21 Haziran 2014 Cumartesi

İleri Demokrasi Fetişizmi ve Muhalefet

Türkiye 3 Kasım 2002'den itibaren çok hızlı bir değişim ve dönüşüm süreci yaşıyor. Dün AK Parti'ye "takiye yapıyor" diyenlerin bugün çatı adayları üzerinden "acaba takiye mi yapıyorlar" şüphesi oluşturabileceği kadar hızlı bir değişim bu. Daha düne kadar "yetmez ama evetçileri" hainlik, samimiyetsizlik, yalancılık ile suçlayanların bugün çatı adayına "sen git diye nelere katlanıyoruz" diyerek sahip çıkmak zorunda kaldıkları ve adeta "beğenmiyoruz ama evet", "bizden değil ama Tayyip gitsin diye evet" demek konumuna düştükleri bir dönüşüm hızından bahsediyoruz. Hal böyle olunca ağızlarına pelesenk olan sözler aslında kendilerinin sınıfta kaldığı ve kendi yalanlarına inandıkları bir ruh halinden ilham alıyor.

Her sabah güne "bugün Tayyip Erdoğan ve Ak Parti'ye nasıl çakarım, sular veya elektrikler kesilse keşke de AK Parti'yi eleştirsek" motivasyonu ile başlıyorlar. Müzmin mutsuzlar ve sanıyorum bu mutsuzlukları uzunca bir süre daha devam edecek. Şartlar değişse muhafazakarları bir kaşık suda boğacaklar ama her buldukları habere "işte size ileri demokrasi" sözlerini iliştiriyorlar. Kendileri doğuştan demokrat oldukları için her olumsuzlukta "ama duble yol yaptık" kelimeleri ile kendilerince hükümetle dalga geçiyorlar. Ama ne hikmetse milletin büyük kısmı onlara hiç kulak vermiyor, belki de en bozuldukları konu bu zaten. O çok bilmiş, kütüphanelerce kitaplar okumuş, Brüksel, Washington, Londra görmüş, ana dili gibi yabancı lisan konuşan insanlar nasıl olur da köylü ve cahiller tarafından dikkate alınmıyor diye çıldırıyorlar. Herhalde en çok "Atatürk milliyetçiliğine bağlı laik, sosyal, çağdaş bir hukuk devleti" ezberlerinin alıcı bulmaması canlarını sıkıyor. Oysa yıllarca bu tekerleme ile konforlu köşelerini korumuş, siyasete, ekonomiye, dış politikaya, kültüre, sanata ve her türlü meseleye yön vermişlerdi, ne oldu da birden bire bu kadar kenara itildiler, sözleri dinlenmez, fikirleri önemsiz hale geldi diye içten içe çıldırıyorlar. Eğer ortada ileri demokrasi yoksa duble yolların, hastahanelerin, okulların, ekonomik kalkınmanın, Gazze'nin, Bosna'nın, Somali'nin, Suriye ve diğerlerinin ne önemi var?! Mesele ileri demokrasiyi tesis etmek ki onunla da neyi kastettikleri meçhul.

Bu durumu anlamak da pek zor değil zira hayatları boyunca otobüsle seyahat etmemiş, Ankara'dan ötesine zaten pek gitmemiş, hastahane kuyruğunda beklememiş, çocuklarını devlet okullarında okutmamış ve hatta "ileri demokrasiden" başka dertleri olmamış insanlardan bahsediyoruz. Onlar seçilmiş kişiler, Türkiye'ye ileri demokrasiyi getirmek için 50 yıldan fazla bir süredir ekonomik her türlü yükten arındırılmış, eve ekmek götürmek, çocuk okutmak, faturaları ödemek gibi dertlerden muaf tutulmuş olmalarına rağmen bir türlü ileri demokrasiyi de ülkeye getiremeyecek kadar çapsız bir kitleden bahsediyoruz. Hal böyle olunca memleketin ileri demokrasiye kavuşturulması da yükün altına değil omzunu, bütün olarak bedenini koymuş insanlara kalıyor ve elbette bu insanlar ilk önce seyahat ettikleri yolları, kuyrukta bekledikleri hastahaneleri, 50-60 kişilik sınıflarda okudukları okulları, Washington, Londra, Brüksel'den ziyade kendilerine benzer çileler çekmiş Gazze, Mısır, Suriye, Bosna, Makedonya, Somali'de yaşayan insanların dertlerini öncelikli görüyorlar.

Hal böyleyken mızmızlık etmek ve bu hızlı dönüşüme ayak bağı olmak da yine ayrıcalıklı zümreye ve hatta ayrıcalıklı zümrenin lojistik, fikirsel desteği ile ülkenin hakikatten uçuruma sürüklendiğine inanmış, inandırılmış ve ülkenin kat ettiği mesafeden de bir haber davranan gruplara kalıyor. Ancak 44 yıl sonra Kenan Evren ve darbesi hak ettiği cezayı bulmuşken, tek umutları olan muhalefet Kürt'e Kürt, Dersim'e Katliam, Cemaat'e Paralel Yapı diyemeyip, Ermeni'ye taziye dileyemezken, 2005 yılında Kürt Sorunu vardır diyen, askeri vesayeti gerileten, Dersim için özür dileyen, Ermenilere taziye mesajı yayınlayan, başörtüsü sorunsalını ortadan kaldıran, Alevi çalıştayları düzenleyen, Roman çalıştayı organize eden, çözüm süreci yürüten Erdoğan ve AK Parti'yi "ileri demokrasi" fetişizmi yaparak eleştirmek sizce de biraz acımasızlık olmuyor mu?

17 Haziran 2014 Salı

Erdoğan Neden Cumhurbaşkanı Adayı Olmalı?

Cumhurbaşkanlığı seçim sathı mahalline gireli epey oldu ve hatta uzun zamandır merakla beklediğimiz "çatı aday" dahi ilan edildi ancak AK Parti'nin adayı henüz resmen açıklanmış değil. Büyük beklenti Başbakan Erdoğan'ın aday olacağı yönünde ancak bazı dostların Erdoğan'ın başbakan kalmasını istedikleri de sır değil.

Erdoğan'ın cumhurbaşkanı adayı olmasını istemeyenlerin temel argümanlarından birisi Başbakan olarak daha aktif bir rol üstlenebileceği ve ondan sonra partinin akıbetinden emin olamamaları. Türkiye siyasi tarihinde yaşanan Özal-Akbulut, Demirel-Çiller örnekleri elbette AK Parti'nin geleceği, Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olduktan sonra kimin başbakan ve parti başkanı olacağı hakkında soru işaretleri oluşturuyor. Fakat bu örneklerin verilmesinden ve böyle bir kıyaslamadan en çok Başbakan Erdoğan'ın rahatsız olduğunu da bilmemiz gerekiyor zira Erdoğan'ın AK Parti'nin geleceğine verdiği önem sadece düşünsel değil fiili bağlamda da kendisini açık ve net gösterdi.

Meşhur 3 dönem kuralının değişmesi iki dudağı arasında olmasına rağmen kuralın kalmasında ısrar etmesi, siyaseti gençleştirme çabaları ve gençlik kolları konusundaki hassasiyeti hepimizin malumu. Beğenip beğenmemek bir kenarda dursun Erdoğan'ın gençliğe verdiği önemi gösteren "dindar nesil yetiştirme" ifadesi, "Asım'ın Nesli" söylemleri, üniversite öğrencilerine verilen burslarda ve oluşturulan imkanlardaki önemli artış ve bunun bizzat Erdoğan tarafından sıkla dile getirilmesi gibi sayısız örnek verebiliriz.

Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı köşküne bakış açısını da salt siyasi kariyer hesabı üzerinden okumamız pek mümkün değil. Süleyman Demirel'in tabiriyle "hiç bir faninin reddedemeyeceği bir makamı" 2007 yılında kardeşi Abdullah Gül'e münasip gören ve kendisi aday olmayan Erdoğan için "cumhurbaşkanlığı ile siyasi kariyerini taçlandırmak istiyor" dememiz de pek mümkün değil.

Erdoğan'ın Çankaya Köşkü'ne veya cumhurbaşkanlığı makamına bakış açısı da diğer bir çok konuda olduğu gibi her siyasetçiye benzemeyen, bir planı, vizyonu içinde barındıran bir yaklaşımı içeriyor. Erdoğan köşkün sembolik anlamını peşinen reddediyor ve "koşan ve terleyen" bir cumhurbaşkanından bahsediyor. Türkiye'yi yarı-başkanlık veya başkanlık sistemine doğru evirecek bir kapıyı aralayan bu yaklaşımla Erdoğan ülkenin rejimini değiştirmeyi hedefliyor. Aday olması durumunda karşısına çatı aday olarak çıkarılmış olan Ekmeleddin İhsanoğlu ile şahsen değil vizyon bağlamında bir yarış yaşayacağı muhakkak çünkü CHP ile MHP'nin çatı adayı aslında Erdoğan'ı engellemekten çok Türkiye'de yaşanacak rejim değişikliğine set vurmak için belirlenmiş görünüyor. Aslında bu ilk çatı aday da değil zira Ahmet Necdet Sezer de zamanında DSP-MHP-ANAP üçlüsünün üzerinde uzlaştığı siyaset dışı bir çatı adaydı. Ekmeleddin İhsanoğlu isminde birleşen muhalefetin hedefi Çankaya'yı var olan sembolik haliyle korumak, yani statükoyu sürdürmek.

Eski koşullar altında statükonun sürdürülmesi anlaşılabilir ve makuldü çünkü cumhurbaşkanı TBMM tarafından seçiliyordu ancak bugün halkın seçeceği bir cumhurbaşkanının anayasal-yasal yetkileri ne olursa olsun eskilerden farklı olacağı muhakkak. Zaten dananın kuyruğu da burada kopuyor; Kılıçdaroğlu ve Bahçeli zamanı 2007'ye sarıp cumhurbaşkanını halkın seçmesini sağlayan değişikliği geri çeviremedikleri için bugün Ekmeleddin İhsanoğlu'nu köşke oturtup statükoyu sürdürmeyi hedefliyor. Aslında bu durum bize CHP'nin farkında olmadan 2007 yılında kendi kalesine gol attığını ve Abdullah Gül'ü seçtirmeyeceğim diye uğraşıp her türlü yola başvururken bugün Erdoğan'ın seçilmesi bir yana Çankaya statükosunun da değişmesine yol açtığını gösteriyor. Kısacası Bülent Arınç'ın deyimi ile "hamdolsun kurban olduğum Allah AK Parti'ye verdikçe veriyor".

Peki statükoyu sürdürmek ve parlamenter demokrasiden yana olmak mı gerekiyor yoksa yarı-başkanlık veya başkanlık rejimine doğru bir yol almak mı? İsimlerden bağımsız bir şekilde hangisi Türkiye için daha uygun ve başarı getiren bir sistem olur onu ayrıca tartışmalıyız ancak Erdoğan ve partisinin rejimi değiştirmek ve yarı-başkanlık veya başkanlık sistemine evirmek istemesinin meşruiyetini teslim etmemiz gerekiyor. Aslında Erdoğan'ın Türkiye siyasetinde en az konuşulan yanı olan "dönüştürücülüğü" burada bir kere daha ve en güçlü haliyle ortaya çıkıyor diyebiliriz. "Yeni Türkiye"nin yeni bir anayasası olması gerektiği gibi yeni bir yönetim sistemine ihtiyacı olduğunu düşünen Erdoğan bugüne kadar Kürt Sorunu, Askeri-Bürokratik vesayetin geriletilmesi, siyasetin gençleştirilmesi ve daha başka bir çok konuda olduğu gibi şahsi karizması ve dönüştürücü özelliği ile Türkiye'yi çoğunluğun da desteğini arkasına alarak dönüştürüyor, değiştiriyor.

1923 yılında cumhuriyet kurulurken Mustafa Kemal önderliğinde dar bir kadronun Osmanlı mirasını değişip dönüştürdüğünden daha meşru bir zeminde Erdoğan bugün Türkiye Cumhuriyetini dönüştürüyor. Daha meşru bir zemin diyorum zira Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş sürecinde halkın fikrine pek danışılmadığı ve hatta halkın yaşam tarzına, kültürel özelliklerine ters düşen bir sürü adımın tepeden inme gerçekleştirildiği de hepimizin malumudur. Bugün Erdoğan'ın liderliğinde gerçekleşen dönüşümden de herkes memnun değildir ve hatta son 2-3 yılda belirginleşen iki ayrı cephe oluşmuştur ancak bu durum bile Erdoğan ve partisinin gerçekleştirdiği dönüşümün meşruiyetini arttırmaktadır çünkü bu dönüşüm kimsenin yangından mal kaçırmadığı ve tartışmalara, kopuşlara, sokak eylemlerine varıncaya kadar demokratik zeminin korunmaya çalışıldığı bir atmosferde gerçekleşmektedir. Burada Gezi olayları ile başlayan ve her fırsatta sokağa yansıyan eylemlere dönük iktidar politikalarına yöneltilecek eleştiriler olmadığını iddia etmek mümkün değil ancak doğası gereği yaşanan dönüşümün oluşturduğu bir maliyet de söz konusudur, önemli olan bu maliyetin insan kayıpları, yaralanmaları yaşanmadan atlatılmasıdır ki hükümetin polis şiddetini öven ve marjinal örgütlerin sokakta yaşanacak kayıpları bir güç olarak kullanan yaklaşımları maalesef bugüne kadar ölümlü vakalara sebep olmuştur.

Erdoğan cumhurbaşkanı adayı olmalıdır çünkü zaman ve koşullar değişimin önceliğini teoriden ziyade pratiğe yüklemiştir. 2009 yılından itibaren gündemde olan yeni bir anayasa maalesef mümkün olmamış, demokrasi adeta demokrasiye boyun eğdirilerek işleyememiştir. Yeni Anayasa için kurulan komisyonda herhangi bir tarafın çekilmesi durumunda komisyonun işlevini yitirmesi kuralı bu komisyonun ölü doğmasına sebep olduğu gibi AK Parti'nin tek başına anayasa yazması hem psikolojik olarak engellenmiş hem de teknik olarak yeter sayısı olmadığı için mümkün olmamıştır. Dolayısıyla yeni bir anayasa yazılamadığı için kısmi değişiklikler ile fiili atmosferin değişmesi ve bu vesileyle pratik değişime uygun teorinin yazılması şıkkı denenebilir ki Erdoğan'ın cumhurbaşkanı seçilmesi ile birlikte makamın yetkilerini sonuna kadar kullanacağı ve sınırları zorlayacağı beklenmelidir. 2015 yılında yapılacak genel seçimlerden sonra ise Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı performansı üzerinden yarı-başkanlık veya başkanlık sistemine geçişin anayasal zemini oluşturulmaya çalışılacaktır.

Türkiye'nin Kürt meselesine bakışını değiştiren, askeri vesayetin geriletilmesi ve Genelkurmay Başkanlarının adeta ikinci bir başbakan gibi hareket etmesi düsturunu ortadan kaldıran, hali hazırdaki darbe anayasasının oluşturduğu sorunlar nedeniyle daha ileri adımları atmakta zorlanan Erdoğan ve AK Parti'nin "Yeni Türkiye" söylemini kurumsal bir hale taşıması için Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkması ve AK Parti'nin 2015 genel seçimlerini en azından yeni anayasayı  halk oyuna sunacak bir çoğunlukla kazanması gerekmektedir. Erdoğan'ın cumhurbaşkanı adayı olmaması durumunda Çankaya Köşkü'nün "Eski Türkiye" statükosunu sürdüreceği, sembolik dahi olsa dönüşümün önünü tıkayacağı düşünülmelidir. 2007'de makam için hareket etmeyen Erdoğan 2014'te de makam için değil "dönüşümün gerekliliği" ve "Yeni Türkiye" için hareket ederek halkın seçeceği ilk cumhurbaşkanı olmaya hali hazırda en büyük namzet iken resmi olarak da adaylığını ilan etmelidir.

Erdoğan'ın adaylığı durumunda başarılı olması için %51 oy alması yeterlidir ve Ekmeleddin İhsanoğlu gibi kariyer olarak çok başarılı ancak siyaseten varlığı bulunmayan bir aday karşısında seçimin ilk turunda başarıya ulaşması zor olmayacaktır. Eski Türkiye'nin kodlarına takılı kalıp cumhurbaşkanlığı makamı için konsensüs aramak, "%60 ve üzeri oy alırsa başarılıdır aksi takdirde halkın yarısı onu istemiyor demektir" gibi eski söylemlere tutunmak eğer iyi niyet dahilinde değilse şark kurnazlığından farklı olmayacaktır. Cumhurbaşkanını bu kez halk seçecektir ve seçilebilmesi için %51 oy alması yeterlidir. İlk turda TBMM üye sayısının üçte ikisinin oyunu almak ve 367 yeter sayısı gibi konular Eski Türkiye'de kalmıştır.  

Yeni Türkiye'nin "Çatı Adayı"

CHP ve MHP'nin üzerinde anlaştığı "Çatı Aday" hepimize hayırlı olsun. Ekmeleddin İhsanoğlu hocanın adaylığı Türkiye'de 3 Kasım 2002'den itibaren daha belirgin şekilde yaşanan "sessiz devrim" hikayesinin en somut örneklerinden biridir. Milletin büyük çoğunluğunun hassasiyetleri ve önceliklerinin siyasete yansıması artık sadece AK Parti ile değil CHP-MHP'nin "Çatı Aday" önerisi ile de mümkün hale gelmiştir. Her ne kadar ortada bir illüzyon çabası olsa da cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda geldiğimiz nokta hiç değilse hakimiyetin kayıtsız şartsız millette olduğunun "algısal" kabulü açısından çok önemlidir.

Çok değil henüz 7 sene önce Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde yaşadıklarımızı bir düşünelim. Sözde değil özde laiklik vurguları, 27 Nisan E-Muhtırası ve Anayasa Mahkemesinin 367 kararı gibi rezillikler hepimizin malumu. İşin trajikomik yanı Abdullah Gül'ü cumhurbaşkanı seçtirmemek için türlü türlü oyunlar yapanların bugünlerde Abdullah Gül'ün köşkte bir dönem daha kalmasına sempatik bakıyor oluşu. Aslında bu durum Türkiye'nin dönüşüm hikayesinin ilk emaresi fakat Ekmeleddin İhsanoğlu'nun bizzat CHP lideri tarafından aday olarak önerilmesi kadar bariz değil. 

Ekmeleddin İhsanoğlu'nun aday olarak önerilmesi çok önemli çünkü belki de ilk kez CHP ülkenin çoğunluğunu oluşturan muhafazakarları dikkate alan, muhafazakar kesimden de oy alma potansiyeli olan bir adayı gündeme getiriyor hem de Çankaya Köşkü için. CHP'nin bu tavrı samimidir yahut değildir ama önemli olan Kemalizmin kalesi olarak görülen Çankaya Köşkü için önerilen adayın muhafazakar, dindar kitlelerce de benimsenmesi için harcanan çabadır. Bu çabanın Türkiye'nin dönüşümünün somut örneği olduğunu inkar etmek kolay değil. 

Cumhuriyet devrimleri ile oluşturulmak istenen insan prototipi ve toplumsal yapının gerçekleşmediği ve Kemalist bakış açısıyla hakir görülen, ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılan dindar, muhafazakar, Anadolu insanının taleplerinin, hassasiyetlerinin önemsendiği bir aşamaya gelmek hiç değilse büyük bir dönüşümdür. Ekmeleddin İhsanoğlu'nun çatı adayı olmasına CHP'nin Kemalist-Ulusalcı kanadından verilen tepkiler bu dönüşümün gerçekliğini ve belli çevrelerce de hazmedilemediğini açıkça göstermektedir. 

Birincisi Ekmeleddin bizatihi isim olarak CHP için çok yabancıdır. İkincisi Ekmeleddin İhsanoğlu İslam Konferansı Örgütü'nün eski Genel Sekreteridir. Üçüncüsü ise Ekmeleddin Hoca Mısır'daki El Ezher Üniversitesinden mezun olmuştur. Sadece bu üç veri ortalama CHP seçmeni için çağdaşlığa ve laikliğe aykırı bir insan tipini çağrıştırabilir. Ekmeleddin İhsanoğlu'nun cumhuriyet devrimlerinin baskısına dayanamayıp Mısır'a göçen, Mehmet Akif'in mealini emanet ettiği İhsan Efendi'nin oğlu olduğunu söylediğimizde kalp spazmı geçirecekler bile olabilir. Nitekim sosyal medyada ilk anda verilen tepkilerde bu minvalde olmuş ve Ekmeleddin İhsanoğlu'nun ismi dahi hem de gazetecilik yapanlarca doğru telaffuz edilememiştir. Başka çareleri olmadığının farkında olanlar ise öyle demeyin Ekmeleddin Bey "eğitimli, cv'si dolu, dil biliyor, uluslararası tecrübesi var hatta Amerika'daki hicivleriyle meşhur John Oliver'in Daily Show programına bile katılmış " gibi argümanlarla ilk olumsuz tepkileri dengelemeye çalıştılar. 

Ekmeleddin İhsanoğlu'nun çatı adayı olarak CHP tarafından önerilmesi "Yeni Türkiye" söyleminin somut bir örneğidir. Yeni Türkiye'de milletin özellikle de muhafazakar kitlelerin talep ve hassasiyetlerini gözetmeyen, önemsemeyen bir girişimin gerçekçi olamayacağı en azından "çatı aday" örneğiyle görülmüştür. Muhalefet bu girişiminde samimidir yahut değildir bilemeyiz ancak Yeni Türkiye'nin yeni koşullarını anlamaya başladıkları umuduna sahip olabiliriz. Henüz yolun başında oldukları ise halkın seçeceği bir cumhurbaşkanı için halkın hiç tanımadığı ve daha önce siyaset benim işim değil beyanında bulunmuş Ekmeleddin İhsanoğlu'nu önermelerinden belli olmaktadır. Evet Yeni Türkiye'de muhafazakar ve dindarları önemsemeyen bir girişimin eksikliği ortadadır ama sanıyorum Ekmeleddin İhsanoğlu da Yeni Türkiye'nin talebi olan terleyen, koşan, cumhurbaşkanı profiline uymamaktadır.