24 Ekim 2015 Cumartesi

Düşman Oku Kimi Gösteriyor?

"Fitne zamanı hakkı nasıl tanırız?" diye sorulan İmam Şafi, "Düşman okunu takip ediniz, o sizi hak ehline götürür" diyerek yanıt vermiş. Yeryüzünde hak ile batılın mücadelesinin kıyamete kadar süreceğini ve her dönemde bu mücadelenin değişen yöntemleri olduğunu düşününce, bugün ülkemizin içinden geçtiği süreçte İmam Şafi'nin sözü büyük ehemmiyet kazanıyor.

1 Kasım'da yeni bir seçime gidiyoruz. Medya üzerinden yapılan algı yönetimi ile doğru ile yanlışı ayırt etme, hak ile batılı fark etme ihtimalimiz azalıyor. Özellikle sosyal medya üzerinden yapılan paylaşımlara baktığımızda bilgi kirliliği almış başını gidiyor. Söylenmeyen sözlerin söylendiği, yapılmayan işlerin yapıldığı yığınla paylaşım her gün defalarca önümüzden geçiyor. 

Memlekette bir tane bile iyi şey olmadığı sanrısına kapılıp gitmemiz için ellerinden geleni artlarına koymayan ve maalesef etki alanı çok geniş ülkesinden ve insanından sıkılmış, komşusundan hazzetmeyen küçük bir kitle çok büyük algı yönetimi yapabiliyor. Azıcık tarih bilmesek ülkemizin en kötü dönemini geçirdiğine inandırılmamız çok mümkün.

Bugün Türkiye'nin en önemli sorunu ne diye sorsalar hiç düşünmeden AK Parti diyecek ve bunun için sayısız sebep sıralayabilecek bir akıl tutulması içine girmiş olanlara bazı gerçekleri hatırlatmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Bunu AK Parti'yi savunmak için değil hakkı haklıya teslim etmek için yapmak durumundayız.

90'lara döndük, dönüyoruz çığırtkanlığını yaparak korku, nefret, düşmanlık tohumlarını yeniden ekmeye çalışanlara, 

Cumhuriyet tarihinin en anti-demokratik uygulamalarının yaşandığı bir dönemden geçtiğimiz yalanını hiç utanmadan söyleyenlere, 

Hukukun tatile çıkarıldığı propagandası üzerinden ülkenin yönetilemez bir hale geldiği tezini öne süren ve bu suretle insanları tehdit etme cüretinde bulunanlara,

Dış politikamızın hayal ürünü olduğu savıyla ülkemizin dünya üzerinde zerre itibarı kalmadığını işaret edenlere,

Başka ülkelere ve uluslararası örgütlere ülkesini şikayet eden mektuplar yazan, başka ülkelerin yöneticilerinin ülkemizi ziyaret etmemesi için imzalar toplayanlara,  

Ekonominin batmak üzere bağırtıları arasında yatırımcıları, girişimcileri, iş yapmak ve risk almak isteyenleri caydırmaya çalışanlara,

PKK'ya, DHKP-C'ye, İŞİD'e, Paralel Örgüte ve ülkemizin son 15 yılda yaşadığı ekonomik kalkınmayı, demokratikleşmeyi, bölgesinde etkisini arttırmasını hazmedemeyen içerideki ve dışarıdaki tüm odaklara, 

Hasılı AK Parti'nin 13 yıllık iktidarı süresince yaptığı hataları ve yanlışları bire bin katıp anlatarak, ülkemizi AK Parti ya da en kötü ihtimalle Recep Tayyip Erdoğan'dan kurtarmak derdine düşmüş algı yöneticilerine bir cevap vermek için bir, iri ve diri olmak gerektiği kanısındayım.

Daha önce AK Parti'ye ve Recep Tayyip Erdoğan'a oy verdiğim için yediğim küfürleri ve hakaretleri düşünüyorum ve kendime şunu soruyorum: "Sen hiç kimseyi şu veya bu partiye oy verdiği için aşağıladın mı?" Cevabım dolu dolu "hayır". Fikirleri eleştirdim, parti politikalarını eleştirdim ama kimselere o partiye oy veriyorsan şahsi menfaatin var, örümcek kafalısın, kötü niyetlisin gibi cümleler sarf etmedim. Küfre başvuranlara da küfürle cevap vermemeye özen gösterdim. 

Sahi İmam Şafi ne demişti; "düşman okunu takip edin o sizi hak ehline götürür". Şimdi oturun ve düşünün bu ülkenin, bu milletin ve inancımızın düşmanları kimler ve bu insanlar kime düşmanlık ediyorlar?

23 Ekim 2015 Cuma

1 Kasım'da Yeniden Seçiyoruz

2015 yılında 3 seçim arka arkaya geldiğinde akabinde 4 yıllık bir reform ve icraat döneminin bizi bekleyeceğini ümit ediyordum. 7 Haziran'da sandıklardan çıkan sonuç bizi 4. bir seçime götürdü ve bir hafta kadar sonra yeniden sandık başında olacağız. Bu kez soru HDP barajı geçer mi değil, AK Parti tek başına iktidar olur mu şeklinde belirdi.

7 Haziran'dan bugüne iç açıcı günler geçirmedik. Terör çok canımızı yaktı, Türk Lirası dolar-euro karşısında değer kaybetti ve toplumun geniş kesiminde mutsuz, ve belirsizlik içeren bir psikoloji hakim oldu. 1 Kasım seçimlerinin neticesi bu tabloyu değiştirir mi bilmiyoruz.

Hangi siyasi partinin kazanacağından veya kaybedeceğinden bağımsız Türkiye kazanacak mı kaybedecek mi seçimine doğru gidiyoruz. Tercihimizi yaparken hangi kriterler yönlendirici olmalı? Algı ile gerçek arasındaki perdeyi kaldırabilirsek eğer somut kriterler ortaya çıkacaktır.

Çözüm sürecini kim bitirdi sorusuna doğru cevabı vermek için AK Parti ve onun kurucu lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın aldığı riskleri görmek zorundayız. Henüz kart-kurt seslerinin Kürtleri tarif ettiği saçmalığına inanan bir ülke varken Recep Tayyip Erdoğan "Kürt Sorunu Vardır" dememiş miydi? Tüm siyasi riski göğüsleyip MİT müsteşarını ben gönderdim diyen, Mesud Barzani ve Şivan Perver ile Diyarbakır'da açılış yapan, iktidarı döneminde TRT ŞEŞ kurulan, bölgenin bugüne kadar hiç almadığı yatırımları gerçekleştiren kişi de Erdoğan değil miydi? Bu riskleri göğüslemiş bir liderin çözüm sürecini sebepsiz yere bitirdiğini düşünmek için hakikatten zorlama bir yoruma ihtiyaç var.

Ekonomi niçin durağan bir hale geldi sorusuna cevap ararken ülkenin etrafındaki ateş çemberini gözardı edemeyiz. Demokratik bir hukuk devleti olmazsanız yabancı yatırımlar gelmez ve var olanlar da kaçar ifadesi doğru olmakla birlikte eksik. Etrafı alev alev yanan bir yere siz yatırım yapar mısınız? O zaman esas soru şu olmalı; Türkiye'nin çevresindeki bu ateşi kim yaktı?

"Kardeşim Esad oldu Katil Esed" derken de bir doğruya işaret ettiğinizi düşünebilirsiniz fakat unutmamak gerekir ki bölgede tek aktör Türkiye değil ve yine akılda tutmak gerekir ki Suriye'de yaşanan iç savaşın müsebbibi de biz değiliz. Mart 2011'de duvara yazı yazan çocukları katleden, çocukları için sokağa çıkan insanlara ateş açan ve kendi vatandaşlarını kimyasal silahla öldürecek kadar vahşileşen Beşar Esad'dı ve o dakikadan sonra "kardeşim" diyebilmek mümkün değildi.

2003'te Irak'ı işgal edenlerin arkalarında bıraktığı tablonun ürünü olan lanet terör örgütü İŞİD en çok Türkiye için tehdit ancak algı yönetenlere sorarsanız İŞİD ile iş tutan bir hükumetimiz var. Recep Tayyip Erdoğan'ı ABD ile iş tutmakla, PKK ile işbirliği yapmakla suçlayıp açıktan tehdit eden İŞİD değil mi?!

İnsanlar birbiriyle konuşamaz hale geldi, akrabalar bile siyaset üzerinden düşman oldu, toplumsal barışı yitirdik diyerek bir başka gerçeği açıkladığınızı ve bunun sorumluluğunu birilerine yüklediğinizi düşünebilirsiniz. Bu da harika bir algı yönetiminden başka bir şey değildir. Sabahtan akşama ve akşamdan sabaha iktidar partisine ve onun liderine ağza alınmayacak ifadelerle sözüm ona eleştiri getirenler varken toplumsal kutuplaşmanın tek adresi olarak Recep Tayyip Erdoğan'ı göstermek kötü niyetlilik değil de nedir? Size sövmek serbest, aşağılama hürriyet var ama başkalarına yok. Siz dilediğiniz gibi nefret saçacaksınız ama kimse size gık etmeyecek.  

Çeşitli örnekler üzerinden çok değişik değerlendirmeler yapabiliriz fakat sözün özü işler kötüye gitmişse, yakın zamana kadar yaşadığımız ekonomik kalkınma durulmuş ve toplum eskiye oranla çok daha fazla gergin hale gelmişse bunun tek bir adresi ve sebebi olamaz.

Son 2 yıldır Bosna Hersek'te yaşamış birisi olarak Türkiye'yi uzaktan da yakından da izleme şansına sahip oldum. Uzaktan izlerken, Türkiye'nin parlayan bir ülke olmasından rahatsızlık duyanları gördüğüm gibi yakından baktığımda da ceplerinde Türkiye kimliği taşımasına rağmen başka yerlerden akıl alanları gördüm. Kimselere hain sıfatı yükleyecek değilim, AK Parti'ye oy vermeyenler haindir gibi bir şeye de asla inanmam. Ancak ülkemin kalkınmasından, ilerlemesinden rahatsızlık duyanlar ve bunların ülke içerisinde uzantıları olduğu gerçeğini de bir kenara bırakamam.

AK Parti'nin 13 yıllık iktidarı süresince yaşanan demokratik ilerleme ve ekonomik kalkınmayı son 2-3 yıllık durağanlaşma döneminin hatalarına değişecek değilim. Bir birey olarak daha iyisini elbette isterim fakat mevcut seçenekler içerisinde bu mümkün görünmüyor.

Evet, AK Parti yeni anayasa yazıp daha demokratik bir Türkiye inşa edebilirdi ve edemediği için ben de kızgınım ama bunda muhalefetin hiç mi suçu yok?

Evet, ben de AK Parti'nin yozlaşma yaşadığını, yolsuzluk iddialarının mide bulandırdığını düşünüyorum fakat buna dur diyemeyen, etkili ve akıllı muhalefet yapamayanların hiç mi suçu yok?

AK Parti'nin içerisinde iktidarının 10. yılından sonra "her şeyi biz biliriz, hem de en iyisini biz biliriz" düşüncesine sahip insanlar oluştu, bu beni de çok rahatsız etti ve ediyor lakin buna rekabetsizlik ortamı, alternatifsizlik durumu hiç mi sebep olmadı?

Cumhurbaşkanımızın zaman zaman ötekileştiren üslubu beni de üzüyor ancak onu ötekileştirenlere, hem de siyasete soyunduğu ilk günden beri Recep Tayyip Erdoğan'ı kabullenmeyenlere ne diyeceğiz?

Başkanlık sistemi doğru düzgün anlatılmadan kurulmak istendi, eğitimde 13 yılda 12 kere sistem değişti vs  şeklinde bir sürü eleştiri getirilebilir. Çok genel konulardan özel konulara uzanan bir liste de yazılabilir. Bu listenin içerisinde benim de hak vereceğim onlarca madde olabilir.

ANCAK;

O listenin yanına ülkenin kat ettiği mesafeyi anlatan çok daha uzun bir listeyi koymak zorundayız. Bir esnaftan 10 kere alışveriş yapıp 8'inde memnun kalıp 2 defa sorun yaşadığınız zaman adresi değiştirirseniz gelen gideni arattı dersiniz. Ben gelenin gideni aratmasını istemiyorum,

DHKP-C, PKK, İŞİD ve Paralel Yapı ile mücadele devam ederken, bu mücadeleye Suriye Muhaberatı, Alman İstihbaratı ve çeşitli müttefiklerimiz(!) destek verirken; yani dereyi geçecekken suyu bulandırıp akıntıyı hızlandıran aktörler varken at değiştirmek bana uygun gelmiyor.

Herkesin bir oyu var ve kim ne derse desin hepimiz gördüğümüz algıladığımız kadarıyla en doğru ve iyiyi tercih etmeye çalışacağız. Benim de uzaktan, yakından bakıp yorumladığım kadarıyla milletin ve memleketin selameti için doğru adresi AK Parti olarak görüyorum. Gördüğüm ve bildiğimi de paylaşıp buraya not etmek istedim. 

20 Ağustos 2015 Perşembe

Sorumluluk Kimin?

Dün Siirt'te yola mayın döşemek suretiyle askeri konvoya saldıran PKK 8 askerimizi şehit etti. Şehitlerimize Allah'tan rahmet ve başta yakınları olmak üzere ülkemize başsağlığı diliyorum.

Ölüm geri kalanların aklını başından almasın diye "başsağlığı" dileriz. Ateş düştüğü yeri yaktığı için de bu başsağlığı dileğini yakınlarına iletiriz. Fakat son bir ay içerisinde yaşanan ölümler sadece yakınlarının değil ülkenin ortasına ateş gibi düşüyor. O yüzden ülke olarak başımız sağ olsun diyor ve hepimizin yaşanan ölümler nedeniyle aklının başından gitmesine engel olmak istiyoruz.

Akıl sağlığımız tüm dileklere rağmen maalesef normal seyretmiyor. Öfkeliyiz, içimiz yanıyor, hatta öyle ki 90'lı yıllara mı dönüyoruz gibi endişelere sahibiz. Terörden çok çekmiş, dört bir tarafındaki yuvalara ateş düşmüş bir ülke olarak bu endişeleri yaşamakta ve öfkelenmekte sonuna kadar haklıyız lakin bu ruh hali ateş çemberini durdurmaya, canların yitirilmesine engel olmaya yeterli olacak mı?

Terör ile mücadele geçmişinde Türkiye'nin PKK terör örgütünü insan kaynağı bağlamında kaç defa bitirdiğini eski genelkurmay başkanı dahil bir çok insan defalarca söyledi. Terörle mücadele için harcanan kaynakların ise terör olmasa nasıl bir kalkınmaya hizmet edeceğini de hepimiz biliyoruz.

Esasen bu bilinç ile AK Parti ve Erdoğan önderliğinde başlayan çözüm sürecine destek verildi. Yapılan araştırmalar zaman zaman toplumun %70 gibi bir çoğunluğunun çözüm sürecini desteklediğini gösterdi çünkü herkes "analar ağlamasın" gibi insani bir temenniye sahipti.

Fakat bugün üstelik sadece son 1 ay içerisinde bir çok anne, baba, kardeş ağlarken, bir çok kadın eşsiz, bir çok çocuk babasız kaldı. Üstelik tüm bunlar yaklaşık 3 yıldır yaşanan ateşkes-çatışmasızlık sürecinden sonra gerçekleşti. Her gün gazetelere ve televizyonlara baktığımızda ülkenin güney doğusunda normal olmayan bir yaşam sürüldüğünü görüyoruz.

Ülke bu durumdayken herkesin sorumlu aradığını görüyorum ve yadırgadığımı söyleyemem. Muhalefet iktidarı, iktidar ise muhalefeti bir şekilde sorumlu göstermeye çalışıyor. 13 yıldır iktidarda olduğu için geldiğimiz aşamada AK Parti'nin sorumlu tutulması anlaşılır bir şey. Diğer tarafta ise çözüm sürecine destek vermeyen, hiç değilse tamamen reddetmek yerine farklı noktalarda katkı sağlamayan MHP ve CHP'nin sorumsuz olduğunu söylemek mümkün değil. Süreç başladığında BDP'yken zaman içinde Türkiyelileşme hedefiyle HDP'ye evrilen Kürt siyasetinin ise sorumluluğu aşikar. Fakat şimdi mesele yapılacak yeni seçim öncesinde en çok kimin suçlu olduğunu halka izah edip sandıkta halk tarafından cezalandırılmasını sağlamak. Siyasetin doğası bunu gerektiriyor mu bilmiyorum ama siyasi partiler kazandıkları oy üzerinden başarılı-başarısız olarak nitelendirildiği için birbirlerini suçlu çıkarma yarışına girmiş olmalarını da anormal bulmuyorum.

Ben siyasi iradenin sorumluluğunu yadırgamadan başka noktalara dikkat çekmek istiyorum. Eğer ortada güvenlik ile ilgili bir konu varsa sanıyorum güvenlik güçlerinin de tartılışması gerekecektir. Daha önce Türkiye'de profesyonel askerlik gecikiyor, terörle mücadele için teröristle mücadele edecek şekilde bir güvenlik yapılanması gerekiyor, zorunlu askerlik ile kışlaya alınan 20'li yaşlardaki gençler terörle ve teröristle mücadele edemez gibi argümanları farklı yazılarımda ele almıştım. İşte bugün bunu tekrar hatırlamak gerektiğini düşünüyorum. Askerliğin kutsallaştırıldığı kültürümüzde askere gitmeyen adama kız vermezler ile başlayan sürecin henüz yuva kuramadan mezara gitmekle bitmesini istemiyorsak, 3-5 aylık eğitim ile 3-5 yıllık dağ tecrübesine sahip teröristlerin karşısına dikilmemek gerekiyor. Gayri nizami harp taktiklerine düzenli ordu ile karşılık vermenin yetersizliği anlaşılarak özel harp, özel harekat ekiplerinin güçlendirilmesini ve bunun çözüm süreci varken de sürdürülmesi gerekliliğini görmeliyiz.

Bugün değilse yarın çözüm gerçekleşir, yeni anayasa yazılır, eşit vatandaşlık, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, ana dilde eğitim gibi  konular halledilebilir ama bu PKK terör örgütünün silah bırakacağı anlamına gelmez. Hatta PKK bitebilir ama içerisinde yaşadığımız coğrafya düşünüldüğünde terörün tamamen bitmesi beklenemez. Terörün bir meslek olduğunu düşünüp, alanını genişletmesine müsaade etmeyecek bir güvenlik yapılanmasının kurulması gereklidir.  

Yine terörle mücadele edilirken siyaset kurumu kadar medyanın izlediği tavrın, sivil toplum kuruluşlarının benimsediği pozisyonun da önemli olduğunu düşünüyorum. Daha dün Doğan Haber Ajansı tarafından şehit olan askerlerin görüntüsünün nasıl servis edildiğini hep birlikte gördük. Maalesef Türkiye'de medya terörle mücadele ve barış dilini kullanma konularında siyasi angajmanları üzerinden hareket ettiği için başarısız kalıyor. Bir tarafta nefreti, ırkçılığı ve milliyetçi öfkeyi körükleyen diğer tarata ise terör ve teröristi öven, sahiplenen medya ile terörle mücadele etmek çok kolay değildir. Sosyal medyanın yaygınlaşması ile hemen herkesin gazetecilik faaliyeti yürütebildiğini de hesaba kattığımızda işlerin ne kadar çetrefilleştiğini ise hep birlikte görüyoruz.

Terörle mücadelenin bir başka unsuru ise uluslararası destek sağlamak adına doğru bir algının oluşturulabilmesi. Maalesef Türkiye'nin gerek medya gerek siyaset kurumları üzerinden bu algıyı doğru yönetebildiğini söyleyemiyoruz. PKK'nın terör örgütü olması meselesi bile halen bazı ülkelerce tam olarak anlaşılamamış ise -burada bazıları mutlaka art niyetlidir- bunu anlatamayan Türkiye ve kurumlarının da sorumluluğu mevcuttur.

Diğer bir konu ise toplumsal algımızın, yaklaşımımızın terör karşısında nasıl şekillendiği, maalesef bu noktada da epey duygusal ve hamasi bir yerdeyiz. Terörün amaçlarından birisi de toplumsal düzeni bozmak, hayatın normal akışını değiştirip vatandaşları korku ve endişe sarmalı içine almaktır. Son bir ayda yaşanan hadiselerin yasının tutulması, şehitlere saygı duyulması, yakınlarını kaybeden ailelere saygısızlık edilmemesi elbette önemli ve gereklidir. Ancak bazı çevreler neredeyse hayatı durdurmayı, yapılan her faaliyete "ama şehitler varken bu yapılmaz" argümanı ile yaklaşarak normal akışı perdelemeyi belki de iyi niyetle isterlerken adeta terör örgütünün amacına da hizmet etmiş olduklarının farkında değiller. Türkiye'nin terör geçmişi göz önüne alındığında toplumsal olarak çok daha olgun ve sağduyu sahibi bir tavır içerisinde hareket etmemiz beklenirken içimizdeki öfke ve nefreti gördüğümüz herhangi bir faaliyet ve o faaliyetin sahiplerine dökme girişiminde olmamızın anlık bir rahatlamadan öte bir faydası olmayacağını hep birlikte idrak etmemiz gerekiyor.

Benim de bu yazıda yaptığım gibi herkes ama herkes ülkemizin geldiği aşamada nelerin etkili olduğunu düşünürken sorumluluğu o veya bu kişilere, kurumlara, partilere yüklemeye çalışıyor ancak diğer tarafta dünya dönmeye devam ediyor. Sevdiğim sözlerden birisi de "neresinden keserseniz kesin her şeyin iki yüzü olduğudur" ve bugün içinden geçtiğimiz sürecin tek bir sorumlusu yoktur. Ancak bu sürecin uzaması, kayıpların çoğalması, toplumsal barış ve huzurun giderek bozulması ülkenin hiçbir kesimine fayda sağlamayacağı gibi bu süreçte yaşanan zaman ve diğer tüm kayıplara rağmen parçası bulunduğumuz dünya dönmeye devam etmektedir. 

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Son Düzlükte Barış(a)mamak: Suriye, IŞİD ve Diğerleri

7 Haziran seçimlerinden bir gün önce yazdığım metnin başlığı "Barış Kazanacak: Muhafazakarlar ve Kürtlerle" olarak belirmişti ancak endişem "çözüm süreci" adıyla yürütülen barış müzakerelerinin iki önemli aktörü olan dindarlar ve Kürtlerin arasının açılıyor oluşuydu.

28 Şubat 2015'te gerçekleşen Dolmabahçe Mutabakatı bilindiği gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın burada demokratik bir şey yok, yazılan 10 maddenin hangisi demokratik çıkışı ile havada kalmış ve o günden seçimlere uzanan süreçte AK Parti ile HDP'nin arası her yeni gün açılmıştı. 

AK Parti ile HDP'nin arasının açılması ve açılmaya çalışılması çok önemliydi zira TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu oluştuğunda ve içerisinde yer alan dört siyasi parti anayasa önerilerini sunduğunda birbirine en yakın ve en demokratik olan iki örnek AK Parti ve HDP'den gelmişti. Bana kalırsa yıllardır süren çatışmaları bir daha başlamamak üzere bitirecek olan, en azından çatışma olsa bile PKK terör örgütünün "bakın devlet şu hakkı vermiyor o yüzden savaşıyoruz" argümanına sahip olamayacağı atmosfer için son düzlük yeni anayasanın yazılması idi. Anayasal vatandaşlık, ana dilde eğitim hakkı ve yerel yönetimlere özerklik gibi sorunları geri dönülemez şekilde çözecek 3 temel konu ancak Yeni Demokratik Anayasa ile mümkündü ve bunun için AK Parti ile HDP'nin pozisyonları umut vericiydi.

Hatırlanacağı üzere 2005'ten itibaren o zamanın Başbakanı Erdoğan'ın liderliğinde yürütülen süreçler çok badire atlatmış, Habur, Paris Cinayetleri, Oslo gibi önemli virajlar aşılmıştı ve ister-istemez son düzlüğe girildiği hissi sadece Türkiye'de değil Türkiye'nin bu sorunu ile yakından ilgili bölge ülkeleri ve diğer devletlerde de hakimdi. Hatta Almanya istihbarat servisi BND'nin 2009'dan beri Türkiye'yi dinlediği gazetelere manşet olmuş, Oslo görüşmelerinin ise masadaki üçüncü taraflarca servis edildiği iddia edilmişti.

Özellikle Oslo tecrübesinden sonra Türkiye, sorunu kendi başına çözmeye, Kürt hareketinin tüm tarafları ile doğrudan görüşerek mesafe almaya yönelmişti. Artık sorunun çözümünde aracılara, üçüncü bir tarafa gerek duyulmuyor, Öcalan, HDP, Kandil ve örgütün Avrupa ayağı ile görüşmeler doğrudan gerçekleştiriliyordu. 7 Şubat MİT krizi ve 17-25 Aralık sürecinde servis edilen bazı ses kayıtları da bunun bir göstergesiydi. 

Türkiye'nin ve dolayısıyla AK Parti hükümetlerinin Kürt sorununa bakış açısında hesapsız davrandığı yer Suriye'deki gelişmelerdi. Irak'ta Barzani ile yürütülen yakın temas ve Barzani'nin mevcut gücünü abartan yaklaşım ile Türkiye dışındaki Kürtlerle sorun yaşanmayacağı hesap edilerek eksik planlama yapıldı belkide. Oysa Suriyeli Kürtler için Barzani değil kendi yapılanmaları öncelikliydi zira Esad'ın rejimi altında kimliği bile olmayan Suriyeli Kürtlerin Barzani'den bekleyebilecekleri bir şey olmadığı gibi Barzani'nin de bu konuda yapabilecekleri sınırlıydı.

Mısır ve Libya'da yaşanan Arap Baharı dalgası henüz kışa dönmemiş, Mursi ve Müslüman kardeşler askeri darbe ile devrilmemiş, Libya'da ise kabile çatışmaları ve karmaşası tam olarak baş göstermemişken Türkiye'nin durduğu yerin ilkesel olarak doğruluğu ve Erdoğan'ın bu ülkelere gidip adeta kendi ülkesindeki partililerinin yaptığı gibi coşku seli ile karşılaşması elbette zihinleri bulandırdı ve Suriye'de de 6 aya bu iş biter düşüncesi oluştu.

Belki de bitecekti ama Arap Baharı diye adlandırılan gelişmelerin Batı'da biraz daha sonbahar gibi görünmeye başladı zira Suriye'de de seküler Baas Rejiminin yıkılması ve yerine gelecek aktörleri öngörememe veya İslamcı olacaklarını öngörme, neredeyse bölgenin tamamında adeta İslamcı iktidarlardan oluşan bir kuşak meydana gelmesi endişesini doğurdu. (Türkiye-Suriye-Filistin-Mısır-Tunus-Libya)

Çözüm süreci ile bölgedeki İslamcı Kuşak ihtimalinin ne alakası var diyebilirsiniz ancak Türkiye'de çözümün parametrelerini en çok etkileyenin Suriye'deki gelişmeler olduğu çok kişi tarafından da yazıldı çizildi. Kürtlerle-Muhafazakarlar arasına giren kara kedi Kobani-Rojava ve IŞİD olmadı mı?

AK Parti ile HDP'nin birbirine en yakın iki parti olması gerekirken (demokratik bakış açısı) bir anda kanlı-bıçaklı hale gelmesi Türkiye'nin Kobani'de IŞİD zülmüne uğrayan Kürtlere yardım etmediği ve hatta aksine IŞİD gibi kimsenin savunabileceği tek bir yanı olmayan gözü dönmüş bir terör örgütüne destek verdiği iddiaları üzerinden gerçekleşti.

Burada komplo teorilerine girmek, IŞİD'i oluşturan etkenler ve bir anda nasıl bu kadar güçlü bir şekilde zuhur ettiği üzerine düşünmek mümkün ve ayrıca komplo teorilerini çok dışlamak da doğru değil. Sorular sorarak ilerlediğimizde, IŞİD'in bu kadar militanı nereden, nasıl topladığını düşündüğümüzde konuya bambaşka bir boyut getirilebilir. IŞİD'in Suriye'de varlığı en çok kime yaradı, IŞİD en çok militanını nereden devşirdi, IŞİD'i kuran kişilerin, yöneticilerinin arka planları nedir vs...

Konuya dönecek olursak eğer, bugün herkesin en zor konuşabileceği bir süreç içerisindeyiz. Her gün şehit haberleri gelirken ve ülke yeniden bir seçime doğru sürüklenirken kalkıp "çözüm-barış süreci devam etsin" demek hem toplumsal tepkiyi hem de bu tepkinin siyasi sonuçlarını düşünenler için çok kolay değil. Ancak bugüne kadar çözüm-barış sürecinde ön almış, vicdan sahibi, akil-bilge-aydın-entelektüel (artık ne derseniz deyin) bireylerin güçlü şekilde sesini çıkarması gerekiyor.

AK Parti'nin çözüm sürecini "Kürt Açılımı" adı altında ilan ettiği, İmralı ile görüşme cesaretini gösterdiği ve hatta Habur kazasını göze aldığı günlerde alkış tutan partililerin bir kısmının gündelik menfaatler uğruna kıvırmasını bir kenara not ederek, yine benzer şekilde düne kadar Kürtlere demediğini bırakmayan ve Gezi'de utanmadan Kürtler nerede diye soran kitlelerle iş tutan, ittifak yapan HDP'lileri de bir kenara yazarak yola devam etmek zorundayız! O yol ise çözümün-barışın ve demokratikleşmenin hepimizin yararına olduğunu bıkmadan usanmadan anlatmaktan başkası değil.

7 Haziran öncesi ve sonrasında HDP'nin barajı geçmesi üzerinden "teröristleri meclise soktunuz" diyerek HDP'ye oy verenleri suçlayan AK Parti'li yönetici ve tabanı, diğer tarafta ise sırf çözüm sürecini başlatıp yürüttüğü için AK Parti'ye demediklerini bırakmayanlar ile "Seni Başkan Yaptırmayacağız" sloganı üzerinden ittifak edenleri tarihe yazarak ve geride bırakarak çözüme ve barışa sarılmak zorundayız.

Sosyal medyada ve köşelerde savaş çığırtkanlığı her yeni günde artmakta, şimdi, tam da bugün "bak gördünüz mü alın size çözüm süreci" diyenlere vereceğimiz cevaplar olmalı. Alın size "AKP'nin çözüm ve barış süreci" diyenlere bunun AKP'nin değil Türkiye'nin ihtiyacı olan bir süreç olduğunu anlatmamız gerekiyor. Evet sesimizin en az duyulacağı, hain-kalleş vs. ilan edilmemizin en kolay olduğu bugünlerde bunları haykırmak gerekiyor. Çözüm sürecinin bir AKP projesi olduğu için değil Türkiye'nin, Kürtlerin-Türklerin ve hepimizin hayrına olduğu için kıymetli olduğunu, Türkiye'yi böleceği için değil daha güçlü kılacağı için önemli olduğunu anlatabilmemiz icap ediyor.

Evet benim de her yeni şehit haberinde içim yanıyor, ben de lanet okuyorum PKK terör örgütüne ancak eş zamanlı olarak şunu da söylüyorum; 2005'ten bugüne kadar Türkiye'nin demokratikleşmesi, Kürtlerin anasının ak sütü gibi helal olan haklarının iade edilmesi yoluyla terörü-şiddeti tamamen bitiremese bile marjinal bir noktaya getirme çabalarını destekliyorum. Kürtlerin ana dilde eğitim hakkını, vatandaş olan herkesin Türk olduğunu söyleyen anayasal maddeyi değil, vatandaş olan herkesin eşit olduğunu söyleyecek anayasal maddeyi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesini destekliyorum. Bunu Kürtleri tatmin etmek, onlara bir şey bahşetmek için değil Türkiye'nin ihtiyacı olduğu için, zaten Kürtlerin doğuştan edindiği hakları benim bahşetme lüksüm olmadığı için istiyorum.

Oy hesapları ve PKK IŞİD gibi terör örgütlerinin bölgede yaşanan değişime göre aldığı pozisyonların çözüme-barışa-kardeşliğe engel olmaması, Türkiye'nin daha demokratik, müreffeh ve farklılıkları ile zenginleştiği bir ülke olması ve yukarıda andığım akil-entelektüel-bilge her kim varsa onların da seslerinin daha yüksek perdeden çıkması umuduyla...

27 Haziran 2015 Cumartesi

Bir çocuk sevdik: TUİÇ 7 Yaşında!

Tam 4 yıl önce bugün, hikâyemizin başladığı ilk günden (2008) itibaren inandığımız ve sıkça rastladığımız “tevafuk” bir kere daha kapımızı çalmıştı. Şer’den hayır doğardı ya zaten, bizim özgün kalmamızı kabul etmeyip kibarca kapıyı gösterenlerden uzaklaşırken aslında kendi yuvamızı kuruyorduk. Yuva kuruyorduk zira ellerimizle inşa ettik orada her ne varsa. Eş-dost ile ucuza kotardığımız boya-badana ve iç tasarım, dostlarımızın getirdiği masalar ve çekmecelikler, bir avukatın ofisinden çıkma masa takımını sırtımıza yüklenip taşımamız ve kelepir mutfağa ellerimizle yapıştırdığımız duvar kâğıtları kadar naif ve kolektifti çabamız. İlk genel kurulu yaptıktan sonra yuvamızın kapısına gelip besmele ile açtığımız an hissettiğimiz o birlikte başarma hazzı o andan beri her kapıya gittiğimde içimde belirmeye devam etmektedir.

Yıldız Mahallesi, Çırağan Caddesi Numara 1’de, dünyanın gözbebeği İstanbul’un Beşiktaş semtinde tüzel kimliğini kazanan TUİÇ, artık 3-5 çocuk görüntüsünden çıkmıştı. Kimilerine göre çok parası olan çocuklar oluvermiştik bir anda, kimilerine göre acaba kimlerin yamağıydık. Oysa anne-babalarımızın olmayan varlıklarından bizlere ayırdığı 3-5 bin lirayı üst üste koyarak, bizim ve dostlarımızın inanç ve umuduyla harman edip vira bismillah demiştik. Elimizde olan bir avuç paranın suyunu çektiği gün ne yapacağımızı çok düşündüğümüzü sanmıyorum ama Allah var gam yok dediğimizi biliyorum.

TUİÇ’in 2008 yılında başlayan serüveninde en önemli kırılma noktalarından birisi 27 Haziran 2011’de dernekleşerek ofisimizi açmamızdır. Orası bir ofisten çok yuva olduğu için gecemize, gündüzümüze, emeğimize, hüznümüze, gülüşlerimize, dostluğumuza, birlikteliğimize, tartışmalarımıza, fikir ayrılıklarımıza ve bugün dönüp baktığımda hayatımın en kıymetli dönemlerine şahitlik etti. Birlikte öğrenme ve birlikte eğlenmeyi menemen partileri, sabah kahvaltıları, mavi balkonda çay-kahve seanslarına dâhil ettiğimiz mekân oldu orası. Hadi dürüst olalım sadece öğrenip-eğlenmedik biz orada, yeri geldi birilerini sevdik o balkonda ve yeri geldi ağladık birbirimize.

Sayısını tutmadık ama ofisten yolu geçen niceleri oldu bugüne kadar. Kimisi bir şeyler kattı kimisi bir şeyler aldı, kimisi kaldı ve kimisi gitti. Biz gelene hoş geldin demekten hiç usanmadık, hepimiz eşit hepimiz farklı deyişi etrafında insanlara fikirlerinden değil insan olmalarından ötürü değer verdik hep. Gitmek istediklerinde ise elimizden bir şey gelmediğine inandık, kimisi yavru kuşun büyüyüp yuvadan uçması şeklinde, bazısı evdekilere kızıp terk eder şekilde, başkaları ise zaten bir ateş almaya gelmiştik edasıyla çekip gittiler. Gidenlere de kalanlara da teşekkür ve selam etmekten başka bir söz hakkımız varsa eğer, o da söylenmemiş olarak şöyle bir kenarda duruversin.

Yuvamızı kurduğumuz günden bu zamana kadar çok işler başardık. Birbirinden kıymetli akademisyenleri misafir ettiğimiz yuvarlak masa toplantılarımız, minicik kütüphanemizden istifade eden stajyerlerimizle paylaştıklarımız, ilk yayınımız olan ve maalesef ikinci sayıda tıkanan dergi çalışmamız, sabahlara kadar çalışarak son halini verdiğimiz “Türkiye’de Uluslararası İlişkilerci Olmak” adlı kitabımız ilk aklıma gelenler. Ofisi merkeze koyup Anadolu üniversitelerine uzanan yollarımız ve orada İstanbul’dan Ankara’dan uzak arkadaşlarımızla paylaştığımız hayallerimizin geri dönüşlerini de unutmak mümkün değil. İstanbul’dan Sarajevo’ya uzanan otobüs yolculuğumuz ve onu takip eden “Balkanlar” temalı etkinliklerimiz.  Araştırma gruplarımızın toplantıları, Kıbrıs çıkarmamız, Davutoğlu hocayı 1 Mart gününde kar yağışından ötürü İstanbul’a getiremediğimiz Kadir Has’taki büyük kongremizin hazırlıkları, Ankara Eğitim Gezilerimizin organizasyonu, yaz ve kış kamplarımızın içeriklerinin tespit edilmesi hep o ofiste gerçekleşti. Her bir çalışmada bambaşka insanlarla tanıştık, farklı fikirlere sahip bireylerle çalıştık, düşünsel ve organizasyonel anlamda büyük mesafeler kat ettik.

Umutsuzluğa kapıldığımız, artık bu işi yürütemeyeceğiz galiba dediğimiz günlerimiz de olmadı değil. Elektrik ve telefon faturasını hangi parayla yatıracağız diye kara kara düşündüğümüz, kirayı ertelediğimiz ama neticede o yuvayı ayakta tutmak için türlü zorluklarla mücadele ettiğimiz de oldu ve oluyor. Finansal desteğimizin nereden olduğunu hınzırca soran herkese dimdik duruşumuzu anlatırken aldığım hazzı ifade etmek zor. Çünkü inandıkları şey birilerinin düdüğünü çalmadan ayakta durmanın neredeyse imkânsız olduğuydu ve hep arkamızda birilerinin varlığından şüphe ettiler.

Kâh iktidara yamadılar bizi kâh cemaate. İşi abartıp Amerikalılarla ve Soros’la çalıştığımızı da düşünenler olmadı değil. Biz ise aldırmadan, parasız-pulsuz da güzel işler çıkarılabileceğine olan inancımız ile durduk ayakta. Ne yapalım beceremedik para istemeyi, aslında istemeyi bir zül gördük hep. Zaman zaman birileri çıktı ve sizin destek bulmanız lazım dedi, devlet şunu yapmalı, bilmem kimler şöyle imkân sunmalı size dediler ama dediklerini icraata dökmediler.

Sonra biz kendi metodumuzu bulduk, bu işe sıkı sıkıya sarılanlar olarak kendi şirketimizi kurduk, şirketin temel ilkesi bizlerin harçlığını ve TUİÇ’in masraflarını çıkarmaktı. Elbette zengin olamadık henüz (öyle bir iddiamız var mı bilmem), hatta dolandırıldık, kandırıldık bazı zamanlar, çünkü para pul işlerinden pek anlamazdık. Yuvamızı ve ihtiyaçlarımızı karşılayacak harçlığımızı amatörce, naifçe, umutla ilmik ilmik ekleyerek oluşturmaya çalıştık ve çalışıyoruz.

4 yıl olmuş yuvamızı kuralı, bir arpa boyu yol gittik mi diye soruyorum kendime o arpa boyu yolun kime göre ne olduğunu bilmeksizin. Ne kadar gittik ölçemiyorum ama yol üzerinde ve istikamet üzere olduğumuzu biliyorum. Hayata yeni atılan arkadaşlara umut verdiğimizi, onlara yön göstermek değil de seçenekleri sunmak için çabaladığımızı biliyorum. Bireyleri eleştirel düşünceyle, farklı fikirlerle, kariyer seçenekleriyle, kitapla, makaleyle, yazmayla, okumayla, proje yapmakla, birlikte çalışma anlayışıyla tanıştırdığımızdan şüphem yok. Elbette güzel insanlar ve anılar biriktirdiğimizi de söylemeliyim.  Dua aldığımız, duamıza aldığımız, canımız ve başımız sıkışınca kapısına gidebildiğimiz ve kapımıza gelebilecek ilişkiler kurduk ve kurmaya devam ediyoruz. Evet, belki çok paramız ve hatta hiç paramız yok ama elimizde olan ekmeği de bilgiyi de paylaşmaktan imtina etmiyoruz. Paylaştıkça çoğalacağına inanarak yola çıkmıştık ve bazı zamanlarda inancımız sarsılmadı değil. İnişli-çıkışlı bir serüven bu ve devam ediyor. TUİÇ’in 7. Yaşı, yuvamızın 4. Yılı kutlu olsun! Bugüne kadar her aşamada zerre emeği olan herkese teşekkür ediyorum.

Evet bir çocuk sevdik, çocuk büyümekte gün be gün ve bugün 7 yaşına girdi! 


Bir kaç tane de fotoğraf eklemezsem olmayacak, daha fazlası facebook sayfamızda, nostalji yapmak isteyen dostlar orada yıllarca geriye gidebilir :) 







21 Haziran 2015 Pazar

Babalar günü ve Benim Babam

Baba'lık üzerine ahkam kesecek değilim. Muhtemelen "baba" olmayı bir gün baba olursam anlayacağım, belki de hiç anlamayacağım. Elbette bir şeyle ilgili konuşmak, söz söylemek için mutlaka deneyimlemek gerekmiyor lakin söz konusu "anne olmak", "baba olmak" gibi biyolojik bağınızın en yakın olduğu ve karakterinizin şekillenmesinde en büyük paya sahip olduklarını düşündüğüm insanlar olunca işin rengi biraz değişiyor. Elbette herkes şanslı olmayabiliyor, daha küçük yaşta babasız, annesiz kalan, yahut her iki figürün de dengeli bir biçimde hayatlarında yer edinemediği çocuklar da var. O yüzden genellemek ve birilerinin canını sıkmak, onları üzmek istemem.

Ben "baba"mı bilirim, henüz 15 yaşındayken babasını toprağa koyan, 25 yaşında babalık duygusunu tadan ve henüz 3 aylıkken ilk evladını elleriyle gömen babamdır benim aynam. Ayna dedimse birbirimizin kopyası olduğumuz, benim de ille onun gibi olacağım veya olduğum sanılmasın. Aynam babamdır diyorum zira Baba'lık hususunda en azından kendim baba oluncaya kadar ona bakarım, babalığın nidüğü ve nasılını hasbelkader anlayabilmek için.

Her ilişki tarzının zaman içinde yaşadığı değişim gibi babamla benim de ilişkim ben değiştikçe ve o değiştikçe kendi içerisinde olgunlaşan bir seyir izlemiştir. Yakın bir zamanda iki dostumun babam ile birlikte geçirdiği kısa zaman diliminden sonra "babanla konuşunca seninle konuştum sandım, o kadar benziyorsunuz" demesi içime su serpti ve beni düşündürdü. Görüntü olarak değil de konuşma olarak benzetmişti dostum babam ile beni. Genelde annene veya babana benziyorsun diyenler hep burnumdan, gözümden, kaşımdan dem vururdu fakat bu kez düşünsel olarak babama benziyordum çünkü babamın "konuşması" ve benim "konuşmam" benzetilmişti.

Babam, muhakkak her babanın yaptığı gibi diyemeyeceğim şekilde (maalesef karşılaştığım örnekler beni bunu söylemeye itiyor) beni ve kardeşlerimi okutmak için elinden gelenin en iyisini yapmak için yoldaşı, hayat arkadaşı anam ile birlikte, omuz omuza, kol kola çok mücadele ettiler. Ablamın öğretmen çıkması onu nasıl mutlu ettiyse benim henüz bir şey çıkamamış olmam da sanırım onu o şekilde tedirgin ediyordur. Baba tedirgin olur zira istemez namerde muhtaç olalım, verilen emekler ziyan olsun, hele ki kendisi ahirete intikal etme bilincine de vakıfsa daha bir tedirgin olur çünkü istemez evladı perişan ve sefil kalsın ardından. Hele konu benim babama gelince, henüz 15 yaşında babasız kalmanın zorluğunu yaşamış olduğundan ileri gelen başka refleksleri vardır elbet. Klasik baba figürü nedir bilmem ama öyle bir şeye de pek inandığımı söyleyemem. O yüzden babam ile ben Turgenyev'in Babalar ve Oğullar klasiğindeki gibi de değiliz kanımca.

İlk-orta okul döneminde babam çok çalıştığından mı yoksa ben daha çok büyükbabam merkezli yaşadığımdan mı bilinmez, babam ile çok fazla zaman geçirdiğimi söyleyemem. Bazen kendime de kızarım acaba ben büyükbabamı daha çok önemi koydum, babama haksızlık mı ettim diye. Umarım öyle olmamıştır diyerek geçelim. Fakat lise dönemimde babamla daha kritik bir ilişkim olduğunu bilirim. Ona politik-aksiyoner hayata başladığımı söylediğimde "ben sana bu konuda ancak şunu söyleyebilirim, unutma ki derslerin aksayabilir, bu sadece senin için değil, içinde olduğun düşünce ve politik duruş için de iyi olmaz, hem sonra Burak şöyle tembel demezler, şu şu görüşe mensup Burak böyle derler" deyişini hiç unutmuyorum. Annemin bir akşam yemeğinde sigara içtiğimi söylemesine verdiği cevap anı ise dün gibi gözlerimin önünde duruyor. Elini gömleğinin cebine götürüp kendi sigarasını alıp masaya koyuşu ve "keşke içmese, kendi sağlığına zarar verir ama ben sigara içen birisi olarak içme desem ne değişecek ki" sözleri zihnimden hiç çıkmaz mesela.

Babamın hepimizle, hepimizin babamla kurduğu diyalog ise başka örneklerini görüp kıyas ettiğimde beni hep hayran bırakmış ve özellikle bu konuda kendimi hep müteşekkir hissetmişimdir. Mutfak masası ve etrafında akşam yemeğine kümelenen biz. Her konuyu, iyiyi-kötüyü ve bunlar karşısında nasıl davranmak gerektiğini, dini, devleti, siyaseti, kadını ve erkeği ve tüm bu konulara karşı durduğumuz yeri onunla konuşabilmemiz herhalde en büyük nimetti. Babam belki de bana "her konuyu konuşabilmeyi" öğretti en çok. Konuşmadığımız zaman problemlerin yok olmak yerine büyüyeceğini, bir arkadaş bir dost gibi onunla dertleşebilmek gerektiğini öğretti. O yüzden hiç çekinmedim babamdan (çocukluk şımarıklıkları hariç elbette), bu aramızda bir saygı çerçevesi olmadığı anlamına gelmiyor elbette fakat saygıdan anladığımız baba yanında susmak değil tam tersine üslup içerisinde baba ile konuşmak, alabildiğine konuşabilmekti.

Lise'de başladı babamla derinleşen ilişkimiz, üniversite yıllarında arttı ve artmaya devam ediyor. Ona kızdığım zamanlar oldu, bir şeyi niçin öyle yaptığını sorguladığım, eleştirdiğim ve neden sonra aslında ne kadar iyi yaptığını, onu yapmak için sapasağlam nedenleri olduğunu idrak ettim. "Baltaya sap olmak" konusu etrafında şekillenen kavgalarımız halen devam ediyor, o yine beni ve iyiliğimi düşünerek seçenekleri anlatıyor ve kararı bana bırakıyor, ben ise onu anlıyor ve fakat muzip çocuk edasıyla itirazlar ediyorum babama...

28 yaşına geldim, babamı tam olarak anladım diyemiyorum, o benim yaşımda iken 2 çocuk sahibiydi ben ise henüz doktorayı bitirme derdindeyim. Üniversiteye başlamam ile derinleşen ilişkimiz ile birlikte zaman geçirmelerimiz ters orantılı ilerliyor. Uzakta, gurbette olmanın anlamlı sebebi dışında onunla ve elbette annemle ve çekirdek ailemle zaman geçiremiyor olmak hüzün veriyor. Ben olgunlaşırken babam yaşlanıyor, baba-oğul sohbetlerimiz derinleşiyor ve ben babamdan çok şey öğrenmeye, onun tecrübesinden ve birikiminden istifade etmeye devam ediyorum. Bir gün babam benim baba olduğumu görür mü bilinmez ama hiç değilse en az onun kadar sabırlı, çalışkan, onurlu ve "bana baba olduğu gibi" bir baba olmak istediğimi biliyorum.

Evet bugün babalar günü ve ben bu duygularla babama ömrüm yettiğince bu hediyeyi verebilmeyi istiyorum:

Rabbenâğfirlî ve li-vâlideyye ve lil-mü'minîne yevme
yekumü'l hisâb. Birahmetike yâ Erhamerrahimîn.

Ey bizim Rabb'imiz! Beni, anamı ve babamı ve
bütün mü'minleri hesap gününde bağışla. Ey Rabb'im
merhamet edenlerin merhamet edicisi, bize rahmetinle
muamele eyle.   

6 Haziran 2015 Cumartesi

Barış Kazanacak: Muhafazakarlar ve Kürtlerle

Seçim sonuçlarını görmek için artık saatleri sayıyoruz. Maalesef bir seçimi daha şık olmayan kampanyalar ve geri dönüşü olmayan kayıplarla yaşıyoruz. Seçim merkezlerine yapılan saldırılardan sonra dün Diyarbakır'da yaşanan bombalı saldırı ile adeta bir cinnet haline girmiş bulunuyoruz. Diyarbakır'da yapılan hain saldırıda yaralananlara şifa, hayatını kaybedenlere ise Allah'tan rahmet diliyorum. Seçim barajını aşmanın veya tek başına iktidar olmanın insan hayatı yanında zerre değeri yok ve olmamalıydı. Ancak seçimlere yaklaştıkça başlayan gerginliğin her geçen gün artması saldırının hedefi olan Kürtleri ve HDP'yi değil, barış için umudunu koruyan hepimizi derinden sarstı. 

Saldırıyla ilgili çeşitli senaryolar üretildi, üretilecek. Kimisi HDP barajı geçmesin diye yapıldığını bir başkası ise AK Parti'nin tek başına iktidar olmaması için seçmene korku salındığını iddia etti ve edecek. Açıkçası saldırıyı ilk öğrendiğimde benim de verdiğim tepki epey fevriydi ve bu nedenle bir çok arkadaşımdan özür dilemek durumunda kaldım. Maalesef seçim atmosferi hepimizi gerdi, strese soktu ve inşallah başka bir acıya, kayba sebebiyet vermeden sona erer. Serinkanlı düşündüğümüzde saldırının ve hatta seçim süreci başladığı andan itibaren AKP ile HDP arasında yaşanan gerilimin kaybedeninin Muhafazakarlar ve Kürtler olduğunu görmek zorundayız.

Anayasa uzlaşma komisyonu kurulup, 4 siyasi partinin temsilcileri kendi önerilerini sunduğunda önümüze çıkan tabloda Türkiye'yi sivilleştirecek, demokratikleştirecek ve yarına taşıyacak anayasa önerisinin AKP ve HDP'den geldiğini görmüştük. CHP ile MHP'nin statükocu tutumları anayasa önerilerine de yansımıştı ve eğer bu komisyondan bir uzlaşı ile anayasa çıkacak ise bunun AK Parti ve HDP tarafından yapılabileceğine inanmıştık. Bakış açıları en yakın olan iki cephe vardı ve bunlar; sivilleşme ve demokratikleşme karşısında duran CHP-MHP ile sivil bir anayasa yazabilecek, çözüm sürecini yürütebilecek, ülkeyi demokratikleştirebilecek AKP-HDP cepheleriydi.

Bugün geldiğimiz noktada ise demokrasi cephesinin yara aldığını, birbirinden uzaklaştığı ve kasten uzaklaştırıldığını görmemek körlük olur. Dün yaşanan saldırı ise bu ayrışmayı körükleyen, her iki siyasi partinin kitlesini de birbirine daha fazla düşmanlaştıran bir hamle oldu. HDP'li  temsilcilerin "seni başkan yaptırmayacağız" iddiası ile AK Parti'ye içeriden ve dışarıdan destek vermeyeceğini açıklaması, CHP ile koalisyon kurabileceğini, hatta çözüm sürecinin gerekirse MHP'yle bile yürütüleceğini beyan etmeleri nasıl birçoğumuzu üzmüş ve şaşırtmışsa, AK Parti'li yetkililerin de milliyetçileşen söylemi, HDP'yi hedef alır tutumları bir o kadar üzücü ve şaşırtıcı olmuştu.

İmralı ile görüşmeleri yürütme riskini göze alan, çözüm sürecini başlatma iradesi gösteren, tabuları yıkıp "Kürt Sorunu" ifadesini kullanan AK Parti ve onun eski-yeni yöneticilerinin HDP'nin sergilediği bu uzlaşmaz tavra, İmralı'yı bir kenara itip sürecin etkili tek aktörü olma çabasına ve bunların neticesi olarak CHP ve merkez medya ile girdiği flörte vereceği tepkinin milliyetçileşmek olması her ne kadar anlaşılır ise de kendi argüman ve politikalarıyla da çelişki oluşturan bir izlenim verdiği ortadadır. 

Gönül isterdi ki seçim barajı çoktan %5 seviyesine çekilmiş olsun ve şu süreçte yaşadığımız gerginlik, stres, görünür-görünmez ve olur-olmaz seçim koalisyonları yaşanmasaydı. Gönül isterdi ki yeni anayasa çoktan yazılabilmiş olsaydı ve bu seçime, bugüne kadar yaşanan kazanımların kaybedilmesi korkusu ile girilmeseydi. Keşkelerin getireceği bir sonuç maalesef yok ancak keşkelerden alacağımız dersler olduğu aşikar. İşte bu derslerin alındığı; sivilleşme, demokratikleşme, ekonomik istikrar ve toplumsal barışa yönelik hamlelerin daha fazla gecikmeyeceği bir 8 Haziran sabahına uyanmalıyız. 

Yıllarca gerek ekonomik gerekse politik manada ülkenin zencisi muamelesi gören Muhafazakarların ve Kürtlerin birbirlerine ve kendi kitleleri içerisindeki gruplara kızgınlığı ve kırgınlığı elbette vardır. Dürüst olmak gerekirse benim muhafazakarlara da Kürtlere de tıpkı onların bana olabileceği gibi bir kırgınlığım var. İşte bu kırgınlık ve onun sebep olduğu kaygan zemin Gülen Paralel Örgütüne, Kemalist Statükoya, Oligarşik Medyaya ve düne kadar hepimize etmedikleri hakaret kalmayan türlü koalisyonlara fırsat vermemeli. Barışın kazanması için, çözüm sürecinin devam etmesi için başka seçeneğimiz var mı?     

5 Haziran 2015 Cuma

Yaşanacak Bir Dünya için 7 Haziran'da AK Parti

Yazının başlığını CHP'nin #yasanacakbirturkiye sloganından devşirdim çünkü günümüz dünyasında halen daha kendi iç meselelerine odaklanan bir vizyonu benimsemek hiç değilse körlük olacaktır. Türkiye'de her türlü mesele çözüldü o yüzden "yaşanacak bir dünya" demek gerekir gibi bir tezim yok, elbette Türkiye'nin önünde halledilmesi gereken yığınla sorun var. Fakat bir vizyon bağlamında baktığımız zaman Türkiye'nin ve Türkiye'de oluşturulan siyasetin daha geniş bir perspektife sahip olması gerektiğine inanıyorum. Daha da ileri giderek şunu söylemek isterim; Türkiye'nin önce bölgesinde sonra dünyada yaşanan gelişmelere dair söz söylemesinden ziyade yaptırım gücüne kavuşmasını düşünmek zorunda olduğumuza inanıyorum. Elbette bunun için çok çalışmaya, Türkiye'nin kendi içerisinde işleyen, üreten ve dünya ile ilişki kuran bir düşünce yapısına ve sisteme ihtiyaç var.

Siyasi partilerimizin seçim bildirgeleri açıklandığında özellikle AK Parti, CHP, MHP ve HDP'nin yazdığı metinleri okudum. Bununla da yetinmeyip şöyle geriye doğru gidip 2011-2007 seçim bildirgelerini de bir kez daha gözden geçirdim. Hakkını yemeyelim, CHP'nin ve hatta MHP'nin son 7-8 yılda AK Parti seçim bildirgelerinden ve vizyonundan çok şey öğrendiği aşikar. Eskiye nazaran daha geniş bir vizyon benimsedikleri, sadece Türkiye meseleleri ile değil bölgede cereyan eden olaylarla ve küresel gelişmelerle de ilgilenmeye başladıkları açıkça görülüyor. Eğer inanmaz ve üşenmezseniz, oturup karşılaştırmalı seçim bildirgesi analizi yapabilirsiniz.

Bunları şunun için söylüyorum; evet yaşanacak bir Türkiye çok ama çok önemli fakat komşularında, bölge ülkelerinde ve dünyada yaşanacak bir düzen oluşmadığı sürece bizim yaşanacak bir ülkemiz olabilir mi? Öyle bir ülke olsa dahi komşuda, bölgede ve dünyada huzur yokken biz rahat yaşayabilir miyiz? Benim şahsi kanaatim ve yaşama anlayışım buna müsaade etmiyor. Özellikle gelişen iletişim teknolojileri vesilesiyle neredeyse her metrekaresinden haberdar olduğumuz bu dünyada yaşanan zulümlere, adaletsizliklere duyarsız kalmak, ses çıkarmamak ve bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın diyebilmek bana göre değil.

Peki bizim siyasi partilerimiz bu anlamda nasıl bir performans sergiliyor? Yaşanacak bir Türkiye ideali ile sahaya çıkan CHP'nin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun Suriye'de yaşanan iç savaşa ve Türkiye'deki Suriyelilere ilişkin bakış açısı hepimizin malumu; elini yüz binlerce vatandaşının kanına bulayan Esad'a giden CHP heyetlerini hepimiz biliyoruz ve en son sayın genel başkan Türkiye'deki Suriyelileri münasip şekilde evlerine göndermekten bahsediyordu. Aynı şekilde Ahmet Hakan'ın programında Mısır'da darbe ile yönetime gelen Sisi'ye karşı mısınız sorusuna, niye karşı olayım, bir ülkenin lideri uluslararası kabul görüyorsa ona karşı duramazsınız cevabı veren de CHP'nin genel başkanı idi. (https://www.youtube.com/watch?v=QlpNwSa_0C4)

Örnekleri uzatmak zor değil, maalesef CHP'nin dış politika karnesi ve yaklaşımları çoğumuzun eleştirdiği uluslararası sisteme ayak uydurmak, Soğuk Savaş koşullarının ürünü olan BM Güvenlik Konseyinin 5 daimi üyesinin "veto" yetkileri ile kilitlediği sistemin çözümsüzlüğünü takip etmekten ileri gidemiyor. CHP'li politikacıların bunun da ötesine geçip zaman zaman Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne ve ABD'ye şikayet ettikleri de bir sır değil. O ABD ki Mısır'da yaşanan darbeye darbe diyememiş, o Avrupa Birliği ki zeminine yerleştirdiğini iddia ettiği insan hakları ve demokrasi konularında sıklıkla sınıfta kalmıştır.

Diğer tarafta ise MHP'nin etnik temelli, yurtdışında yaşayan Türk soyluları önceleyen bir bakış açısının ötesine geçemediğini hepimiz biliyoruz. MHP perspektifinde maalesef Ermenistan açılımı da, Yunanistan ile geliştirilen ilişkiler de pek bir anlam ifade etmiyor ki Somali'yi, Arakan'ı veya Ukrayna krizini MHP üzerinden görebilmemiz pek mümkün değil. HDP'nin ise Suriyelileri münasip şekilde evine göndermeyi düşleyen CHP ile koalisyona evet dediği, CHP'nin bu söylemine tek bir eleştiri getirmediği ortada. İhtimal vermiyor olsam da bu üç partinin oluşturacağı bir koalisyonun ise dünyaya bakış açısı nasıl olacaktır gerçekten merak ediyorum. HDP'nin Suriyeli, Iraklı Kürtlerle ve MHP'nin aynı coğrafyalardaki Türkmenlerle ilişkilerine CHP'nin o coğrafyaya dönük ilgisizliğini eklediğimizde elimizde epey ilginç bir tablo oluşuyor.

Peki yaşanacak bir dünya için neden AK Parti? Suriye krizinde yapılan tüm hatalara rağmen Suriyeli mültecileri barındırmak, eğitmek, iyi koşullarda misafir etmek için dünyayı kendisine hayran bırakan politikaları karşılaşılan tüm dirence rağmen AK Parti'nin eseridir. Somali de yaşanan insanlık dramına dikkat çeken, dünyayı Somali konusunda farkındalığa davet eden de AK Parti ve onun kurucu lideri Erdoğan olmuştur. (Türkiye ve Somali: Sıradışı Aşk Hikayesi) Türkiye'nin 2013 yılında insani yardım yapan ülkeler arasında toplam insani yardımda dünya dördüncüsü, gayri safi milli hasılaya göre sıralamada ise dünya birincisi olduğunu da unutmamak gerekiyor. Bu yardımların çoğu doğal afetlerle, açlıkla, yoksullukla mücadele eden bölge insanlarına yapılırken, Türkiye TİKA aracılığıyla 120 ülkede faaliyet gösteriyor. TİKA'nın bugün MİT Müsteşarı olan Hakan Fidan'ın yönetiminde başlayan aktifliği ve dönüşümü de AK Parti'nin dış politika vizyonu sayesinde gerçekleşti ve bugün Serdar Çam'ın liderliğinde bu dönüşüm ve gelişme devam ediyor.

Afrika'dan Orta Asya'ya, Balkanlar'dan Ortadoğu'ya ve Latin Amerika'ya kadar ayrım yapmaksızın sürdürülen açılım politikaları neticesinde Türkiye #yasanacakbirdünya için bir çok yerde umut olurken, Recep Tayyip Erdoğan'ın mevcut küresel sisteme getirdiği "Dünya 5'ten Büyüktür" eleştirisi ve mazlumun yanında duran, adalet talep eden yaklaşımı büyük ilgi görüyor.

Nasıl ki CHP'nin önceliği olan #yasanacakbirtürkiye yaklaşımına yöneltilen eleştirileri çoğaltmak mümkün ise, AK Parti'nin de komşu ülkeler, bölge ve dünya ile ilgili geliştirdiği vizyonu destekleyen başarılı çalışmalarına dair örnekleri arttırmak mümkündür.

Şimdi önümüzde sandık var; elbette önceliğimiz Türkiye'nin gelişmesi, kalkınması, huzur ve güven veren bir ülke konumunda olması. Bununla ilgili son 13 yılda yaşanan dönüşümün olumlu yanlarının olumsuzlardan fazla olduğunu bir kere daha anlatmaya gerek yok. Güçlü Türkiye'nin bölgesel ve küresel anlamda söyleyeceği sözü, anlatacağı bir hikayesi olduğuna inanıyorum. Bunun istikameti ise adalet zemininde mazlum milletlerle birlikte olmak, yoksullukla, açlıkla mücadele etmek ve küresel sistemin işlemez çarklarına dönük eleştirel duruşu korumak olmalıdır. Nasıl ki Türkiye'de tüm eksik ve aksak yönlerine rağmen bir dönüşüm hikayesi yazılıyor ise, küresel manada yazılacak bir başarı hikayesinde de en önemli aktörlerinden birinin Türkiye olması gerekiyor. İşte bu yüzden "dünya 5'ten büyüktür" diyebilen, insani yardımları yük değil görev bilen bir Türkiye vizyonu için AK Parti'nin doğru tercih olduğuna inanıyorum.     

3 Haziran 2015 Çarşamba

Hatalarına rağmen niçin AK Parti?

Son düzlüğe girildi. 7 Haziran seçimi için artık gün sayıyoruz. Seçim sonuçlarına ilişkin çeşitli senaryolar var. Cumhurbaşkanı Erdoğan ısrarla eski heyecan yok diyor. HDP'nin barajı çoktan aştığını söyleyen de var, durumun halen kritik olduğunu düşünen de. Seçim barajının doğruluğu-yanlışlığı üzerine söylenecek şey açık; keşke bu kadar yüksek bir seçim barajı olmasaydı. Seçim barajı %5'e çekilebilseydi bugün yaşanılan gerginlik olur muydu bilinmez.

CHP'nin ekonomik temelli kampanyası ilgi uyandırdı. Burada son yıllarda ekonomik büyümede yaşanan düşüşün etkisi büyük. Yüzde 6-7 bandında olan ekonomik büyümenin yüzde 2-3 seviyesine gerilemesi ile CHP'nin ekonomi odaklı seçim kampanyası birbirinin tamamlayıcısı oldu. AK Parti'nin 13 yıllık iktidarının sonucunda yıprandığı, eskidiği, yapılan hataların parti seçmeninde bir kararsızlık havası oluşturduğu da aşikar. Halihazırda dillendirilen koalisyon senaryoları da tüm bu verilerin birleşiminin bir sonucu. 8 Haziran günü Türkiye'nin bir koalisyon hükümetine uyanacağını düşünenler azımsanmayacak düzeyde ve bu tablonun oluşacağına inanmalarını sağlayan gerekçeler mantıksız değil.

Şahsi kanaatim AK Parti'nin iktidarını koruyacağı yönünde. HDP'nin de az bir farkla da olsa adaletsizlik timsali yüzde 10 barajına takılacağını düşünüyorum. Hal böyle olunca benim ana akım yorumlardan uzak olduğum düşünülmesin. Benim de AK Parti ile ilgili sayısız eleştirim var. Eleştirileri konuşmaya başladığımda Saraybosna'dan İstanbul'a yol olacaktır ve konuşulması da gereklidir. 30 Mart'ta pireye kızıp yorganı yakmak istemedik, 10 Ağustos'ta "çatı aday" ittifakına geçit vermek istemedik. Peki 7 Haziran'da niçin Ahmet Davutoğlu'na oy verdim ve vermeliyiz?

Her şeyden önce ortada bir ahde vefa durumu olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar kurumsallaşmış bir dönüşümden bahsedemiyor olsak da Türkiye'nin 13 yılda yaşadığı değişim-dönüşüm inkar edilemez. Yeni anayasa konusunun çoktan halledilmiş olması gerekirdi, Gülen Cemaati'ne "ne istediniz de vermedik" denilecek alan açılmamalıydı, yolsuzluk-hırsızlık-adam kayırma gibi konularda çok daha sıkı bir politika izlenmeli ve izin verilmemeliydi. Darbecilerle, cuntacılarla, vesayetçilerle gerçek bir zeminde hesaplaşma gerçekleştirilmeliydi. Bunların yanında yargı reformu, milli eğitim politikaları ve dış politika alanlarında da sayılabilecek bir sürü gecikme, eksiklik, aksaklık elbette mevcut.

Şimdi birileri, bu kadar çok hata ve yanlış söz konusuyken nasıl AK Parti ve Ahmet Davutoğlu'na oy verdin ve verilmesi gerektiğini düşünüyorsun diye sorabilir. Bunu sormakta da haklılar ve ben de müsaadenizle bu soruya cevabımı vereyim.

AK Parti hükumetlerinin, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu liderliğindeki kadroların yaptığı hataların ve 13 yıla rağmen gerçekleşmeyen bazı beklentilerin faturasını sadece kendilerine kesmenin adil olduğunu düşünmüyorum. Bugün "yaşanacak bir Türkiye" sloganı ile ekonomi politikaları üzerinden bol vaatli seçim kampanyası yürüten CHP'nin son 13 yılda oynadığı rolü görmeden, MHP'nin gücü nispetinde özellikle çözüm süreci noktasında sergilediği direnci konuşmadan, HDP'nin siyaset-terör-şiddet-kandil-imralı karmaşası içerisinde yaşadığı git-gel durumlarını analiz etmeden ve son tahlilde Gülen Cemaati'nin bir cemaat olmaktan öte ilişki ve stratejilerini denkleme koymadan AK Parti şunu-bunu yapamadı, hatta şu şu yanlışları yaptı demek gerçekten adil değil.

Yeni Anayasa konusunda AK Parti'nin uzlaşma komisyonunda sergilediği performans ortada. Akabinde Erdoğan'ın 50-60 madde de olsa bunu birlikte yapalım çağrısına CHP'nin verdiği işi yokuşa süren "diğer partilerin imzası da olmalı" yanıtı da hepimizin malumu. Ayrıca anayasa önerilerine baktığımız zaman AKP ile HDP'nin dışında makul demokratik bir teklifin olmadığı da ortada.

Vatandaşlık tanımı, Atatürk ilke ve inkilapları ifadesinin anayasa giriş metninde yer alması konusu ve anadilde eğitim meselesinde HDP ile CHP-MHP önerilerinin taban tabana zıt olduğunu biliyorken bugün HDP'nin AK Parti ile asla ama CHP ile belki işbirliği yaparız diyebilmesi de aslında AK Parti'nin hata ve günahlarının sırf kendisinden kaynaklanmadığına iyi bir örnek olsa gerek.

Diğer tarafta yıllardır Gülen Cemaatinden şikayet eden CHP'nin 30 Mart seçimlerinde, 10 Ağustos'ta bu yapı ile adeta el ele vermesi, yaklaşan seçimler öncesinde ise cemaati eleştiren, paralel yapı ile mücadele edeceğini belirten tek bir söyleminin olmaması da manidar değil mi?

Bir ülkede muhalefetin işi sadece muhalefet etmek olarak algılanır ve muhalefet partileri iktidarın her hamlesine her yola başvurarak engel olmaya, işi yokuşa sürmeye kalkışır ise, iktidar partisinin hata ve yanlışlarının artması kolaylaşır. Elbette iktidarın hataları muhalefetin bu yaklaşımından ötürü meşrulaştırılamaz ancak unutmamak gerekir ki her meselenin en az iki boyutu vardır ve bugün AK Parti'nin hatalarının gerçekleştiği koşulları oluşturan bir muhalefet söz konusudur.

Hafızalarımızı biraz zorlar ve geriye dönük bir muhasebe yaparsak CHP-MHP'nin HDP ve çözüm sürecine olan yaklaşımını, askeri vesayet gerilemeden önce askerle birlikte muhalefet etmelerini, cemaatin paralel bir yapılanma içine girdiği gerçeği ifşa olduğunda onlarla yanyana durmaktan çekinmemiş olduğu, ülke dışından yapılan eleştirilere ve ekonomik krize bel bağlayarak iktidara talip olduğu görülecektir.

"Yaşanacak bir Türkiye" vizyonu ile sahaya çıkan CHP'nin son 13 yılda değiştiği, bugün laiklik-Atatürkçülük-ulusalcılık çıpalarına eskiye oranla daha az sarıldığı da bir gerçektir fakat bu gerçek sadece ekonomi temelli bir yaşanacak Türkiye vizyonu ile yeterli olmayacaktır. CHP'nin yeni anayasa konusunda uzlaşma komisyonuna yaptığı öneri ortadayken, Suriyelileri münasip şekilde evlerine göndereceğini söyleyen bir genel başkan varken, AK Parti iktidarı sona ersin ama nasıl ererse ersin mantığıyla içeride ve dışarıda olmadık ittifaklar ve söylemlere başvurulurken geçtiğimiz 13 yılda herhangi bir sorumluluğu olmadığını düşünmemiz söz konusu olamaz.

Aynı şekilde 6-8 Ekim olaylarında Kobaniyi kurtaralım söylemi ile ortalığın kana bulanmasında rolü olan ama Suriyelileri evlerine gönderecek CHP ile ittifak yapabileceğini söyleyen Selahattin Demirtaş'ın HDP'sinin, evveliyatında ise BDP ve DTP'nin de çözüm sürecinde yaşadığı zikzaklar gözardı edilemez.

Kısacası, AK Parti 13 yıllık iktidarı süresince Türkiye'yi ekonomik-demokratik anlamda kalkındırma ve dönüştürme çabalarında hatalar ve yanlışlar yapmıştır ve bunlar gözardı edilmemelidir. Fakat tüm bunları konuşurken iktidarda bulunmayanların dönüşüm ve değişime gösterdiği direnci, AK Parti'ye karşı oluşturulan cepheyi ve çeşitli ittifakları da unutmamak gerekiyor.

Hiç değilse kendisine kapatma davası açılan, askerce e-muhtıra verilen, Gezi Parkı Eylemleri üzerinden farklı senaryolar üretilip yıpratılan, 17-25 Aralık'ta yolsuzluk maskesi altında farklı amaçlar ile köşeye sıkıştırılmaya çalışılan, The Economist'ten tutun da New York Times, BBC, CNN, dahil olmak üzere dünya basını tarafından muhalefetle, karalama kampanyası ile karşılaşan, cemaat adı altında örgütlenen bir yapıyla her hareketi kayıt altına alınmaya çalışılıp kontrol edilmek istenen AK Parti'ydi.

Bırakın bir siyasi partiyi, bir insana bu kadar baskı ve tehdit yapılsa herhalde o insanın da bu durumlara her zaman rasyonel tepkiler vermesi pek mümkün olmayacaktır. Nitekim AK Parti üzerinden özel olarak Erdoğan'a yapılan bu baskı AK Parti'nin ve şahsen Erdoğan'ın hatalar yapmasına, sertleşmesine sebep olmuş ama tüm bunlara rağmen geride kalan 13 yılda AK Parti ve Erdoğan büyük bir başarı göstermiştir. Türkiye'de Kürt meselesinin geldiği aşama, askeri vesayetin geriletilmesi, ekonomik kalkınma, azınlıklara iade edilen haklar, dış politikada genişleyen etki alanı karşılaşılan dirence rağmen olduğu için azımsanacak şeyler değildir.   

1 Haziran 2015 Pazartesi

HDP Barajı Geçebilir mi?




Son 3 seçimdir yurt dışı seçmen kütüğünde kayıtlıyım. Hal böyle olunca taksiciden, berberden, sokaktan ve mahalleden seçim havası koklamak pek mümkün olmuyor. Neyse ki bu kez de seçimden hemen bir hafta öncesinde memlekete geldim ve kendimce seçim atmosferine az da olsa şahitlik etme imkanım oldu.

Havalimanına indiğimde ilk işim elbette sandığa gitmek oldu. Oyumu kullandım ve akabinde taksiciden başlayıp ilk kez oy kullanacak olan gençlerden tutun yarım asırdır oy kullananlara, berbere, mühendise kadar bir çok insan ile seçim sohbeti yaptım.

Kritik konu malum; HDP barajı geçecek mi geçmeyecek mi? 10 kişiden 8'i HDP'nin barajı geçeceğine inanmış, genel gerekçeleri ise medyadaki HDP popülaritesi. Anlaşılan Selahattin Demirtaş'ın sazlı-sözlü CNN Türk konukluğu epey prim yapmış. Abi bunlar CHP'den de çok oy alacaklar, sırf AK Parti tek başına iktidar olamasın diye taktik yapıyorlar diyen de var, Cumhurbaşkanlığı seçiminde neredeyse %10 aldılar zaten kardeşim diyen de. 

Bana kalırsa HDP'nin barajı geçmesi o kadar kolay değil. Samimi düşüncem az bir farkla direkten dönecekleri şeklinde. Özellikle 6-8 Ekim Kobani olaylarının HDP'ye negatif etki ettiğine inanıyorum. Bunun yanında Kürtler herhalde HDP'ye MHP veya CHP ile koalisyon olsun diye oy vermeyecektir. Esasen Türkiye böyle bir koalisyonu istemeyeceği gibi Kürtlerin de AK Parti'ye vefasızlık edeceğini düşünmek çok makul görünmüyor. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan "Kürt Sorunu Yoktur" diyerek gönül kırmış, Roboski katliamı yüreklerde yara bırakmış olsa da verili aktörler içerisinde Kürtlerin yine en çok güveneceği isim çözüm sürecini başlatan, siyasi riskler alıp İmralı ile görüşmelerin yürümesini sağlayan Erdoğan ve onun kurucusu olduğu AK Parti'dir. Dolayısıyla bölgede tehdit ve baskılar dışında AK Parti'nin oylarını HDP'ye kaydıracak önemli bir gerekçe yok. 

HDP'ye CHP saflarından gelebilecek desteğin ise geçici olduğu, hiç değilse samimiyetinin sorgulanması gerektiği aşikar. AK Parti riskler alıp çözüm sürecine evrilen açılım politikasını sırtlanırken, değil sessiz kalmak, işe çomak sokmak ve süreci akamete uğratmak için elinden geleni yapan partilerden birisi de CHP idi. Bugün CHP'nin ve seçmeninin HDP'ye şirin görünmesinin sebebi Erdoğan'ı ve AK Parti'yi güçsüzleştirmenin yolunun HDP'yi meclise sokmaktan geçmesidir. Selahattin Demirtaş'ın "Seni Başkan Yaptırmayacağız" söylemi sabah-akşam Erdoğan karşıtlığı yapanlara elbette şirin görünmüştür. Sanıyorum bu durumu Kürt seçmen de görmekte ve Erdoğan karşıtlığı üzerinden kendilerine kur yapıldığını fark etmektedir. Bir de tabi ortamlarda HDP'ye oy vereceğini söyleyip sandıkta 6 oktan vazgeçmeyecek olanları da unutmamak gerekir. CHP'den gelecek oya güvenen HDP'nin günün sonunda seçimin kaybedeni olması muhtemeldir.

Gülen Cemaatinin, 30 Mart yerel seçimleri ve 10 Ağustos cumhurbaşkanlığı seçimlerinde başaramadığını bugün HDP üzerinden deniyor olması ise hiç değilse büyük bir acizlik içinde olduklarının delaletidir. Paralel yapının gazetelerinde, paralel yapıya mensup akademisyen ve köşe kadılarının yazıları ve tweetlerinde HDP için istenen oylar ile dün aynı yapının polisleri ve emniyet imamlarınca organize edilen KCK operasyonları çelişki değil de nedir? Daha dün KCK soruşturmaları ile Kürt siyasetçileri içeri tıkmaya çalışan paralel yapının bugün sırf Erdoğan'ı ve AK Parti'yi zora sokmak için HDP'ye oy istiyor olması da elbette seçmenin gözünden kaçmayacaktır. AK Parti'ye kırgın olan muhafazakar Kürt seçmen için ise adres HDP'den çok Hüda-Par'ın bağımsız adayları olacaktır. 

HDP'nin barajı geçme ihtimalini düşük görmemin bir başka sebebi ise cumhurbaşkanlığı seçiminin bir kriter olarak görüldüğüne inanmıyor oluşumdur. Zira cumhurbaşkanlığı seçiminde sandığa gitme oranı %75 dolayındaydı ve bu oranın 7 Haziran seçimlerinde hiç değilse 7-8 puan artacağını öngörmek zor değil. 7 Hazirana kadar gümrüklerde oy kullanma devam ediyor ve bugün itibariyle yurtdışı seçime katılım oranı %40'ları bulmuş durumda ki bu oran cumhurbaşkanlığı seçimlerinde %5 dolayındaydı. Bu şu demek oluyor, seçime katılım arttıkça HDP'nin barajı geçebilmesi için oylarını ciddi anlamda arttırması gerekiyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaklaşık %10'a tekabül eden 3.9 milyonluk oyun seçime katılım oranı arttığında HDP'nin barajı geçmesi için yeterli olması mümkün değil.

Bazıları bu söylediklerim için "wishful thinking" - hüsnükuruntu-  diyebilir, bana sorarsanız da HDP barajı çoktan geçti, HDP'nin baraj sorunu kalmadı gibi düşünceler büyük bir temenniden ibarettir. Peki HDP barajı geçmeli midir? Bu sorunun cevabını düne kadar HDP'nin temsil ettiği iddiasında olduğu Kürtlere hain ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapanlardan "evet" olarak duyduğumuza göre bu işte bir iş var. Mesele HDP'nin barajı geçmesinden çok AK Parti'nin tek başına iktidar olacak sayıda milletvekili çıkarmaması, en azından yeni anayasayı referanduma götürebilecek 330 milletvekiline ulaşamaması olarak görünüyor. Yani düşmanımın düşmanı benim dostumdur siyaseti HDP'nin siyasetinden, değerlerinden, yaklaşımından çok daha fazla ilgi görüyor.       

21 Nisan 2015 Salı

Graduation Speech of Andreea Apostol: Commitment!

Let me share with you the graduation speech of my dear friend Andreea Apostol. She inspired me a lot!! 

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

“You are the enemy. You will be treated accordingly!” For months, this was the only echo that Louie Zamperini kept on hearing. While fighting in World War II, in Southern Pacific, his plane crashed and he survived, floating on the ocean for 47 days , with two other soldiers, his mates, and from one point onwards, with only one of them alive. He was afterwards captured by the Japanese troops and daily tortured , humiliated in the Japanese camps in ways I could not even  imagine , even if somehow I “lived” his story through the book, though the movie . Thankfully, I never experienced war, not even communist regimes, I can only use my intuition and relatively, limited imagination in order to understand what he went through. He survived the Japanese camps, he survived the war, returned back to the U.S. to his family, future wife, future daughter , future disequilibrium, regrets, feelings of revenge and nightmares drawing past emotions of the Japanese environment. Before that, Louie Zamperini competed for the Olympics, as an Italian athlete representing the U.S.A., breaking old records and establishing new ones in 1936 and met Hitler, while apparently, trying to steal a German flat, just meters away from the German leader. More than that, Louie was a restless soul, smoker at 5, drinking heavily at the age of 8, always in trouble , stuck in the police station. But , he always run!  

I bought the book with my second ever earned salary. I considered it at the beginning a relative waste of time, a relative classical war story but it proved to be the contrary. It became a movie, produced by Angelina Jolie and it somehow seemed a little too commercial for my general preferences. More than that, I doubted the level of fiction and non-fiction of this project. Or better said, actually life story.
It surely had an impact on me . Letting aside all the details of the book, the movie, the writer, the producers, I empathized a lot with the character . Because of only one reason, which could be strictly reduced to one single word.

Commitment.

According to Oxford Dictionary , commitment represents the state or quality of being dedicated to a cause, activity, etc. For me , Louie Zamperini’s commitment was to remain sane, more than anything else, to remember the taste of joy , the sense of reality, sometimes sense of humor, even in the darkest hours. His commitment was towards reaching the biggest dream he ever had. To run again for the Olympics. He did so. At age 80. In Japan.

Today, in paralel, I want to briefly mention to you some personal commitments. I say briefly because , letting aside this introduction I have only images in my mind, strict ones and I am not sure how much I could handle my emotions. Sorry about that.

I will invoke some of my own promises today and obviously, I will add the secret element, the already traditional „Thank you!” I will invoke those who, at this point of my life, mean the world to me.

As you may know, or guess, my parents are one of the primary sources of personal inspiration. Yes, I do ask questions and receive answers from daily experiences, books, soundtrack , leafs and metro stations but my parents are in many ways what I call home. That place where nothing bad can happen, that place where I feel the safest , happiest, in peace with my own thought and heartbeats.
Therefore, I want to say a simple, clean, thank you to my parents , who, no matter what may have happened , understood in time that there are kids in this world who really feel extremely good being restless, ageless as Peter Pan and occasionally as strong as Rocky Balboa. There are some as well, who prefer the easy way, the classical version of things, the borders of some others’ expectations. And then, there is me... I want to thank them for every single piece of sacrifice , for every single tear of relief, pain or happiness, for every single fear that we shared, for every single success that defines us. Thank you guys, for being there for me! I love you, always!

Secondly, I want to thank to the master kind who represents at this point the person who both personally and professionally guided me towards a better version of myself. Let me introduce you to the Albert Einstein version 2.0. highly updated . Let me introduce you to the bad cop – good cop version combined. Let me introduce you to a huge part of my soul. His name is prof. Soylemez the Magnificent. Oh wait, Soylemez Ozelit!

I want to thank him , even if he cannot be here, to see me „on air”, I want to thank him because the taught me to be self-critical , to have high standards if I really want to move forward , to see beyond pride and prejudice, to fight for my dreams but to never forget who I am , to remain humble and realistic, open-minded and focused, careful to the fact that a continuous demand for more and more , might not be the healthiest way of living life. I want to thank him no matter where he is! Thank you!

My heart is divided between Turkey and Romania, as well because of prof Aktan Uner, prof Ahmet Can and prof Demir Sakman. Adding to that a great friendship from Burcak, Helen, Ghedyy, Seren Korkmaz, Burak Yalim, Tolgay and Ibrahim .

Lastly but not least, thank you , Turkey!  

Lastly, but not least, I want to thank Louis Zamperini for adding a last contribution to the greatest belief that I now have stronger: Keep running! Without any shadow of selective blindness, 

I am convinced that I need to keep running towards Turkey, as home is where the heart is and home to me is Turkey and Romania.

Thank you!

Andreea Apostol
The only one picture that I took while we were having picnic in İstanbul with my dear friend Andreea Apostol
(From left to right: Fethullah, İbrahim, Zeynep Büşra, Merve, Seren, ANDREEA, Nadir, Halime) 



18 Nisan 2015 Cumartesi

Çilek'in Hikayesi Cesaret Vermeye Devam Ediyor!

Sanıyorum 4 yıl öncesiydi. Burada karalamıştım yine; çünkü etkilemişti beni ve sormuştum "kaç kişi var cesaret veren?" diye. O sorunun da etkisi oldu mu pek bilmiyorum ama hikaye sonra bambaşka bir hal aldı. Muzaffer Çilek'in hikayesi ilginçti zaten ve cesaret vericiydi ama benim de bu hikayeye kısmen de olsa katılacağım pek aklımda yoktu.

O gün yazarken daha rahattım, neticede hikaye onundu ve ben anlatıcı olarak oturmuştum klavyenin başına. Şimdi ise bir ilişki düzeyimiz var; o benim patronum demek içimden geçmese de öyle sanırım. Patron demek istemiyorum çünkü ben hikayesine tav oldum; vizyonuna inandım. Hal böyle olunca da yarım tuğla bile koymamış olmama rağmen bu vizyonun ve hikayenin parçası, içinden birisi hissediyorum kendimi ve patron diyemiyorum çünkü "patron" kelimesini kullanınca soğuk ve acımtırak bir tat kalıyor dudaklarımda. Fazla belagat ve edebiyata gerek yok, konuya girmem gerekiyor. Yine o gün, hiç bir ilişkimiz olmadığı zaman ki gibi düşünerek ve aslında hep olmaya çalıştığım objektif halimle anlatmalıyım olanları.

Muzaffer Çilek 2010 yılında Bosna Hersek Bursa Fahri Konsolosu olmuştu, o sıralarda da Bosna Hersek ile İlişkileri Geliştirme Merkezi Vakfı'nı (BİGMEV) kurdu. Muzaffer Çilek ismi bahsettiğim bu iki önemli görevden ziyade Türkiye'de daha çok hepimizin odalarını süslemiş, süslemesini hayal ettiğimiz Çilek Mobilya ile bilinir. Kısacası Muzaffer Çilek başarılı bir iş insanıdır. Eğer rakamlar artmamışsa, 5 kıta ve 65 ülkede Çilek Mobilya ürünleri satılmaktadır. Buraya kadar bahsedilenlerin hikayesi ise dediğim gibi daha önce yazdığım iki yazıda özet olarak mevcuttur.

1- Kaç Kişi Var Cesaret Veren 
2- Aliya'nın Hatıraları ile İç içe Bosna Hersek ile İlişkileri Geliştirmek 

Şimdi gelelim hikayenin yeni ve cesareti arttıran, motivasyonu yükselten, bir başka örnek oluşturan kısmına. Henüz 10 gün kadar önce Muzaffer Çilek'e yeni ve en az daha öncekiler kadar mühim bir görev tevdi edildi, artık Muzaffer Çilek Bosna Hersek Cumhurbaşkanı Bakir İzetbegovic'e danışmanlık görevini de yürütecek.

Hikayenin çok boyutu var. Bir Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olan Muzaffer Çilek'in dedelerinin memleketi olan Bosna Hersek'te Cumhurbaşkanı danışmanı olması. Bugüne kadar hep İngiliz, Amerikalı ve Avrupalıların bilmem hangi ülkenin önemli insanlarına danışman olduklarını duyduk. Şimdi bir Türkiyeli Boşnak, Bosna Hersek Cumhurbaşkanına danışman oluyor, aslında tek başına bir modeli, inancı, olabilirliği içinde barındırıyor. Yarın neden bir başka ülkenin cumhurbaşkanına, başbakanına veya farklı konumdaki bir yöneticisine içimizden birisi danışman olmasın? Türkiye'nin Ermenileri, Arnavutları, Kürtleri, Pomakları, Bulgaristan'dan-Makedonya'dan-Kosova'dan gelen soydaşları, Gürcüleri, Çerkesleri, Arapları, Yahudileri, Rumları neden bir gün dedelerinin geldikleri ülkelerde danışmanlık yapmasınlar? Bu başlı başına bir vizyon olamaz mı? İşte bu sorulara, bu eğilimlere, bu vizyona cesaret veriyor Muzaffer Çilek!  

İş insanı, fahri konsolos, vakıf başkanı ve şimdi de cumhurbaşkanı danışmanı. Her şeyden önce Allah yardımcısı olsun, görevini bundan önce yüklendiği görevler gibi başarıyla yürütmeyi nasip etsin demek gerekiyor. Başarıyla diyorum çünkü Çilek Mobilya'nın İnegöl'den dünyaya açılan hikayesi önümüzde duruyor, başarıyla diyorum zira Fahri Konsolosluk ve BİGMEV Başkanlığı ile oluşturulan ağı, ekilen tohumları ve ortaya çıkarılan ürünü bizzat gözlerimle görüyorum. İşte şimdi, bu yeni görevin henüz başında bir kere daha Muzaffer Çilek'in başarılı olacağına yürekten inanıyorum.

BİGMEV'in Bosna Hersek ile Türkiye arasında kalıcı köprüler kurmak için yola çıktığı 2010 yılından bu zamana kadar gözle görünen ne yaptığı hep sorulmuştur. Yaklaşık 1,5 yıldır bu kurumun gönüllü bir parçası olan ben bu sorulara defalarca muhatap oldum. Geçen zaman ve yapılan yatırım düşünüldüğünde yöneltilen eleştirileri insafsız bulmuyorum ancak ortada hiç bir şey yokmuş gibi yaklaşılması kabul edilebilir değil. Örneğin dünyada sadece 6 tane olan KOSGEB Eşleştirme Merkezlerinden birisi de Bosna Hersek'te ve bu görevi BİGMEV üstleniyor! Yıllardır hiç bir plan ve program olmaksızın gerçekleştirilen kardeş belediye anlaşmaları ile ilgili somut ilk çıktıyı BİGMEV hazırladı. Bugün, kırmadan-dökmeden ve bu zamana kadar yapılan başarılı çalışmalara harcanan emekleri görmezden gelmeyerek kardeş belediye çalışmalarına ivme kazandırmaya çalışan, önceliklerin istihdam ve sürdürülebilir ekonomik kalkınma olması gerektiği için bu alana yönelik projeler ortaya koyan da BİGMEV. Türkiye'den Bosna Hersek'e yönelik yatırım amaçlı heyetleri organize eden, ticaret odalarını ve ilgili iş heyetlerini Bosna Hersek'li muhatapları ile buluşturmak için her kapıyı çalan ve gerekli organizasyonu sağlayan da BİGMEV.

Peki BİGMEV Bosna Hersek'e Türkiye'den kaç milyon-milyar dolarlık yatırım getirdi? Karşılaştığım en yaygın sorulardan birisi bu ve maalesef her zaman olduğu gibi sadece sonuca yönelen bir yaklaşımı içinde barındırıyor. Oysa sonuca ulaşana kadar gidilecek çok fazla yol var ve BİGMEV bu anlamda büyük, hem de epey büyük bir mesafe katetti. Önce algıları düzeltmek, sonra yargıları ve elbette ön yargıları kırmak gerekiyor ki bu işin en zahmetli kısmı. Bir de bunun iki boyutu olduğunu bilmek gerekiyor; Türkiyeliler ve Bosnalılar. Her iki tarafın da birbirini tanıması, eksik-yanlış algı ve yargılarını değiştirmesi, uyumlu bir düşünce tarzına ulaşması ve hepsinin sonunda işbirliği yapması... BİGMEV yıllardır bu süreçlerin içinde baş aktörlerden biri oldu. Çok kişinin yok olmadı deyip vazgeçtiği aşamada BİGMEV pozitif duruşu ve inancı ile direndi. İşte bu yüzden Cesaret Verdi!

Şimdi yepyeni bir aşama bekliyor BİGMEV ve Başkanını. Muzaffer Çilek yıllardır biriktirdiği tecrübe, her iki tarafa dair sorunlara yönelik bilgi birikimi ile Cumhurbaşkanı Bakir İzetbegoviç'e danışmanlık gerçekleştirecek. Bizzat birinci elden, politika yapım sürecinin en tepesindeki kişiye Türkiye ve Bosna Hersek arasındaki ekonomik ilişkileri geliştirmeye yönelik BİGMEV'in 5 yıllık  tecrübesini aktaracak. Elbette Muzaffer Çilek tüm bunları tek başına yürütmeyecek, BİGMEV'in Saraybosna'daki ofisinde çalışan genç-dinamik ve yetenekli ekibin de üzerine büyük bir yük düşüyor. İsimsiz kahramanlar; Selmo Cikotic, Adis Alagic, Esat Bazdar, Almir Mukaca, Haris, Muhammed, Sulejman, Nadis, Adnan, Zaim, Behija. Her biri bugüne kadar yaptıkları başarılı işleri daha büyük bir şevkle yapacaklar. Muzaffer Çilek gibi başarılı bir iş insanı, vakıf başkanı, fahri konsolos ve danışman liderliğinde her biri farklı konularda bilgili, Türkçe-Boşnakça-İngilizce-Almanca dillerine hakim bu ekip için yepyeni bir dönem başlıyor! Muzaffer Çilek ekibine ve bize cesaret vermeye devam ediyor... Hayırlı-uğurlu olsun!    

Sedat Laçiner'in Hazin Hikayesi

Sedat Laçiner; 2006 Davos Küresel Genç Lider Ödülü sahibi, Türkiye'nin güzide düşünce kuruluşlarından birisi olan USAK'ın kurucu başkanı, 2011 yılında kazandığı seçimlerle birlikte Türkiye'nin en genç rektörü. Bizim Sedat Hocamız, ders listelerimizde adı yazan ama hiç dersini alamadığımız, sırf bu yüzden Ankara yollarını aşındırdığımız meşhur Sedat Hoca! Tartışma programlarının vazgeçilmezlerinden, doğrucu davut Sedat Laçiner!

Bugünlerde birçoğumuzu suküt-u hayale uğratan da yine aynı Sedat Laçiner. Şubat 2015'te yapılan rektörlük seçimlerinde tekrar aday olan, 50 oy farkla birinci olan ancak YÖK tarafından ikinci sırada Cumhurbaşkanına sunulan ve nihayetinde rektör olarak atanmayan Sedat Laçiner. 2013 yılında İran ve Şiilik üzerine yaptığı demeçler sebebiyle lince uğradığında, haksızlık karşısında susmak bana yakışmaz diyerek kendisini savunduğum ve hakkında "Türk'ün Türk'ten Başka Düşmanı Var mı?" başlıklı yazıyı yazdığım Sedat Laçiner. 

Kendisine kırgınlık ve kızgınlığımız yeni değil, zira Biga İİBF'de okurken ve ders listemizde adı geçmesine rağmen kendisiyle müşerref olamadığımız zamanlarda da kulaklarını çınlatırdık. Ne zaman Ankara Eğitim Gezi'lerimiz vesilesiyle kendisini tanıdık, idealine şahitlik ettik ve dedik ki; neyse o gelmese de olur, Ankara'da da en az bizim dersimize girmesi kadar mühim işlerle uğraşıyor, düşünce kuruluşu yokluğu çeken ülkemize bir kurum kazandırmanın telaşıyla çalışıyor. Ne de olsa Yücel Acer hoca vardı bölümün başında, tüm birikimi ve fedakarlığı ile bizler için elinden geleni yapmaya çalışıyordu.

Sedat Laçiner hoca ile defalarca görüştüm, yazılarını özenle okudum, konuşmalarını pür dikkat dinledim. Yüksek Lisans tez dönemi geldiğinde onunla çalışmak en büyük arzularımdan biriydi ve şansımı zorlamıştım. Elbette olmadı, o meşguldü, Biga ile pek de ilgilenmiyordu zaten. 2011 yılında rektörlük için aday olduğunda ve kazandığında en çok sevinenlerden birisi oldum. Kendisine olan sitemimi de gizlemeden: "Hocam 5 sene kaldığım üniversitede sizinle çalışmak kısmet olmadı, size üniversiteye uğramadığınız için hep kızdım ama bugün Rektör olarak geri dönüşünüze çok mutluyum, üniversitemize çok büyük katkı sağlayacağınızdan eminim" mealinde bir e-posta gönderdim. Yanıldığımı sanmıyorum; Sedat hoca rektörlüğü döneminde üniversiteye önemli hizmetler yaptı, başarılı bir rektörlük dönemi geçirdi ve ikinci kez aday olduğunda oyların çoğunu alacağından da şüphem yoktu ama benim gönlümden geçen yıllarca aksatmadan Biga'da derslerini veren, ne zaman kapısını çalsak elinden gelenin daha fazlasını yapmak için mücadele etmiş, akademik kalitesinden kimsenin sual edemeyeceği ve Sedat Laçiner'in USAK'ı kurarken, rektör olurken en büyük desteği aldığı ve vefa borcunun çok olduğu Yücel Acer hocamdı. Yücel Acer'in rektör olmasını istiyordum çünkü çoktan hak ettiğine inanıyordum. 

Yücel Acer bölüm başkanımızdı, öğrenci topluluğumuz ne zaman etkinlik yapsa ilk sırada oturur bizleri yalnız bırakmazdı, gerek akademik gerek insani konularda olsun ne zaman başımız sıkışsa hiç çekinmeden kapısını çalabilirdik. Öğrencileri ve diğer akademik personelle olan ilişkisi tek kelime ile hepimiz için örnekti. 2011 yılında kendisi de aday olabilecekken Sedat Laçiner'in kampanyasını yürütmeyi tercih etmiş, sahnede olmaktansa yine arka planda çalışmayı istemişti. Yıllarca Çanakkale ve Biga'ya uğramayan Sedat Laçiner'in bir anda gelip rektör olmasında payı en büyük olan kişiydi. 10 yıldan fazla emek verdiği Biga'dan kaçmak için fırsat kollayanların arasındaydı ve orada kalmaktan gocunmayan nadir insanlardandı. Yücel Acer için akademi televizyondan, popülariteden çok daha öteydi ve böyle mütevazi bir kimliğin ÇOMÜ'ye rektör olması gönlümden geçiyordu.

Israrla gönlümden geçiyordu diyorum zira oy hakkım yoktu. O güzel ilçede, Biga'da 5 yıl geçirmiş, arkadaşlarımla çok güzel etkinlikler gerçekleştirmiş, üniversitemi sevmiş birisi olarak gönlümden bunlar geçiyordu ve ben de gönlümde olanı dilime vurdum. Yücel Acer'in adaylığını öğrendiğim ilk dakika tıpkı zamanında Sedat Laçiner'in adaylığında olduğu gibi çok sevindim. Biliyordum iki dostun yarışıydı bu fakat benim tarafım belliydi. Yücel Acer bu görevi çoktan hak etmişti. Bireysel olarak sosyal medya hesaplarımdan Yücel Acer'in rektör olmasının doğru olacağını, gönlümün onunla olduğunu beyan ettim. Sedat Laçiner ile de tanışıyorduk, o da benim bir hocamdı lakin hepimiz olgun insanlarız diye düşünüyordum. Sedat Laçiner'in beni twitter'da takip etmeyi bırakmasını belki anlardım ama bloklayacağı aklımdan bile geçmezdi. Seçimler bittiğinde ve Yücel Acer hocam Cumhurbaşkanı tarafından henüz atanmadan önce Sedat Laçiner'in demogojiye başladığını gördük. "Cumhurbaşkanı sandığa önem verir, ÇOMÜ'nün iradesine saygı duyacağından şüphe etmiyorum" mealinde tweetler atıyor ve sadece 50 oy fark ile önünde olduğu Yücel Acer'in atanmasının siyasi bir karar olacağını ima ediyordu.

Ben de twitter üzerinden buna itiraz ettim. İkinci sırada olan bir rektör adayının atanmasının anormal olmayacağını, hele ki Yücel Acer gibi ÇOMÜ'ye yıllarca hizmet etmiş, tüm dinamiklerini bilen ve hatta son rektörün seçilmesinde bile büyük rol oynayan birisinin 50 oy fark ile ikinci geldiği için ihmal edilmesinin hata olacağını belirttim. Yücel Acer'in seçimlerde ikinci olmasının ÇOMÜ'ye rektör olarak atanmasına engel olmayacağını, yaptığı hizmetlerin ve fedakarlığın bu oy farkını fazlasıyla kapattığını ifade ettim. Hakaret ve küfür içermeyen bu tweetlerimin Sedat Laçiner'in beni bloklamasına sebep olabileceğini elbette düşünmemiştim. Sedat Hoca'nın hiç değilse demokrat, eleştirilere açık ve onu desteklemeyenlere de saygılı olduğuna inanırdım. Bu tavrını görünce acaba rektör olarak atansa onu desteklemeyenlerin başına ne gelirdi diye düşünmedim de değil.     

Seçim bitti, atanma gerçekleşti ama Sedat Laçiner'in siyaseti ve demagojisi maalesef bitmedi. Önce bir bilgisayar üzerinden başladı demagojiye, yeni rektörün kendisinin bilgisayarına el koyduğunu fotoğraflar eşliğinde sosyal medya üzerinden duyurdu. İşin aslı ise zaten rektörlüğe zimmetli olan bilgisayarın kendisi tarafından görev süresinin sonunda, akabinde geçeceği fakülteye taşınmış olması ve yeni gelen rektörün doğal olarak son dakika fırsatçılığına müsaade etmemesiydi. Makamlar bırakılırken nasıl ki koltuklar ve masalar taşınmaz ise o makamın bilgisayarının taşınması da kabul edilecek bir şey değildir. Nihayetinde istenen bilgisayar Sedat Laçiner'in şahsına ait de değildi.

Konu bilgisayar ile bitmedi ve Sedat Laçiner'in demagojisi "Biga'ya Sürgün" haberi ile taçlandı. "Çanakkale'de Mobbing" ifadesinin de itinayla sıkıştırıldığı haberi yine Sedat Laçiner'in facebook paylaşımı üzerinden gördüm. Eski rektöre göre Biga'ya gitmek sürgün imiş! Çanakkale merkezde bulunan İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nin derslere henüz başlamadığı düşünüldüğünde yeni rektör Yücel Acer hocanın Sedat Hocayı Biga'daki İİBF'ye göndermek istemesi kadar normal bir şey olamaz. İdari bir görevi olmadığına göre bu vakitten sonra Sedat Laçiner'e düşen şey öğrencilerle buluşmak ve derslere girmek değil midir? Fakat bahsettiğim gibi Sedat Laçiner Biga'yı eskiden de sevmezdi, ders listelerinde adı olmasına rağmen onu Biga'da göremezdik. Şimdi oraya gitmek istememesi kadar normal bir şey yok fakat burada "mobbing" ve "sürgün" ifadeleri ayıp olmuyor mu? Hiç değilse orada hali hazırda okuyan 5 bin civarındaki öğrenciye, bizim gibi orada 4-5 yılını geçirmiş eski öğrencilere, senelerdir orada yöneticilik görevleri de dahil olmak üzere çalışan, çabalayan akademik personele hakaret değil mi bu yaklaşım? 

Ben 5 sene boyunca Biga'da çok güzel zamanlar geçirdim. Harika dostluklar kurdum, çok güzel insanlarla tanıştım. Zaman zaman eleştirdim ancak verili şartları el ele verip nasıl ileri götürürüz düşüncesiyle arkadaşlarım, Bigalılar, Biga'daki yerel yöneticiler, dekanlarımız ve öğretim üyelerimizle işbirliği içerisinde harika işler yaptık. Sedat Laçiner hoca bu zamanlarda Ankara'da, İstanbul'da ve yurtdışı seyahatlerindeydi. Biz onu da makul görmüş, okulumuzun ismini duyuruyor, neticede ne yapsa altında ÇOMÜ yazıyor diyerek mutlu olmuştuk. 

Yücel Acer hiç bir dersini aksatmadan Lapseki ile Biga arasında git-gel yaparken, Mehmet Bülent Uludağ İzmir-Biga arasında yeri geldiğinde odasında uyku uyumayı göze alıp derslerini ve bizi ihmal etmezken, Mehmet Hasgüler Kıbrıs, Ankara, İstanbul hattında koştururken Biga'ya uğramayı eksik bırakmazken, Soner Karagül Sedat Laçiner isminin yazılı olduğu dersleri bizlere anlatmaktan yorulmazken ve Yunus Yoldaş, Ruhi Güler gibi hocalarımız bizim gelişimimiz için ellerinden geleni ardına koymazken Sedat Laçiner şimdi Biga'da olmayı, oradaki öğrencilere ders vermeyi sürgün mü sayıyor!? İşte ben bunu kabul edemiyorum Sedat Hocam, beni sevmeyebilirsiniz, görüşmek istemeyebilirsiniz, sosyal ağlarda bloklayabilirsiniz ancak Kırıkkale Keskin'den Küresel Genç Lider Ödülü almaya uzanan başarı hikayenizin geldiği nokta bu olmamalıydı.