10 Temmuz 2014 Perşembe

Kıza Damat değil Memlekete Cumhurbaşkanı Seçiyoruz

"Ekmek için Ekmeleddin" sloganıyla vizyonunu ortaya koyan "ÇATI ADAY" için söylenecek söz çok ancak buna müsaade etmek istemeyen ve topu hep taca atma telaşında olan müzmin mutsuzlardan başlamak daha mantıklı olacak. Aslında adayları da "Ekmek için Ekmeleddin" diyerek topu taca atıyor ve hatta oyun sahasından o kadar uzaklaştırıyor ki top sahanın dışına değil stadyumun uzağına düşüyor.

Ekmeleddin İhsanoğlu'nun adaylığını ve vaat ettiklerini eleştiriyor olmamızı "iktidara ve Erdoğan'a ses çıkaramayanlar muhalefete yükleniyor", "bu nasıl iş iktidardan çok muhalefet eleştiriliyor" argümanları ile savuşturmaya çalışan dostların öncelikle bazı sorulara cevap vermesi gerekiyor. Mesela bu slogan onların içine sindi mi? İcracı cumhurbaşkanı istemiyoruz, parlamenter sistemin devamını savunuyoruz derken "Ekmek"ten bahseden bir adayı desteklemek zorunda kalmaları canlarını sıkmıyor mu? Cumhurbaşkanının işi yol değildir yol göstermektir diyordu Ekmeleddin bey ve bugün sanki 1960-70 Türkiye'sinde yaşıyormuşuz gibi bir "ekmek" sloganıyla karşımıza çıktı. 12 yıldır Erdoğan karşıtlığı üzerinden bir mesafe kat edemediklerini fark edemeyen muhalefetin bugün Ekmeleddin İhsanoğlu'nu aday olarak tercih etmesi "müzmin mutsuz" Erdoğan karşıtlarını sevindirdi mi yoksa ikiye mi böldü? Şundan eminiz; Erdoğan olmasında ne olursa olsun diyorsunuz ancak "neden Ekmeleddin olmalı?" sorusuna bir cevabınız var mı? Tarafsız olmalı, herkesi kucaklamalı gibi klişe söylemlerden ziyade Ekmeleddin İhsanoğlu'nda ne bulduğunuzu bize anlatabilir misiniz? Hepiniz ve hatta MHP tabanı daha da iyi biliyor ki bugüne kadar hiçbir cumhurbaşkanı tarafsız değildi ve bugün namzet olarak öne sürülen Ekmeleddin Bey de tarafsız değil, zira MHP ve CHP tarafından aday ilan edildi. Madem bu kadar tarafsız ve uzlaştırıcı bir kimlik arıyordunuz anket çalışması yapıp kendi kendinize bir namzet çıkarsaydınız ve siyasi partilerin milletvekillerine bir aday takdim etseydiniz. Hadi itiraf edin, ne MHP'den ne de CHP'den memnun değilsiniz ama başka seçeneğiniz yok, defalarca seçim kaybeden genel başkanların gösterdiği adaya sırf Erdoğan kaybetsin diye destek oluyorsunuz. Yoksa Ekmeleddin İhsanoğlu'nu tanımaz, bilmezdiniz ve hatta tanıdıkça da pek sevmediniz. Şimdi biz eleştiriyoruz diye ama sizin Erdoğan'a sesiniz çıkmıyor diyerek kendi adayınızdan duyduğunuz memnuniyetsizliği gizleme telaşını yaşıyorsunuz. Mutsuz halinizin faturasını başkalarına kesmek zorunda kalıyorsunuz. Kabul edin beceremediniz, olmadı, yine Erdoğan'ı devirecek bir aday ve strateji koyamadınız ortaya ve hep olduğu gibi daha yarışa girmeden başladınız mızmızlanmaya. İşte bu yüzden topu taca atıyorsunuz, Ekmeleddin'i sordukça Erdoğan ile cevap veriyorsunuz. Ya da Ekmeleddin'i hiç görmek istemiyor ve her gün Erdoğan bize nerede yanlış yapmıştı, bugün hangi eksiğini gündeme getirelim motivasyonuyla uyanıyorsunuz. 10 yıldan uzun bir süredir koşan-terleyen ve sahadaki bir siyasetçi olan Erdoğan'ı İhsanoğlu ile kıyaslamak bile mümkün değilken ve hatta bu kadar yıpranmış, yorulmuş bir Erdoğan'ı sıfır kilometre birisi ile kıyaslamak adaletsizlik olmasına rağmen bunu yapabiliyorsunuz. Çünkü bir devir kapanıyor ve siz o devri halen daha asr-ı saadet zannetmekle meşgulsünüz.

Gelelim "Ekmek için Ekmeleddin" sloganına ve bizzat İhsanoğlu'nun bu slogan ile topu taca atıyor olmasına. Bugün Ekmeleddin beyin Çırağan Sarayında gerçekleştirdiği basın toplantısını  televizyondan izlerken ne kadar basit ve amatör bir organizasyon olduğunu gördükçe üzüldüm. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı adayı için böyle ucuz kampanya kim tarafından yürütülüyor diye düşündüm. Konuşmadan tutun, salonun ışıklandırmasına ve Ekmeleddin beyin heyecansızlığına kadar her şey statikti ve doğrusu da buydu sanırım çünkü kendisi statükonun adayıydı. Ermeni meselesini, Kürt sorununu, Filistin-İsrail konusunu sorduklarında 70 yıllık ömründen kesitler sunmaya, anılarla kendini anlatmaya başlaması da sanırım bu yüzdendi. Ekmeleddin İhsanoğlu en kritik konularda önce top çevirdi ve kendince çaktırmadan topu taca atıverdi. Aday gösterenlerin de kendisinden beklediği bu olmalıydı çünkü Kürt-Ermeni meselesinde bir laf etse MHP ve CHP seçmenini rahatsız edebilirdi. Madem ki uzlaştırıcı olacaktı, o halde böyle kritik konularda laf etmesi doğru olmazdı. Mevcut sorunların donuk bir şekilde kalması, tıpkı eskiden olduğu gibi böyle hayati konuların cumhurbaşkanınca değil, belki de siyasetçe de değil, askerlerce ve bürokratlarca ele alınması gerekirdi. Ekmeleddin bey suya sabuna dokunmadan Çankaya köşkünde oturmaktan başka bir şey vaat etmediği gibi hali hazırda emekliliği gelmiş biri için kaçırılmaz bir fırsatı yakalayarak tarihe (olumlu manada olmasa da) adını yazdırmak için aday olmuştu sanki. Önüne koyulan metni okurken bile zorluk çeken Ekmeleddin bey için biçilen rol ne ise onu oynadığı aşikar. Dolayısıyla bugüne kadar topa girmeyen, top önlerine geldiğinde de taca atanlar gibi o da Kürt sorunu, Ermeni açılımı falan beni ilgilendirmez ben "ekmeğime" bakarım dedi. Şimdi oturun ve düşünün; bilgisi, birikimi, kariyeri ile kızımıza iyi damat olacak ve etliye sütlüye bulaşmayacak birini mi arıyoruz yoksa Türkiye'nin can alıcı sorunlarında inisiyatif alacak, demokratik dönüşümü ve değişimi gerçekleştirecek aktörlerden biri olacak cumhurbaşkanı mı? Tarafsızlık meselesine gelince; kimse aklımızla alay etmesin, hepimiz tarafız ve ben değişimin tarafındayım. "Change we can believe in" ve Yes We Can!    

4 Temmuz 2014 Cuma

Hakikat'ten Biz Neyiz, İhsanoğlu Niye Aday?

Bazen yazmayacağım diyorum ama sağ olsunlar öyle saçma bir muhalefete sahibiz ki yazmak, anlatmak, söylemek zorunda bırakıyorlar.

AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan'a olan desteğimin "danışman koltuğu hevesim" sebebiyle olduğundan tutun, benim nazarımda onurla haysiyetle ifade edilemeyecek "beklentiler" içerisinde olduğum iddiasıyla bazen açıktan bazen de özel mesajlar yoluyla hakaretlerde bulunuyorlar. Böyle durumlarda aklıma demek ki "onlar" birilerini menfaat, makam-mevki, zenginlik umarak destekliyorlar düşüncesi oturuyor ama yine de öyle değildir, olsa olsa naiflikten, kandırılmış olmaktan ötürüdür demeyi tercih ediyorum.

Türkiye'de üç şey var ki ağzınıza doladığınız an olduğunuzu sanıyorsunuz; Atatürkçülük, Milliyetçilik ve İslamcılık. Cemil Meriç "-izm'ler idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleridir" derken herhalde bunları kast etmiştir. Bu üçünü sıkça zikrettiğiniz zaman konforlu bir yaşam da sürmeniz mümkün olacaktır zira delidir ne yapsa yeridir deyip geçerler, Allah kimsenin aklını almasın der ve üzülerek bakarlar, haliyle sizden herhangi bir beklentileri de olmaz. Hatta öyle ki sadece fani hayata değil ahiret hayatına dahi etki eder bu delilik hali, zira delilerden sual olunmaz. Fakat Cemil Meriç'in bahsettiği -izmler üzerinden deli gömleği giyenler ile gerçek deliler arasında büyük bir fark vardır. Kısacası Atatürkçülük, Milliyetçilik ve İslamcılık üzerinden deli gömleğini giyenler "gerçek bir deli" dahi olamamışlardır. Akli melekeler doğuştan eksik olabilir veya hayatın akışında kaybedilebilir ama bizim "deli gömleği" giymiş dostlarımız bu işin gönüllüsü olagelmişlerdir. Müslüman olmayı değil İslamcı olmayı, millet olmayı değil milliyetçi olmayı ve Atatürk'ü anlamayı değil Atatürkçü olmayı peşinen kabul ederek gönüllü bir ilkellik ideolojisi olan "slogana" sığınırlar.

Abartısız söylüyorum; yoldan geçen on kişiyi çevirin ve sorun; Atatürkçü, Milliyetçi, İslamcı olduklarını söyleyenlerin ortalaması 7'den aşağı değildir. Sonra hemen bir kere daha sorun; Atatürk, İslam ve Milliyetçilik hakkında kaç kitap okudun diye. Şark kurnazlığına da müsaade etmeyin ve söylenen rakama aldanmayın; hemen ekleyin hangi kitaplar ve yazarları kimler diye. Alacağınız cevaplardan sonra aslında kendi kendimizi nasıl da kandırdığımızın harika bir tablosunu göreceksiniz. Hakkında iki satır okumadığımız ve bilgi sahibi olmadığımız o kadar çok şeyiz ki biz, işte sırf bu yüzden neyiz, kimiz, neredeyiz, hepsinden bihaberiz. Abartısız söylediğim iddia ediyorum çünkü yukarıda bahsettiğim test edilip onaylanmış gerçek bir tablodur. Yaklaşık 25 üniversitede verdiğim seminerlerin en az 15'inde bu soruları sordum ve aldığım cevaplar karşısında hayrete düşmedim, niyetim ne olduğumuzu söylerken aslında onu bilmediğimiz hakkında bir farkındalık oluşturmaktan ibaretti.

Alim değilim, müneccimlik edecek halim yok. Kendi etrafında okumaya, yazmaya, üretmeye çalışan, onu da ne kadar yapıp-yapamadığı konusunda hep derin bir muhasebe içerisinde olmaya çabalayan biriyim. Yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan'ı destekliyorum lakin ne şahsen tanışıklığım ne de partisine üye olmuşluğum var. Recep Tayyip Erdoğan'ı destekliyorum çünkü beni kendisi değil yaptıkları ve yapmak istedikleri ile birlikte sahip olduğu motivasyon ilgilendiriyor. Şu adaylık konuşmasında bahsettiği küçük kızın gözleri ve annesinin kolundaki bilezikleri çıkarıp vermesi hadisesi var ya, işte tam bu motivasyona, yenilgi yenilgi büyüyen zaferlere olan inancına, sabrına, herkesin paylaşmasının çok da gerekli olmadığı ama onun inanarak gerçekleştirmeye çalıştığı vizyona tavım. Recep Tayyip Erdoğan'ın faniliğine ve dolayısıyla hatalarına ve eksiklerine isyankar değilim. Çünkü ancak çalışan insanın, yerinde durmayıp yürüyen bireylerin hata yapabileceğine olan inancımdan ötürü Recep Tayyip Erdoğan'a karşı anlayışlıyım. Ona ağız dolusu küfür edenlere değil ama ona itirazı olanlara, eleştiri getirenlere ve niyeti bağcı dövmek değil üzüm yemek olanlara ne kadar açıksa kapım; Erdoğan'ın hatalarının ve eksiklerinin arka planını anlamaya da o kadar talibim.

Şimdi bir seçim şansı var önümde ve üç aday. Peşinen söylemiştim; Erdoğan olmazsa Demirtaş'ı desteklerim diye. Demirtaş'ın sembolik bir aday olduğuna inanmıyorum çünkü Kürt siyasetinin belirleyiciliğini görmemek mümkün değil ama Erdoğan'ın Kürt siyasetindeki belirleyiciliğini görmemek de başka bir körlük olacaktır. Erdoğan ilk kez 2005 yılında Diyarbakır'da "Kürt Sorunu" vardır demedi. O başbakan olarak ilk kez söylemesine denk gelir, yoksa daha 1993-94 yıllarında hocası rahmetli Erbakan'a yazdığı rapor var, Ahmet Kaya ile yoldaşlığı var ki o zamanlar Türkiye'de "deli gömleği" giyenler çatal-bıçaklarla slogan fırlatmakla meşgul oluyordu.

Üçüncü aday ise aslı varken suretine bakmak bile değil. Ben kendisinin bile neden aday olduğunu anladığına pek ihtimal vermiyorum. Evet bazı kodlar var zihnimde ama gıybet etmenin, ön yargılı olmanın manası yok. Ekmeleddin bey de bir namzet ve elbette ona da oy verecek bu millet. Lakin neden verecek, ne için verecek onu anlamış değilim. Eğer mesele Recep Tayyip Erdoğan'ı engellemek, durdurmak değilse nedir? Niçin Ekmeleddin İhsanoğlu Reis-i Cumhur olmalıdır bir türlü anlayabilmiş değilim. Kendisini namzet olarak gösterenlerin de "Recep Tayyip Erdoğan olmasın da ne olursa olsun" cümlesinden başka bir cümle kurabileceklerini sanmıyorum. Gittikçe gençleşen bir ülkeye bu kadar eski, bu kadar ihtiyar ve bu kadar ne olduğu bilinmeyen bir Reis-i Cumhur seçmenin, vizyonla, gelişmeyle, kalkınmayla, büyük ülke olmayla, bir inanç etrafında buluşmayla yakından uzaktan ilgisi yok maalesef.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan'ı destekliyorum evet, yaptıklarının yapacaklarına teminat olduğunu düşünüyorum. Ne mi mesela; hiç kimsenin yapmadığı kadar İslamcılık, Atatürkçülük ve Milliyetçilik. 2002'den bugüne kadar sloganlar etrafında Erdoğan'ı gayri-milli, anti-Atatürkçü, çakma İslamcı olarak yaftalamaya çalışanların tüm direncine rağmen ülkemin bugün Atatürk'ü eğrisi ve doğrusuyla daha fazla anlama çabasında olduğunu, İslam'ı yaşamaya dair yasak ve engellerin daha azaldığını, milliyetçilik anlamında da hakiki bir millet olma çabasına evrildiğini görüyorum. Henüz yolun başındayız, eksiğimiz, hatamız yok değil ama mesele de bu eksikleri gidermek ve hataları düzeltmek çabası gösterebiliyor olmak. Kısacası yük olmak değil yük almak gerekiyor, çünkü içinde olduğumuzdan başka bir gemi daha yok.          

3 Temmuz 2014 Perşembe

Cumhurbaşkanı Erdoğan mı, İhsanoğlu mu?

Cumhurbaşkanlığı seçimlerine 3 adayla giriyoruz. Bunlardan ikisi yakından tanıdığımız simalar olan Recep Tayyip Erdoğan ve Selahattin Demirtaş, üçüncüsü ise ismiyle, cismiyle epey tartışmaya neden olan Ekmeleddin İhsanoğlu.

Erdoğan ve Demirtaş'ın kitleleri hazır, partileri ve duruşları belli fakat İhsanoğlu için aynı şeyi söylememiz pek mümkün değil. 3-4 aylık "ÇATI" arayışının sonunda aday olarak tespit edilen Ekmelleddin İhsanoğlu'nun ne ilan ediliş şekli heyecan yarattı ne de adaylığına ilişkin hazırlık süreci yapıldığı gözlenebildi. Selahattin Demirtaş'ın adaylığı ise Kürt siyaseti açısından bir milat. Kürtlerin ilk kez baraj sorunu olmaksızın kendi adaylarına oy verecek olmaları ve bir Kürt'ün devletin bir numaralı koltuğuna doğrudan, "ama"sız aday olabilmesi Selahattin Demirtaş'ın adaylığını tarihi kılması için yeterli sebepler. Demirtaş'ın seçilmeyeceği hepimizin malumu ama an itibariyle başarılı olduğunu da teslim etmemiz gerekiyor. Demirtaş'ın adaylığının Türkiye'nin normalleşmesi, demokratikleşmesi, çözüm sürecinin mesafe kat etmesi ve HDP-BDP çizgisinin Türkiye ölçekli siyaset vizyonu geliştirebilmesi için harika bir fırsat olduğu ortada.

Gelelim Erdoğan ile İhsanoğlu arasında yaşanacağı düşünülen rekabete. Bana sorarsanız daha adayların belirlenmesi sürecinde ve hatta 2007 yılında Erdoğan ve AK Parti kazanmıştı. Muhtemelen 2007 yılında yapılan anayasa değişikliği sırasında, 2014 yılında Erdoğan'ın halk tarafından seçilecek ilk cumhurbaşkanı olması ihtimali planlanmamıştı. Bugün Erdoğan'ın adaylığına karşı olanların 2007 yılında "367" rezaletini ortaya atmaları, CHP'nin meclise girmeyip ve aday belirlemeyip, AK Parti'nin adayını seçtirmemek için müzmin hastalıkları olan askerle dirsek teması ve anayasa mahkemesine itiraz seçeneklerine başvurması sonucunda Erdoğan ve AK Parti millete dönmüş ve cumhurbaşkanını halkın seçmesini sağlayacak olan anayasa değişikliğini gerçekleştirmişti. Aslında bugün Erdoğan'ın Çankaya'ya hem de milletin seçeceği ilk cumhurbaşkanı olarak çıkması ihtimalinin önünü açan CHP'ydi. Burada MHP'yi ayrı tutmak zorundayım zira o dönemde MHP kendi adayını belirlemiş ve meclise girmemek CHP  gibi adeta "küstüm oynamıyorum" tarzı bir politika geliştirmemişti.

Erdoğan sadece 2007 yılında kazanmadı, henüz adaylığı resmi olarak açıklanmadan ve adaylık açıklamasında da Erdoğan'ın İhsanoğlu'na açık ara fark attığını kabul etmemiz gerekiyor. "ÇATI" ifadesi ile uzun arayışların sonucu herkesin benimseyeceği iddiası ile ortaya konulan İhsanoğlu ilk anda hem CHP hem de MHP tabanında "o kim" sorularını gündeme getirdi. Diğer tarafta ise yine "uzun istişare" sürecinden son ana kadar akıllarda hep "acaba o değil mi" sorusunu diri tutan ve değil Türkiye'nin dünyanın tanıdığı bir isim olarak Erdoğan elbette bu süreçte de kazanan oldu. Dikkat edin Ekmeleddin İhsanoğlu için "o kim" sorusu gündeme gelirken Recep Tayyip Erdoğan için "acaba o değil mi" sorusu akıllara kazınmıştı. Burada CHP ve MHP'nin daha aday belirleme sürecinde AK Parti'ye karşı kesin bir mağlubiyet yaşadığını da belirtmek gerekiyor. 8 kez arka arkaya seçim kazanan mı yoksa bu 8 seçimi kaybeden mi daha hazırlıklı olmalıydı? Ekmeleddin İhsanoğlu'nun adaylığının açıklanması ile Recep Tayyip Erdoğan'ın adaylığının açıklanması arasındaki Erdoğan lehine yaşanan uçurum fark aslında seçimin galibini de ilan etmiş olmuyor mu?

Erdoğan'ın seçim müziklerinden logosuna ve kongre salonunda tüm teşkilatın hazır bulunmasına kadar tam bir profesyonellik içerisinde gerçekleştirilen aday açıklama programı ile İhsanoğlu'nun kendisinin bile olmadığı bir ortamda, adayı olarak gösterilen partililerin haberi olmaksızın, herhangi bir plan ve program yapılmadan Kılıçdaroğlu ve Bahçeli tarafından adaylığının açıklanmasını kıyaslayan her objektif gözün yorumu Erdoğan'ın yarışa açık ara önde başladığı yönünde olacaktır. Bir başka fark ise adayların açıklanmasından sonra partileri tarafından benimsenmesi noktasında ortaya çıkıyor. Erdoğan AK Parti'nin tüm vekillerinin imzası ve desteğiyle cumhurbaşkanı adayı olarak gösterilirken İhsanoğlu "çatı aday" olmasına rağmen adayı olarak gösterildiği CHP ve MHP'nin tamamına hitap edemiyor. Öyle ki CHP'li vekillerin bir kısmı adaylığı için imza dahi vermiyorlar.

Erdoğan ile İhsanoğlu arasındaki en önemli fark İhsanoğlu'nun kitlesini ve kendisini aday gösteren partilerin politikalarını bizatihi Erdoğan'ın kendisinin belirliyor olmasıdır. CHP ve MHP'nin İhsanoğlu'nu aday olarak tercih etmeleri, AK Parti'nin ve dolayısıyla Erdoğan'ın 8 seçimde kendilerini mağlup etmesi üzerine geliştirdikleri son hamledir. Aksi takdirde CHP ve MHP'nin ayrı ayrı aday çıkarması ve hatta genel başkanlarını aday göstermeleri gerekirdi fakat Kılıçdaroğlu ve Bahçeli yenilgiyi, Erdoğan'ın ve partisinin toplumsal karşılığının gücünü daha baştan kabul ettiler. Cumhurbaşkanlığı seçimi sathı mahalline girildiği andan itibaren ve henüz Erdoğan resmi olarak aday bile değilken başlattıkları Erdoğan karşıtı söylem ve propagandayı sürdürerek cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmayı düşünüyorlar, dolayısıyla CHP - MHP çizgisinin fazla yorulmasına gerek kalmıyor, Erdoğan'a karşı olmak oy toplamaları için yeterli sebep sayılabiliyor. Çatı adayın durumu bu vaziyette iken diğer tarafta belirli bir vizyonu olan, Türkiye'nin son 12 yılında yaşadığı dönüşüm ve değişime liderlik eden Erdoğan var. Sizce de bu durumda İhsanoğlu'nun kazanması çok zor değil mi?

Erdoğan'ın şansının eskiye oranla daha az olduğunu, halihazırda oylarının 30 Mart seçimleri üzerinden değerlendirilerek %43 olarak tespit edilebileceğini iddia edenleri gördükçe şaşırmamak elde değil. Erdoğan'ın 30 Mart seçimlerinde tek başına %43 oy aldığı doğrudur, yerel seçimlerin genel seçime dönüştüğü ve seçmenlerin belediye başkan adaylarından ziyade Erdoğan'a oy verdikleri söylenebilir ancak 30 Mart'taki seçimler ile yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimini kıyaslamak çok doğru bir veri olmayacaktır. 30 Mart yerel seçimlerini olağanüstü kılan 17-25 Aralık darbe girişimleriydi ve o ağır tabloya, sağda solda uçuşan kasetlere rağmen Erdoğan hem de yerel seçimlerde %43 oy almıştı. Erdoğan'ın belediye başkan adayları üzerinden aldığı dolaylı oy ile kendisinin aday olduğu bir seçimde alacağı oyu aynı tutmak sanıyorum tahminden öte temennileri dile getirmektir.

Türkiye'de 2002'den itibaren seçmenlerin değişim ve dönüşümü desteklediği, statükoyu muhafaza etme çabalarına itibar etmediği 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimleri döneminde hem anayasal değişiklik referandumunda çıkan %69 evet oyu hem de yapılan seçimlerde AK Parti'ye verilen %47 destekle ve daha sonrasında 2010 yılındaki anayasa değişikliği referandumunda %58 evet oyu ile açıkça görülmüştür. İşte tam da bu nedenle İhsanoğlu'nun Erdoğan karşısında şansı yok denecek kadar azdır. Çünkü yapılacak seçimlerde Erdoğan milletin ve dönüşümün, İhsanoğlu ise devletin ve statükonun temsilcisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ekmeleddin İhsanoğlu ilk ziyaretini Anıtkabir'e yaparken Erdoğan ilk ziyaretini Samsun'a yapmayı tercih etmiştir. Ekmeleddin İhsanoğlu'nun ne vaat edeceği meçhulken Erdoğan adaylık konuşmasında "çözüm sürecinde kararlılık, paralel yapı ile mücadele, AB'ye tam üyelik, gençlerin siyasete aktif katılımı" gibi Türkiye'nin en mühim konularına yönelik mesajlar vermiştir.

Uzun lafın kısası halkın sandığa gideceği bir seçimle gerçek, dönüştürücü bir siyasal lider ile kariyerist bir bürokrat yarışacaktır. Ekmeleddin İhsanoğlu'nun MHP-CHP tabanını konsolide edip edemeyeceği bile soru işaretiyken Recep Tayyip Erdoğan'ın kendi partisi dışında MHP'li ve Kürt seçmenden oy alma potansiyeli yüksektir. Velev ki AK Parti'nin oyu %45 olsun, bunun yanına %4 Kürtlerden ve %4 MHP ve Saadet Partisinden koyduğumuz takdirde Erdoğan en az %53 oy ile milletin seçtiği ilk cumhurbaşkanı olacaktır. Adaylık konuşmasında kendisinin de vurguyu ısrarla seçimin ilk turuna yaptığı gibi bu sonuç ikinci tura kalmadan 11 Ağustos günü gerçekleşecektir çünkü "zafer inananlarındır".