30 Mart yerel seçimleri sona erdi. Seçimden önce söylediğimiz gibi "küstüm oynamıyorum" faslı başladı. Seçim sonuçlarına hakkıyla sevinmek isteyenlerin hevesleri boğazına dizildi; "ayıp değil mi kardeşim, neden dalga geçiyorsunuz" nidaları ortalığı inletti, inletiyor. Son 10 yıldır yapılan Aziz Nesin'in ruhunu çağırma seansları tekrarlandı, "beddua" cephesi bumerang etkisiyle kendilerine çarpan millet duasıyla darmadağın hale geldi. Türkiye siyasetinin müzmin siyasi liderleri kılı kırk yarma konusundaki mahirliklerini "olur mu canım bak şu açıdan biz başarılıyız" diyerek bir kere daha gösterdi.

Bu kadar benzerliğin arasında elbette farklılıklar da vardı. Seçim sürecindeki tavrından ötürü "Cemaat Halk Partisi" olarak andığım CHP'nin seçmenleri ile MHP'nin seçmenleri el ele verdi ve sandık peşine düştü. MHP'yi bir kenara bırakarak CHP seçmeninin oylarının peşine düşmesine gözlerim yaşararak baktığımı itiraf etmeliyim. Herhalde yıllar sonra ilk kez sandığa bu kadar önem verdiler. Yoksa sandıktan ne çıkarsa çıksın bir şekilde yönetimin parçası olmak CHP için zor değildi. Ama yargı ama asker yoluyla sistemi idare etmek onlar için epey kolaydı. İktidar olmak, ülke idare etmek için sandıktan çıkmaya gerek yoktu, zaten görünürdeki iktidar olmak davulu boyna asmak demekti, davulu başkasının boynuna asıp tokmağı kendi ellerine almak kadar konforlu bir şey yoktu. Bu kez de proje ürettiklerini söylemek mümkün değil ama halihazırda TBMM çatısı altında dinletebilecekleri tape'ler vardı . Bir de Başbakan kalkıp twitter ve youtube kapanacak deyip, TİB bu ikisini kapatınca "bu kez sandıkla iktidarı devireceğiz" diye epey havaya girdiler. Fakat evdeki hesap da Çarşı'daki hesap da milletin pazarında itibar görmedi. Sonuçlarla birlikte ortama inkar, öfke, depresyon hakim oluverdi.

Bu seçimlerde yaşanan bir başka farklılık ise sonuçlarla birlikte ortaya çıktı. Türkiye Komünist Partisi ve Liberal Demokrat Parti ilk kez birer belediye kazandı. Tunceli Ovacık'ta TKP, Muş Malazgirt ilçesinin Konakkuran beldesinde de LDP kazandı. Seçim sonuçlarında hepimizin önemsemesi gereken iki ilginç durum daha yaşandı; Şırnak'ın Cizre ilçesinde 27 yaşındaki Leyla İmret BDP'den belediye başkanı seçildi. Konya'nın Meram ilçesinde ise AK Parti adayı olan Fatma Toru Türkiye'nin ilk başörtülü belediye başkanı oldu. Kadınlara seçme ve seçilme hakkının 80 yıl önce verildiği düşünüldüğünde ilk defa bir başörtülü belediye başkanının ancak bugün seçilebilmesi manidardır.

Seçimlerden önce AK Parti'nin büyük bir hezimet yaşayacağı beklentisine sahip olanlar temennilerini tahmin hanesine yazmanın hazin sonucunu yaşıyorlar. Her gün sosyal medya üzerinden kitlelere ulaştırılan tapeler ve Başbakan Erdoğan'ın twitter ve youtube ile ilgili söylemlerinden sonra bu sosyal medya araçlarının kapanması AK Parti'nin dönülmez bir sona geldiği hissi oluşturmuştu. Fakat beklenen son gerçekleşmedi ve hatta AK Parti bir önceki yerel seçim sonuçlarına göre başarısını arttırdı.

AK Parti kazandı çünkü; twitter'ın kapatılmasıyla gündelik yaşamında herhangi bir değişiklik hissetmeyen kitle, senelerdir gündelik yaşamına engel olan başörtüsü sorununu kimin çözdüğünü unutmadı. Ülkenin %90'dan fazlası Müslüman ancak TBMM'ye henüz çok yakın zamanda başörtülü bir vekil girebildi ve ilk kez bu seçimlerle bir başörtülü belediye başkanı seçildi. Sizce durum böyleyken kim twitter'ın kapanmasını mesele edinecekti? Elbette her türlü özgürlüğün yanında twitter özgürlüğünün de keyfini sürebilen kitleler. Peki bu kitle Türkiye seçmeninin ne kadarına tekabül ediyor? CHP'nin aldığı oy üzerinden bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Bu durum bize meselenin cehalet, okuma-yazma değil öncelik meselesi olduğunu gösteriyor. Geniş kitleler yıllardır yasak olan başörtüsü özgürlüğüne ancak kavuşmuşken daha dar bir çevre her türlü özgürlüğün tadını çıkarırken twitter'dan mahrum oluyordu ve haliyle geniş kitlenin tercihi onları özgürleştiren AK Parti'den yana oldu.

AK Parti kazandı çünkü; yolsuzluk-hırsızlık iddiaları ile 10 yılda yapılan hizmetler ve yükselen yaşam standardı tezat oluşturuyordu. Seçimden bir gün önce konuştuğum Kıbrıs Gazisi AK Parti'den önce 300 TL ama bugün 800 TL destek aldığını söylüyordu. Öğrenci burslarının 45-60 TL bandından 300 TL'ye gelmesi belki öğrenciler üzerinde bir etki oluşturmadı ama sanıyorum ebeveynleri bu değişimi dikkatle okudu. Halen daha koalisyon dönemlerinin ekonomik sıkıntılarını unutmayanlar AK Parti ile birlikte gelen istikrara rağbet etti. Hakkari'den İstanbul'a otobüs ile 24 saatten uzun sürede gelen vatandaş aşağı yukarı aynı parayı ödeyip uçak ile 1,5 saatte gelmenin keyfini ve konforunu ne zaman ve nasıl kazandığını unutmadı. Dünya ekonomik kriz yaşarken Türkiye teğet geçti ve düne kadar belirli ülkelere belirli kalemlerde yapılan ihracatın hem ülke çeşitliliği hem de ürün çeşitliliği arttı. Hal böyle olunca küçük ve orta boylu işletmeler bile ihracat yapmaya başladı. Durum böyle olunca kimse istikrarı ve büyümeyi riske etmek istemedi. Yani mesele bulgur-makarna-kömür değil alın teri ile kazanılanı yeni bir koalisyon veya kriz ortamında riske sokmamaktı. Bu veriler değişik örneklerle çoğaltılabilir fakat özetle millet AK Parti'nin sosyal politikalarına da ekonomik istikrarına da desteğini verirken "bu ortamda kim ne çaldı ki" diye sormaktan kendini alamadı.

AK Parti kazandı çünkü millet cemaatleri, tarikatları, İslama hizmet edenleri sevmekle birlikte onların siyasete, hele ki Erdoğan gibi ümmetin sesi olmuş bir lidere karşı aldığı pozisyondan hoşlanmadı. Hele hele Gülen grubunun AK Parti'ye karşı her türlü ittifakı, CHP ile kol kola girmeyi göze alması milletten büyük bir tepki aldı.

AK Parti bir kere daha başarı sağladı çünkü Başbakan Erdoğan gibi bir lideri vardı. İl il gezip milletle buluşan, milletin diliyle konuşan, sesi kısılmasına rağmen mitinglerini sürdüren Erdoğan'ın rehavete kapılmadığını, çalıştığını ve milleti ikna etme gücünü hep birlikte görmüş olduk. Erdoğan'ın yerel yönetimlerden gelmesi, önceki yıllarda oluşturduğu güven milletin bir kere daha teveccühünü kazandı.

AK Parti kazandı çünkü millet sulhtan memnundu. Erdoğan'ın siyasi kariyerini adeta riske edip çözmeye çalıştığı Kürt sorununda gelinen aşamayı millet görüyordu. En azından Kürtler görüyordu. Yılların tecrübesi Kürtleri barıştan yana olan AK Parti ve Erdoğan'a yöneltti. O yüzden Diyarbakır'da da AK Parti ikinci parti oldu ve %35 oy aldı.

AK Parti kazandı çünkü yurt dışında yaşayan Türkiye vatandaşları ve hatta Bosna, Kosova, Makedonya, Filistin, Lübnan ve Mısır halkları da onu destekledi. Çünkü Erdoğan'ın liderliğindeki Türkiye'nin bölgesine, yurt dışındaki vatandaşlarına, soydaş ve akraba topluluklara önem ve özen gösterdiklerini tecrübe etmişlerdi.

CHP kaybetti, MHP kaybetti, Cemaat kaybetti, Uluslararası medya kaybetti çünkü henüz Türkiye halkının, milletin, tecrübesini, sağduyusunu ve beklentilerini okuyamadılar. Onlar kaybetti çünkü Erdoğan ve AK Parti vardı.

Bütün eksiklerine ve hatalarına rağmen AK Parti kazandı. Peki bu bir rehavet oluşturmalı mı? Elbette hayır! Bu durum AK Parti'nin mükemmel olduğunu gösterir mi? Elbette hayır! AK Parti'nin varlık-yokluk meselesi şimdi başlıyor. Eğer Kürt, Alevi sorunlarına dönük adımlar atılmazsa. Yolsuzluk iddiaları konusunda kamuoyu tatmin edilmezse. Hukuk düzeni tesis edilmezse. Seçim sürecinde yaşanan ötekileştirici üslup kenara bırakılmazsa ve paralel yapı ile mücadele edilmezse işte o zaman AK Parti ve Erdoğan önü alınmaz bir yok oluşa doğru ilerleyecektir.