2 Haziran 2021 Çarşamba

Neden Siyasete Girmeliyiz?

Türkiye gibi demokrasinin kurumsallaşmadığı ülkelerde siyaset çok ilgi çekici ve herkesin hayatına doğrudan veya dolaylı olarak etki eden bir uğraştır. Hatta öyle ki üniversite dönemimde ve sivil toplum çalışmaları sırasında bir çok gencin siyaseti bir meslek, bir kariyer gibi gördüğüne şahit oldum. Çünkü demokrasinin kurumsallaşmadığı yerlerde bireysel yetenek ve kabiliyetlerden çok sahip olduğunuz ilişkiler ağı geleceğinizi belirliyor. Bu durumda da en önemli aktör siyasi partiler haline geliyor zira siyasi iktidarı ele geçiren sadece devlet bürokrasisi ve kurumlarını değil ekonomik alanın da belirleyicisi haline geliyor. Özellikle Türkiye gibi "Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi" ile yönetilen ülkelerde ise bu bir kişi, bir parti ve o partideki güç ilişkileri etrafında şekilleniyor. Çünkü demokratik olmayan sistemde hesap verilebilirlik, şeffaflık, siyasi etik, adil rekabet, hukukun üstünlüğü de olmuyor.

Türkiye'nin bugün içinden geçtiği süreçte yaşananlar başımıza ilk kez gelmiyor. Demokratik süreçlerin askeri darbelerle kesintiye uğratıldığı, askeri-bürokratik vesayetin seçilmişleri köşeye sıkıştırdığı veya iktidarların muhalifler üzerinde tahakküm kurduğu günler yeni değil. Türkiye'nin yolsuzluklarla ve yasaklarla mücadelesi de yeni bir vaka değil. Peki yeni olan ne? Yukarıda bahsettiğimiz sorunları çözmek için program hazırlayan, sözler veren, vatandaşlık hukuku çerçevesinde herkesin eşit ve hür yaşayacağı bir ülke kuracağını iddia edenlerin de bunu başaramamış olması. Belki tek parti döneminden sonra iktidara gelen Demokrat Parti'nin son dönemi için de benzer şeyler söylenebilir ama AK Parti'nin hikayesinin güncelliği açısından bu bağlamda çok daha yakıcı bir örnek olduğunu düşünüyorum. 

Leviathan 
2002 yılında yolsuzluk, yasaklar, yoksullukla mücadele vaadiyle iktidara gelen ve 2012 yılına kadar (eksikleriyle, hatalarıyla) bunu belli ölçüde başarmış bir siyasi hareketin yolsuzluklar, yasaklar ve yoksullukla birebir örtüştüğü günlere gelmiş bulunuyoruz.  İktidar sarhoşluğu yaşamamak için 3 dönem kuralı getiren bir partinin bu kuralı nasıl kendi eliyle bozduğuna ve bir süre sonra en çok öne çıkan "ortak akıl, istişare, ekip çalışması" nosyonunun yitip gittiğine uzun yıllardır şahit olduk, oluyoruz. Dolayısıyla, neden siyasete girmeliyiz konusu burada önem kazanıyor. Siyasete girip siyasetin doğası olduğu iddia edilen ayak oyunları, rant, menfaat, güç ilişkileri için mi siyaset yapacağız yoksa siyaseti demokrasiyi kurumsallaştırmak ve  dünyevi zenginlik kazanmak için uygun olmayan bir alan haline getirmek için mi? Bu söylediğimi biraz açayım. 

Siyaset maddi kazanç kapısı olarak mı görülmeli yoksa aksine zaman, emek ve maddi varlığımızı harcadığımız bir alan mı olmalı? Eğer siyaset yapmak için çok büyük paralar harcamak gerekirse işte o zaman siyasetten bunu geri alma çabasına giriliyor ve hal böyle olunca da fotoğraflarda en önde olmak, başkanlarla en çok sohbet eden olabilmek, kısacası güçlü olanla yakın olmak isteniyor. Güçlü olanla yakın olmakta bir sorun yok taa ki  mevzu bahis ilkeler-değerler olana kadar. Çünkü güçlü olanın ilke ve değerleri ve yola çıkma amacını unuttuğu anlarda ona hatırlatmak, ortak aklı işaret etmek gerekirken "güçle olan ilişki" ve "beklentiler" yüzünden bu ıskalanıyor, unutuluyor ve hatta kasıtlı olarak yapılmıyor. İşte tam da bu yüzden siyasete daha çok insan dahil olmalı, işin mali yükü geniş kitlelere yayılmalı ki birileri cebindeki parayla diğerlerinin aklını, emeğini, inancını ve hayalini satın alamasın. Çünkü günün sonunda az maddi katkı koyan ama ülkeyi hayal ettiği yere getireceğine inandığı siyasi partiye dahil olan (ve çokça emek veren) kitleler de dışlanmamak için sessizleşmeye başlıyor. Yani çok büyük hedefler, geniş kitlelerin sahiplendiği değerler ve ilkeler ile yola çıkan bir yapı parayı koyanların kuralları belirlediği ve parası olmayanların dışlanma korkusuyla zoraki sessizleştiği, değerleri ve ilkeleri savunmaktan imtina ettiği bir siyasi organizasyon haline gelebiliyor. Güç yozlaştırıyor, mutlak güç ise mutlaka yozlaştırıyor. Ben oldum, biz olduk, kazandık, başardık, benden iyi bilen yok, benden çok emek veren yok, en iyi biz biliriz.... cümleleri duyulmaya başlandığında ortak akıl, istişare, ekip çalışması, eleştirel düşünce ortadan kalkıyor. Eleştirel düşüncenin en kıymetli şey olduğu unutuluyor, eleştiri getirenler bir kumpasın aktörüymüş gibi gösteriliyor ve o andan itibaren ilke-değer ve hedefler artık unutuluyor.    

15 Ağustos 2020 tarihinde DEVA Partisi genel merkezinde Ali Babacan, Nihat Ergün, Sadullah Ergin, Burak Dalgın, Ahmet Edip Uğur ile yaptığım görüşmelerde şunları anladım; DEVA Partisi bir ortak akıl partisi olacak, finansmanı tabana yayacak, siyaset yapacağız derken insanlıktan çıkmayacak, yanlışları kol kırılır yen içinde kalır düsturu ile görmeyip örgütlü ve yüksek sesle dile getirecek, siyaseti o bildik kötü anlamlardan çıkarıp yepyeni bir siyaset anlayışı ortaya koyacak. İşte bu yüzden o günden itibaren resmen bir siyasi partinin parçası oldum. Bana sorduklarında da "her yerde olduğu gibi burayı da istismar etmek isteyenler olacaktır, burada da değerleri ve ilkeleri eğip bükenler olacaktır fakat ben değerleri ve ilkeleri savunmak için masada olmak istiyorum, çünkü anladım ki siyaset dışardan söz söyleyerek değil söz hakkına sahip olarak yapılıyor" dedim. Elbette bu tek başına yapılamaz, değerleri ve ilkeleri savunmaktan korkmayan, siyasete "herkes için adalet, hürriyet, refah" inancıyla giren yol arkadaşlarıyla birlikte eski siyasetin doğasındaki tuzaklara düşmeden yol almalıyız. Çünkü her kurumun ve her yeni başlangıcın da yıpranma, yozlaşma ve eskinin kopyası olma ihtimali tarihteki sayısız örneklerle mevcut. 

Bu vesileyle siyaseti mevcut kirli ve kötü halinden çıkarıp demokratikleştirmek, demokrasiyi kurumsallaştırmak ve her bir yurttaşın kendi yetenek ve becerileriyle müreffeh bir gelecek kurabildiği bir ülke oluşturabilmek için herkesi karanlığa küfretmek yerine kendine en yakın gördüğü partiye dahil olarak siyaset yapmaya davet ediyorum. Her bir yurttaşın sözü, katkısı ve çabası olmadan, siyasetin makamlarını iyi insanlar doldurmadan mutlu bir gelecek kurabilmemiz en azından toplumsal anlamda mümkün değil. 


9 Mayıs 2021 Pazar

Korkuyorlar Çünkü Haksızlar

Bir önceki blog yazımda "herkes eşit ama bazıları daha eşit" demiştim. İşte tam da bu yüzden iktidarın ellerinden gitmesinden çok korkuyorlar. Vatandaşı 90'lı yıllarla, koalisyon dönemleriyle, laikliğin katı uygulandığı ve mütedeyyin insanların mağdur edildiği günlerle tehdit ediyorlar. Bize oy vermezseniz o korkunç günler geri gelir diyorlar. Kendilerince ölümü gösterip sıtmaya razı etmek istiyorlar ama farkında değiller ki içinden geçtiğimiz süreç eskisinden de beter. Nasıl mı? 

Mesela ben boya-badana işi yapan bir babanın ve ev hanımı bir annenin üç çocuğundan birisi olarak (ki hepimiz aynı lisede okuduk) Anadolu Lisesi mezunu oldum. Bugün hasbel kader ingilizce biliyorsam, bir üniversitede hem de devlet bursuyla okuma şansını elde ettiysem bunun temelinde eğitimde fırsat eşitliğinin bugünden çok daha ileri noktalarda olması vardır. Şimdi soruyorum, bugün özel okula gitmeden İngilizce öğrenmek, üniversite sınavında başarılı olmak veya işçi bir babanın üç çocuğunu da zenginlerin çocuklarıyla eşit olmasa bile bugün olduğu kadar uçurum olmadan okutabilmesi mümkün mü? 

Haydi diyelim mümkün oldu, okudunuz ve üniversite mezunu oldunuz. KPSS sınavına girdiniz ve iyi de bir puan aldınız. Mülakatta geçebilmek için neye ihtiyacınız var? Eskiden bilgiye, birikime, çalışkanlığa ihtiyaç vardı ama bugün maalesef il başkanı referansına, Beştepe'ye yakın bir tanıdığa sahip olmazsanız AKP'li olmanız bile yeterli olmayabiliyor. (elbette az sayıda da olsa bileğinin hakkıyla Hatta dahası var; sosyal medya hesaplarınız taranıyor, iktidara en ufak bir eleştiri getirmişseniz seçilmeniz mümkün olmuyor. Akademisyenlik hayaliniz mi var; okuduğunuz kitaplar, girdiğiniz sınavlar bir işe yaramıyor çünkü araştırma görevi kadroları adrese teslim açılıyor ve mutlaka ama mutlaka bir şekilde AKP'li bir yetkilinin bir yerden akrabası veya tanıdığı o kadroya giriyor. Burslar konusu da benzer şekilde vahim, eskiden de olurdu zengin çocuğuna burs çıkar fakire kredi verilirdi ve çok şikayet ederdik. Şimdi ise bir şekilde AKP ile irtibatlı-iltisaklı olmalısınız ki SETA kanalıyla ABD'ye, Anadolu Ajansı programıyla İngiltere'ye gidebilesiniz.  Tüm bunların yanında elbette önceki dönemlerde bileğinin hakkıyla devlet memurluğu, akademisyenlik vb. pozisyonlara gelen insanları ayrı tuttuğumu da belirtmek istiyorum. Çok şükür devletin tüm kurumları "torpilli, yandaş, eş-dost-akraba" kontenjanı ile doldurulmuş değil.

Bunlarla bitse yine "eh balı tutan parmağını yalamıştır" denilebilirdi belki (ben demem) ama olay bundan ibaret değil. Şöyle bir baksak; hangi ihaleler hangi şirketlere verilmiş. Hangi firmalar KOSGEB desteği alabilmiş, hangi şirketlere vergi affı yapılmış...  Peki zamanında bu işlere dair eleştiri getirenler, şeffaflık, denetleme, mali disiplin, ihale yasası diyenler bugün nasıl itham ediliyor? Artık sokaktaki çocuk bile biliyor ki "mızrak çuvala sığmıyor". İşte bu yüzden de korku büyük. 

Doğru bir vizyonla iktidara gelen bu parti maalesef uzun zamandır iktidar olmanın cazibesine kapılarak devleti kendi malı gibi görmeye başladı ve "yerli-milli" soslu "dava" söylemiyle oy toplayıp kendi dar azınlığına saltanat yaşatıyor. Korkuları da haketmedikleri bu saltanatın bir gün bitecek olması. Çünkü akıl ve alın teriyle, çalışarak hak ederek bu makamlara gelmediler.  Kendi korkularını dış mihraklar, terör örgütleri vs diyerek milletin korkusu gibi göstermek suretiyle iktidarda kalmayı hedefliyorlar. Vatandaşımız şundan emin olmalı; herkesin yaşam şekli ve inancı kutsaldır. Kimse kimsenin ibadetine, yaşam tarzına ve giyimine karışamaz. Devletin dini Adalettir, her bir vatandaşına eşit mesafede durur ve fırsat eşitliği sağlamak zorundadır. 84 milyon 1'den büyüktür. Korkma Türkiye çünkü korkanlar haksız olanlardır.

7 Mayıs 2021 Cuma

Herkes Eşit, Biz Daha Eşit

15 Ağustos 2020'de aktif siyasete adım attığım günden itibaren farklı siyasi partilerde görev alan, farklı görüşlere sahip arkadaş ve dostlardan teşvik eden çok güzel yorumlar aldım. Lise döneminden itibaren siyasete ilgili, sivil toplumda kendince aktif ve bir çok siyasi partiyi farklı vesilelerle ziyaret etmiş birisi olarak "resmen" siyaset yapmaya başlamış olmam çevremde olumlu değerlendirmelere sebep oldu ve beni de teşvik etti. 

Ancak bir istisnadan bahsetmek istiyorum; o da AK Parti'de görev almış, almakta olan veya AK Parti'ye gönül veren arkadaş ve dostlardan aldığım tepkiler. Maalesef AK Parti'li arkadaşlar, büyüklerim DEVA Partisinde siyasete girmeme pek sevinemediler, hatta üzüldüler ve bir adım daha ileri gidip hayatımı zorlaştırmaya çalışanlar da oldu. (Veya kendi hayatını kolaylaştırmak isteyenler) İşte bu yazının konusu da onların bana sıkça sorduğu "kazanımlar(ımız) ne olacak"

Öncelikle şuradan başlamak istiyorum. Kazanımlarımız mı kazanımlarınız mı? Milli Görüş ekolünün veya muhafazakar-mütedeyyin insanlarımızın AK Parti dönemi öncesinde hor görüldüğü, dışlandığı ve eşit vatandaş olarak muameleye tabi olmadığının en önemli göstergesi olan "başörtüsü yasağı" meselesi olmakla birlikte somut olarak görünmeyen bir dışsallaştırma olduğunu kabul etmek durumundayız. Kılık-kıyafetten, sakaldan, selam verme şeklinden,  hasılı yaşam tarzından ötürü bu görüşe sahip insanların özellikle askeri-bürokratik oligarşi tarafından makbul görünmediğini, bu gençlerin önünü kesmek için katsayı uygulaması getirildiği, ez cümle 28 Şubat Post-Modern darbesinin neden yaşandığını unutmamamız gerekiyor. Benim çocukluğuma tekabül eden o günlerde "irtica tehdidi" adı altında Rahmetli Erbakan ve arkadaşlarının nasıl aşağılamalara maruz kaldığını hayal meyal hatırlıyorum ve çocuk aklımda "kötü bir adam" olduğunu anımsıyorum. Dolayısıyla "gömlek değiştirdik" diyerek 3 Kasım 2002'de iktidara gelen bu ekolün temsilcilerinin gerçekleştirdikleri icraatları "kazanımlar" olarak değerlendirmesini anlayabiliyorum. En önemli ve sembolik olanı "başörtüsü yasağının" kaldırılması olan bu "kazanımlar" kelimesinin tam karşılığı "eşit vatandaşlık hissi" olabilir. Peki öyle mi? 

Türkiye'de herkes anayasal olarak eşit ama maalesef bazıları daha çok eşit. Yukarıda bahsettiğimiz ekolün temsilcilerinin, çocuklarının, akraba ve dostlarının "nasıl zenginleştiğinin" hesabını vermeleri çok kolay olmasa gerek. Özellikle yerel yönetimlerde eş-dost-akrabanın liyakate ve hakkaniyete bakılmaksızın devlet memuru kadrolarına alındığı, üniversite kadrolarının adrese teslim açıldığı, ihalelerin sadece belli kişilere verildiği, imar planlarının yandaşları zengin edecek şekilde değiştirildiği... uzatmama gerek var mı? Hepimizin her yeni günde şahit olduğu bir sürü "yolsuzluk" artık bu ekolün iktidarını temsil eder hale gelmedi mi? Oysa yola çıkarken "yolsuzlukla-yoksullukla-yasaklarla" mücadele edeceğiz denilmişti.  Dolayısıyla yolsuzlukla mücadele anlamında bir kazanımdan bahsetmemiz artık mümkün değil. Belki yolsuzluk yapabilme imkanının başkalarından size geçmiş olması sizin için bir kazanım olarak görünüyor olabilir ama bu ülkemizin bir kazanımı değil.

Gelelim yasaklar hususundaki kazanımlara. Başörtüsü yasağının kaldırılması bir kazanım değil, aksine büyük bir ayıbın, haksızlığın giderilmesi demekti. Evet buna direnenler oldu, konuyu anlamak istemeyenler oldu ancak bugün Türkiye'de "başörtüsünü yasaklayalım" diyebilecek bir siyasi partinin alacağı oy %1'i geçmeyecektir. Böyle arkaik bir yasağı savunabilecek marjinal gruplar dışında kimse kalmamıştır. Peki yeni yasaklarla kim mücadele edecek? "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan adaletli şahitler olun. Bir kavme olan öfkeniz/kininiz sizi adaletsizlik yapmaya sevk etmesin." ayetinin "kazanımlarımız ne olacak" diye soran kitle açısından bir anlamı kaldı mı? Sevmeseniz de sizin gibi düşünmeyenlerin, sizin gibi yaşamayanların haklarına saygı gösteriyor musunuz? Devletin dini Adalettir mi diyorsunuz yoksa bize adil olsun da gerisi ne olursa olsun mu? Ez cümle; yasaklar konusunda da maalesef "kazanımlarımız" değil büyük kayıplarımız var. 

Yoksulluk konusunda ise TUİK'in enflasyon-işsizlik vb. rakamlarına güvenebiliyor musunuz? Evet Türkiye 2002'den 2015'e kadar büyüme rakamları, ihracatı, sanayi üretimi açısından büyük bir başarı hikayesi yazdı. Hiç olmadığımız coğrafyalara mal satar hale geldik, hatta bir ara Almanya'daki vatandaşlar bile ülkeye kesin dönüşü düşünür hale gelmişti. Peki ya sonra? 2018'de Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçtiğimizde ülkeyi uçuracağını iddia eden iktidar/Erdoğan bilme aykırı "faiz sebep enflasyon netice" tezinde ısrar ederek ve damat bakana da kasayı emanet ederek paramızı pula çevirmedi mi? Dolar-Euro kuru ortada, işsizlik rakamları ortada, 128 milyar dolar kayıp. Pandemi sürecinde vatandaşlarına doğrudan destek sağlayan ülkeler sıralamasında Afrika ülkeleriyle aynı kategorideyiz. İşin kötüsü bu durumu kabul de etmiyorlar. Hasılı kelam, yoksullukta da başladığımız yerin gerisine düşmüş durumdayız ve bir kazanımdan bahsetmemiz maalesef söz konusu değil. 12500 dolar seviyesine yükselen kişi başına milli gelirimiz 7800 dolar seviyelerine geriledi. 

Şimdi yeniden başa dönelim. AK Partili arkadaşlar, büyükler ve Erdoğan'cı kitleler "kazanımlarımız ne olacak" diyorlar ya, ülke olarak temel konularda kazanımlarımızın durumunu yukarıda kabaca anlattım. Eğer halen kazanımlarımız diyorsanız, siz kendiniz için istediğinizi başkası için istemiyorsunuz demek ki. Eşit vatandaşlık mı yoksa herkes eşit ama biz daha eşitiz mi diyorsunuz? Eğer kazanımlardan kastınız ülkenin kalkınması, adaletin tesis edilmesi, gelir dağılımında adalet ise maalesef o konularda ülkemizin performansı çok kötü durumda. Ama bunu siz hissetmiyor, görmüyor, kabul etmiyorsanız, o zaman haklısınız, sizi kazanımlarınız ile baş başa bırakıyorum. 




30 Eylül 2020 Çarşamba

Önce Siyasetin DEVA'sı Olacağız

15 Ağustos 2020 Cumartesi günü DEVA Partisi Genel Merkezi'nde aldığımız yetki belgesinden bugüne neredeyse 1,5 ay geçti. Biz Bursa İl Kurucu Heyetine verilen görev İl ve İlçe Teşkilatlarını kurmak ve bir İl Binası organize etmekti. Geçtiğimiz 45 gün boyunca bu görevi yerine getirmek için Kurucu İl Başkanımız rehberliğinde çalışmalar gerçekleştirdik ve gerçekleştirmeye devam ediyoruz. 

İlk önce şunu söylemek isterim; DEVA Partisi'nin kendisine has bir tarzı var. O yüzden süreç uzuyor, gecikiyor gibi görünebilir. Oysa sağlam temeller atılarak yola devam edilmek istendiği için ince eleyip sık dokuduğumuzu söylemeliyim. Konu siyaset olunca birçok kişi hızlı bir teşkilatlanmayla beraber ülke gündemine ve yerel gündeme dair yüksek sesli bir muhalefet bekliyor. Fakat başlıkta da belirtiğim gibi mevcut hastalıklı siyaset ortamına ayak uydurmayı değil, siyasete de DEVA olmayı hedefliyoruz. Nasıl mı? 

Öncelikle bize gelen binlerce başvuruyu çok önemsiyoruz. Hepsiyle iletişim kurmaya azami özen gösteriyoruz. Efendim şu tanıdıklar var; falancanın parası var, filancanın binası var gibi eski siyasetin yöntemlerine başvurmuyoruz. İlk önce DEVA Partili olmak isteyenleri, partimizin web sitesine girerek başvuru yapanları dikkate alıyoruz. Elbette eski usule alışık olan, henüz DEVA'yı anlamamış kişileri de kırıp dökmüyoruz. Onlara da nazikçe, sabırla ne yapmak istediğimizi anlatmaya çalışıyoruz. Çünkü biz "önce insan" diyoruz. 

Bizim bazı önceliklerimiz var; 

1- Kamu kaynaklarına bağımlı olmayan, objektif bakış açısına sahip gerçek anlamda sivil toplum kuruluşları ile istişare 

2- İlimizin ekonomik, sosyal, siyasi yapısına zarar verdiği açıkça bilinen kişi ve gruplardan uzak durma

3- Farklı sosyal çevre ve siyasi eğilimlerden demokrat tavır sahibi, güvenilir, işinde ehliyet ve liyakat sahibi insanlarla birlikte çalışmaya ve bu insanlarla sürekli iletişim halinde olmaya özen gösterme

4- Gençlerdeki siyasal değişimin yönü, yeni siyasi düşünce ve partilere bakış açılarını dikkate alma

5- Siyasette deneyimi olanların yanında, siyasete ilgi duyan, katkısı olacağını düşündüğünüz ve daha önce herhangi bir siyasi faaliyeti bulunmamış insanların yönetimlerde yer almasına önem verme

ve bunların yanında bazı kriterlerimiz de mevcut; 

1- İşini iyi yapan bir insan olarak bilinmek 

2- Ekonomik açıdan bağımsız ve kendine yeterli olabilmek

3- Çevresinde iyi ve dürüst bir insan olarak bilinmek 

4- Geniş ve etkili bir çevreye sahip olmak, kendi çevresinde etkin olmak 

5- Demokrat bir tavır ve anlayış sahibi olmak, farklılıklarla bir arada çalışabilmek

Şimdi birisi çıkıp evet bunlar herkes için gerekli öncelik ve kriterlerdir diyebilir ve haklıdır da ancak bunu söylemek kadar uygulamak da bir marifet. Uygulama marifetini göstermek de zaman istiyor, emek istiyor. Diğer siyasi partilere şöyle bir baktığımızda veya itham etmeyelim; siyaset dediğimizde aklımıza ilk gelenlere baktığımızda saydığımız kriter ve önceliklerden bambaşka bir tablo görüyoruz. İşte bu anlamda DEVA siyasetin de DEVA'sı olacak diyorum.  

Maalesef ülkemizde çok zamandır siyaset bir meslek gibi algılanıyor; TBMM'nin en genç üyesi ünvanına sahip kişi aynı zamanda en yaşlı üyesi ünvanını da alabiliyor. Parti başkanlarının  yaşına baktığımızda  pandemi/salgın sürecindeki kuralları uygulasak bir çoğu sokağa çıkma yasağına tabi oluyor. Siyaset maalesef rant, menfaat, yalancılık kelimeleri ile anılıyor. Oysa siyasetten beklediğimiz kısaca çözüm, uzlaşı, gelecek vizyonu olması gerekiyor. Bağıran, kavga eden, ağza alınmayacak sözlerle birbirini itham eden kişiler yerine dinleyen, nezaket sahibi, çözüm üreten ve uzlaşmayı bilen kişilerin siyasette olması gerekiyor. Çünkü siyaset ülkenin tüm kesimlerinin; istisnasız tüm katmanlarının sorunlarına çözümlerin  ve vatandaşların hepsinin geleceğe güvenle bakmasını sağlayacak çalışmaların adı olmalı. 

Hasılı kelam; DEVA'da geçirdiğim 45 günlük süreçte Genel Başkan ve Yardımcılarından başlayarak, Bursa'da gerçekleştirdiğimiz görüşmelerde DEVA'da siyaset yapmak isteyenlere kadar her katmanda şunu görüyorum, bu ekip siyasete yeni ve olumlu anlamlar yüklemek için var. Bu ekip siyasetin umut, çözüm, refah, güven, huzur, birliktelik gibi pozitif sözcüklerle anılması için siyaset yapmak istiyor.