25 Eylül 2014 Perşembe

Küresel Liderlik Mümkün mü? Muhtar Bile Olamaz mıyız?

Henüz Davutoğlu'nun Başbakan, Erdoğan'ın ise Cumhurbaşkanı olmasının bana anlattıklarını paylaşma imkanı bulamamışken iki yazı ileri gidip Erdoğan'ın BM Genel Kurulu konuşmasına dair iki kelam etmek mecburiyeti duydum. 

Türkiye'de bu anlamda bir vasat yaşadığımız "salon boş muydu dolu muydu" soruları ile görüldü. Doğuştan Erdoğan'a karşı olmak gibi bir misyon üstlenmiş gibi görünen kitlenin ABD Başkanı Obama'nın konuşması esnasındaki BM Genel Kurulu salonu fotoğrafı ile Erdoğan'ın konuştuğu andaki fotoğrafı karşılaştırmak suretiyle "işte dünya lideri" ironisini yapması ve AK Parti'nin ateşli savunucularının bir kısmının farklı fotoğraflar ile "bakın burada salon nasıl da doluydu" refleksi benim nazarımda farklı şeyler değil. İki tutumda nitelikten çok niceliğe odaklanmış durumda ve aslında biraz da acınacak halimize işaret. 

Acınacak halimiz diyorum zira nicelik kadar niteliğe önem vermemizin zamanı geldi de geçiyor. Burada niceliği tamamen dışlamıyorum; elbette bir konuşmayı dinleyenlerin sayısı, ona ilgi gösterenlerin kalabalığı önem arz ediyor ancak en az onun kadar konuşmanın içeriği de değerlendirilmeyi hak ediyor. Gerçi bunu daha Erdoğan'ın yüzünü gördüğünde, sesini duyduğunda ortamı terk eden, televizyonu kapatan insanlara anlatmak çok kolay değil ama diğer tarafta Erdoğan'a adeta taparcasına sevgi besleyenler de işin slogan boyutundan çıkabilmiş değil. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın BM Genel Kurulu'na hitabı 25 dakikadan uzun değil fakat içeriği yeterince dolu. Erdoğan BM'ye one minute çekti ve Erdoğan boş salona konuştu gibi slogan boyutlarını kenara koyarsak konuşma çok şey anlatıyor. BM'nin başarısızlıklarına, Türkiye'nin de içinde bulunduğu coğrafyanın sorunlarının neden ve sonuçlarına, dünyanın kayıtsızlığına, Türkiye'nin nasıl bir pozisyonda durduğuna değindiği konuşmasında Erdoğan'ın verdiği en önemli mesaj ise "dünyanın 5'ten büyük olduğunu" işaret etmesi. 

Birleşmiş Milletler'in 5 daimi üyesini ve veto hakkını işaret eden Erdoğan dünyanın sorunlarının bu yapı ile çözülemeyeceğini samimi bir üslupla beyan ediyor. Irak'tan Suriye'ye, Filistin-İsrail sorunundan Mısır'da yaşanan askeri darbeye, İslamafobia'dan Anti-Semitizme kadar geniş bir perspektifle içinde yaşadığımız kürenin can alıcı sorunlarına değinen Erdoğan, bu sorunlara karşı 5 daimi üyenin, dünyanın büyük gücü olarak adlandırılan ülkelerin, demokrasi-insan hakları savunucusu konumunda olduğunu düşünenlerin yaklaşımlarını samimi ve ağır bir üslupla eleştiriyor. Fakat bu eleştirileri yaparken çözüm önerileri, yeni bir bakış açısı önermekten de geri durmuyor ki meselenin en önemli kısmının da bu olduğunu düşünüyorum. 

BM Genel Kurulu kürsüsünden Filistin-İsrail sorununa iki devletli çözüm gerektiğini söylerken diplomasinin tarafsızlığı klişesine sığınmadan, açık yüreklilikle Gazze'de yaşanan insanlık dramını işaret ediyor. Türkiye'nin 500 yıl önce Avrupa'dan kovulan Yahudilere kucak açtığının altını çizerek ve Anti-Semitizmi İnsanlık Suçu olarak ilan ettiğini bir kez daha söyleyerek benzer bir yaklaşımı İslam dünyası ve Filistinlilerin de hakettiğini vurguluyor. Kimliğine bakmaksızın mazlumların yanında olunması gerektiğini dile getirirken bunun dillere pelesenk olmaktan öteye geçmesi gerektiğini Türkiye'nin Suriye ve Irak'tan kaçan Ezidi, Kürt, Türkmen, Arap, Sunni, Alevi kitlelere kucak açması örneğiyle ifade ediyor. Dolayısıyla Erdoğan sadece konuşmuyor, Türkiye'nin Cumhurbaşkanı olarak ülkesinin izlediği politikaları, yaptığı somut yardımları örnekleyerek bu zulümlere ve dramlara sessiz ve seyirci kalanlara bir model, bir örnek sunuyor.

Peki Erdoğan bunu yaparken boş salona konuşuyor olduğunu iddia edenler bana neyi hatırlatıyor? 15 sene önce "muhtar bile olamaz" ifadelerini dillendirenleri ve bu 15 yıl içinde muhtar olamaz dedikleri Erdoğan'ın liderliğinde Türkiye'nin yaşadığı ekonomik kalkınma ve demokratikleşmeyi. Erdoğan'ın Türkiye siyasetindeki başarısı bana hep sabrın, çalışkanlığın ve elbette bunun karşısında kokuşmuş, çürümüş, zeminini taşıyamayan bir sistemin varlığını anlatmıştır. Erdoğan ve kadrosu başarılı olmuştur çünkü karşılarındaki sistemi devirmek yerine, reforme etmeyi tercih etmiştir. Zaten rahmetli Erbakan ile yolların ayrılması ve yenilikçi hareketin çıkması da bununla ilgilidir. Şimdi ise Erdoğan liderliğindeki kadro bölgesel ve küresel sorunlara ilişkin yeni bir perspektif sunuyor, var olan çürümüş küresel sistemin, fonksiyonunu yitirmiş Birleşmiş Milletler'in eleştirisini D8 gibi alternatif bir örgüt kurmakla değil, bizatihi kendi kürsüsünden gerçekleştiriyor. Başka bir ifadeyle Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşmiş Milletler kürsüsünden reform çağrısı yapıyor; tıpkı Türkiye'nin kendi ağırlığını taşımayan sistemi için yaptığı gibi. Erdoğan'ın bu çağrısı tıpkı 15 sene önce Türkiye'de yaptığı çağrı gibi yadsınıyor, diplomatik olmamakla, hayalperestlikle eleştiriliyor. İşte tam da bu noktada değer kazanıyor, umut veriyor. Dünyanın yeni bir liderliğe, kollektif bir liderliğe ihtiyaç duyduğu ve eski sistemlerin yeni dünyanın sorunları ile baş edemediği şu zaman diliminde Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın BM kürsüsünden yaptığı bu konuşma belki büyük bir kalabalığa değildi ama BM salonu kapasitesinden çok daha büyük bir kitlenin yüreklerine idi. Türkiye'nin hukümetleri, devlet başkanlarını değil halkları, insanların vicdanlarını hedefleyen bu yaklaşımının yeni dünyanın krizlerine de çözüm olabilmesi kuvvetle muhtemel görünüyor. Hali hazırda ABD ve AB içerisindeki büyük ülkelerle, diğer tarafta Rusya ve Çin'in küresel sorunlara çözüm üretememesi ve BM sisteminin başarısız girişimleri Türkiye'nin alternatif önerilerini güçlendiriyor, yolun başında olan fakat gideceği noktayı görebilen yeni bir bölgesel-küresel aktör potansiyeline işaret ediyor. 

2002 yılında AK Parti kurulduğunda; kendi kadroları dışında kimse bu kadar süre iktidarda kalacağını, Türkiye'nin bu çapta bir dönüşüm geçireceğini hayal bile etmiyordu. Bugün bölgemizin ve küremizin yaşayabileceği değişimde merkez bir ülke olarak aktör haline gelmemiz de imkansız değil. İşte bu yüzden AK Parti'nin ve tüm Türkiye'nin gençleri en az nicelik kadar niteliği önemsemeli; mobilize olmalı, var olan dertlerini açık yüreklilikle anlatmalı. Sabırla, dirayetle çalışmalı. "Dünya 5'ten Büyüktür" gibi başarılı, manası derin çalışma ve kampanyalar artmalı. Çünkü bizim bir hikayemiz var ve bu hikayenin derinliği 1000 yıllık rafine olmuş barış kültüründen geliyor. Elbette tarihi sapmalar oldu, mutlaka hatalar yapıldı lakin bunlar hikayenin öz'ünü, temsil ettiği medeniyeti işlevsiz ve zamansız değil bizatihi değerli ve uygulanabilir kılıyor.         

HAMIŞ: Neşet Ertaş üstadın vefatının ikinci yıl dönümü. Bozkırın Tezenesi özleniyor... Bu vesileyle hepimizin "Yolcu"luğuna selam olsun... "İnsan ölür ama uruhu ölmez"


        

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder