17 Haziran 2014 Salı

Erdoğan Neden Cumhurbaşkanı Adayı Olmalı?

Cumhurbaşkanlığı seçim sathı mahalline gireli epey oldu ve hatta uzun zamandır merakla beklediğimiz "çatı aday" dahi ilan edildi ancak AK Parti'nin adayı henüz resmen açıklanmış değil. Büyük beklenti Başbakan Erdoğan'ın aday olacağı yönünde ancak bazı dostların Erdoğan'ın başbakan kalmasını istedikleri de sır değil.

Erdoğan'ın cumhurbaşkanı adayı olmasını istemeyenlerin temel argümanlarından birisi Başbakan olarak daha aktif bir rol üstlenebileceği ve ondan sonra partinin akıbetinden emin olamamaları. Türkiye siyasi tarihinde yaşanan Özal-Akbulut, Demirel-Çiller örnekleri elbette AK Parti'nin geleceği, Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olduktan sonra kimin başbakan ve parti başkanı olacağı hakkında soru işaretleri oluşturuyor. Fakat bu örneklerin verilmesinden ve böyle bir kıyaslamadan en çok Başbakan Erdoğan'ın rahatsız olduğunu da bilmemiz gerekiyor zira Erdoğan'ın AK Parti'nin geleceğine verdiği önem sadece düşünsel değil fiili bağlamda da kendisini açık ve net gösterdi.

Meşhur 3 dönem kuralının değişmesi iki dudağı arasında olmasına rağmen kuralın kalmasında ısrar etmesi, siyaseti gençleştirme çabaları ve gençlik kolları konusundaki hassasiyeti hepimizin malumu. Beğenip beğenmemek bir kenarda dursun Erdoğan'ın gençliğe verdiği önemi gösteren "dindar nesil yetiştirme" ifadesi, "Asım'ın Nesli" söylemleri, üniversite öğrencilerine verilen burslarda ve oluşturulan imkanlardaki önemli artış ve bunun bizzat Erdoğan tarafından sıkla dile getirilmesi gibi sayısız örnek verebiliriz.

Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı köşküne bakış açısını da salt siyasi kariyer hesabı üzerinden okumamız pek mümkün değil. Süleyman Demirel'in tabiriyle "hiç bir faninin reddedemeyeceği bir makamı" 2007 yılında kardeşi Abdullah Gül'e münasip gören ve kendisi aday olmayan Erdoğan için "cumhurbaşkanlığı ile siyasi kariyerini taçlandırmak istiyor" dememiz de pek mümkün değil.

Erdoğan'ın Çankaya Köşkü'ne veya cumhurbaşkanlığı makamına bakış açısı da diğer bir çok konuda olduğu gibi her siyasetçiye benzemeyen, bir planı, vizyonu içinde barındıran bir yaklaşımı içeriyor. Erdoğan köşkün sembolik anlamını peşinen reddediyor ve "koşan ve terleyen" bir cumhurbaşkanından bahsediyor. Türkiye'yi yarı-başkanlık veya başkanlık sistemine doğru evirecek bir kapıyı aralayan bu yaklaşımla Erdoğan ülkenin rejimini değiştirmeyi hedefliyor. Aday olması durumunda karşısına çatı aday olarak çıkarılmış olan Ekmeleddin İhsanoğlu ile şahsen değil vizyon bağlamında bir yarış yaşayacağı muhakkak çünkü CHP ile MHP'nin çatı adayı aslında Erdoğan'ı engellemekten çok Türkiye'de yaşanacak rejim değişikliğine set vurmak için belirlenmiş görünüyor. Aslında bu ilk çatı aday da değil zira Ahmet Necdet Sezer de zamanında DSP-MHP-ANAP üçlüsünün üzerinde uzlaştığı siyaset dışı bir çatı adaydı. Ekmeleddin İhsanoğlu isminde birleşen muhalefetin hedefi Çankaya'yı var olan sembolik haliyle korumak, yani statükoyu sürdürmek.

Eski koşullar altında statükonun sürdürülmesi anlaşılabilir ve makuldü çünkü cumhurbaşkanı TBMM tarafından seçiliyordu ancak bugün halkın seçeceği bir cumhurbaşkanının anayasal-yasal yetkileri ne olursa olsun eskilerden farklı olacağı muhakkak. Zaten dananın kuyruğu da burada kopuyor; Kılıçdaroğlu ve Bahçeli zamanı 2007'ye sarıp cumhurbaşkanını halkın seçmesini sağlayan değişikliği geri çeviremedikleri için bugün Ekmeleddin İhsanoğlu'nu köşke oturtup statükoyu sürdürmeyi hedefliyor. Aslında bu durum bize CHP'nin farkında olmadan 2007 yılında kendi kalesine gol attığını ve Abdullah Gül'ü seçtirmeyeceğim diye uğraşıp her türlü yola başvururken bugün Erdoğan'ın seçilmesi bir yana Çankaya statükosunun da değişmesine yol açtığını gösteriyor. Kısacası Bülent Arınç'ın deyimi ile "hamdolsun kurban olduğum Allah AK Parti'ye verdikçe veriyor".

Peki statükoyu sürdürmek ve parlamenter demokrasiden yana olmak mı gerekiyor yoksa yarı-başkanlık veya başkanlık rejimine doğru bir yol almak mı? İsimlerden bağımsız bir şekilde hangisi Türkiye için daha uygun ve başarı getiren bir sistem olur onu ayrıca tartışmalıyız ancak Erdoğan ve partisinin rejimi değiştirmek ve yarı-başkanlık veya başkanlık sistemine evirmek istemesinin meşruiyetini teslim etmemiz gerekiyor. Aslında Erdoğan'ın Türkiye siyasetinde en az konuşulan yanı olan "dönüştürücülüğü" burada bir kere daha ve en güçlü haliyle ortaya çıkıyor diyebiliriz. "Yeni Türkiye"nin yeni bir anayasası olması gerektiği gibi yeni bir yönetim sistemine ihtiyacı olduğunu düşünen Erdoğan bugüne kadar Kürt Sorunu, Askeri-Bürokratik vesayetin geriletilmesi, siyasetin gençleştirilmesi ve daha başka bir çok konuda olduğu gibi şahsi karizması ve dönüştürücü özelliği ile Türkiye'yi çoğunluğun da desteğini arkasına alarak dönüştürüyor, değiştiriyor.

1923 yılında cumhuriyet kurulurken Mustafa Kemal önderliğinde dar bir kadronun Osmanlı mirasını değişip dönüştürdüğünden daha meşru bir zeminde Erdoğan bugün Türkiye Cumhuriyetini dönüştürüyor. Daha meşru bir zemin diyorum zira Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş sürecinde halkın fikrine pek danışılmadığı ve hatta halkın yaşam tarzına, kültürel özelliklerine ters düşen bir sürü adımın tepeden inme gerçekleştirildiği de hepimizin malumudur. Bugün Erdoğan'ın liderliğinde gerçekleşen dönüşümden de herkes memnun değildir ve hatta son 2-3 yılda belirginleşen iki ayrı cephe oluşmuştur ancak bu durum bile Erdoğan ve partisinin gerçekleştirdiği dönüşümün meşruiyetini arttırmaktadır çünkü bu dönüşüm kimsenin yangından mal kaçırmadığı ve tartışmalara, kopuşlara, sokak eylemlerine varıncaya kadar demokratik zeminin korunmaya çalışıldığı bir atmosferde gerçekleşmektedir. Burada Gezi olayları ile başlayan ve her fırsatta sokağa yansıyan eylemlere dönük iktidar politikalarına yöneltilecek eleştiriler olmadığını iddia etmek mümkün değil ancak doğası gereği yaşanan dönüşümün oluşturduğu bir maliyet de söz konusudur, önemli olan bu maliyetin insan kayıpları, yaralanmaları yaşanmadan atlatılmasıdır ki hükümetin polis şiddetini öven ve marjinal örgütlerin sokakta yaşanacak kayıpları bir güç olarak kullanan yaklaşımları maalesef bugüne kadar ölümlü vakalara sebep olmuştur.

Erdoğan cumhurbaşkanı adayı olmalıdır çünkü zaman ve koşullar değişimin önceliğini teoriden ziyade pratiğe yüklemiştir. 2009 yılından itibaren gündemde olan yeni bir anayasa maalesef mümkün olmamış, demokrasi adeta demokrasiye boyun eğdirilerek işleyememiştir. Yeni Anayasa için kurulan komisyonda herhangi bir tarafın çekilmesi durumunda komisyonun işlevini yitirmesi kuralı bu komisyonun ölü doğmasına sebep olduğu gibi AK Parti'nin tek başına anayasa yazması hem psikolojik olarak engellenmiş hem de teknik olarak yeter sayısı olmadığı için mümkün olmamıştır. Dolayısıyla yeni bir anayasa yazılamadığı için kısmi değişiklikler ile fiili atmosferin değişmesi ve bu vesileyle pratik değişime uygun teorinin yazılması şıkkı denenebilir ki Erdoğan'ın cumhurbaşkanı seçilmesi ile birlikte makamın yetkilerini sonuna kadar kullanacağı ve sınırları zorlayacağı beklenmelidir. 2015 yılında yapılacak genel seçimlerden sonra ise Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı performansı üzerinden yarı-başkanlık veya başkanlık sistemine geçişin anayasal zemini oluşturulmaya çalışılacaktır.

Türkiye'nin Kürt meselesine bakışını değiştiren, askeri vesayetin geriletilmesi ve Genelkurmay Başkanlarının adeta ikinci bir başbakan gibi hareket etmesi düsturunu ortadan kaldıran, hali hazırdaki darbe anayasasının oluşturduğu sorunlar nedeniyle daha ileri adımları atmakta zorlanan Erdoğan ve AK Parti'nin "Yeni Türkiye" söylemini kurumsal bir hale taşıması için Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkması ve AK Parti'nin 2015 genel seçimlerini en azından yeni anayasayı  halk oyuna sunacak bir çoğunlukla kazanması gerekmektedir. Erdoğan'ın cumhurbaşkanı adayı olmaması durumunda Çankaya Köşkü'nün "Eski Türkiye" statükosunu sürdüreceği, sembolik dahi olsa dönüşümün önünü tıkayacağı düşünülmelidir. 2007'de makam için hareket etmeyen Erdoğan 2014'te de makam için değil "dönüşümün gerekliliği" ve "Yeni Türkiye" için hareket ederek halkın seçeceği ilk cumhurbaşkanı olmaya hali hazırda en büyük namzet iken resmi olarak da adaylığını ilan etmelidir.

Erdoğan'ın adaylığı durumunda başarılı olması için %51 oy alması yeterlidir ve Ekmeleddin İhsanoğlu gibi kariyer olarak çok başarılı ancak siyaseten varlığı bulunmayan bir aday karşısında seçimin ilk turunda başarıya ulaşması zor olmayacaktır. Eski Türkiye'nin kodlarına takılı kalıp cumhurbaşkanlığı makamı için konsensüs aramak, "%60 ve üzeri oy alırsa başarılıdır aksi takdirde halkın yarısı onu istemiyor demektir" gibi eski söylemlere tutunmak eğer iyi niyet dahilinde değilse şark kurnazlığından farklı olmayacaktır. Cumhurbaşkanını bu kez halk seçecektir ve seçilebilmesi için %51 oy alması yeterlidir. İlk turda TBMM üye sayısının üçte ikisinin oyunu almak ve 367 yeter sayısı gibi konular Eski Türkiye'de kalmıştır.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder