30 Eylül 2020 Çarşamba

Önce Siyasetin DEVA'sı Olacağız

15 Ağustos 2020 Cumartesi günü DEVA Partisi Genel Merkezi'nde aldığımız yetki belgesinden bugüne neredeyse 1,5 ay geçti. Biz Bursa İl Kurucu Heyetine verilen görev İl ve İlçe Teşkilatlarını kurmak ve bir İl Binası organize etmekti. Geçtiğimiz 45 gün boyunca bu görevi yerine getirmek için Kurucu İl Başkanımız rehberliğinde çalışmalar gerçekleştirdik ve gerçekleştirmeye devam ediyoruz. 

İlk önce şunu söylemek isterim; DEVA Partisi'nin kendisine has bir tarzı var. O yüzden süreç uzuyor, gecikiyor gibi görünebilir. Oysa sağlam temeller atılarak yola devam edilmek istendiği için ince eleyip sık dokuduğumuzu söylemeliyim. Konu siyaset olunca birçok kişi hızlı bir teşkilatlanmayla beraber ülke gündemine ve yerel gündeme dair yüksek sesli bir muhalefet bekliyor. Fakat başlıkta da belirtiğim gibi mevcut hastalıklı siyaset ortamına ayak uydurmayı değil, siyasete de DEVA olmayı hedefliyoruz. Nasıl mı? 

Öncelikle bize gelen binlerce başvuruyu çok önemsiyoruz. Hepsiyle iletişim kurmaya azami özen gösteriyoruz. Efendim şu tanıdıklar var; falancanın parası var, filancanın binası var gibi eski siyasetin yöntemlerine başvurmuyoruz. İlk önce DEVA Partili olmak isteyenleri, partimizin web sitesine girerek başvuru yapanları dikkate alıyoruz. Elbette eski usule alışık olan, henüz DEVA'yı anlamamış kişileri de kırıp dökmüyoruz. Onlara da nazikçe, sabırla ne yapmak istediğimizi anlatmaya çalışıyoruz. Çünkü biz "önce insan" diyoruz. 

Bizim bazı önceliklerimiz var; 

1- Kamu kaynaklarına bağımlı olmayan, objektif bakış açısına sahip gerçek anlamda sivil toplum kuruluşları ile istişare 

2- İlimizin ekonomik, sosyal, siyasi yapısına zarar verdiği açıkça bilinen kişi ve gruplardan uzak durma

3- Farklı sosyal çevre ve siyasi eğilimlerden demokrat tavır sahibi, güvenilir, işinde ehliyet ve liyakat sahibi insanlarla birlikte çalışmaya ve bu insanlarla sürekli iletişim halinde olmaya özen gösterme

4- Gençlerdeki siyasal değişimin yönü, yeni siyasi düşünce ve partilere bakış açılarını dikkate alma

5- Siyasette deneyimi olanların yanında, siyasete ilgi duyan, katkısı olacağını düşündüğünüz ve daha önce herhangi bir siyasi faaliyeti bulunmamış insanların yönetimlerde yer almasına önem verme

ve bunların yanında bazı kriterlerimiz de mevcut; 

1- İşini iyi yapan bir insan olarak bilinmek 

2- Ekonomik açıdan bağımsız ve kendine yeterli olabilmek

3- Çevresinde iyi ve dürüst bir insan olarak bilinmek 

4- Geniş ve etkili bir çevreye sahip olmak, kendi çevresinde etkin olmak 

5- Demokrat bir tavır ve anlayış sahibi olmak, farklılıklarla bir arada çalışabilmek

Şimdi birisi çıkıp evet bunlar herkes için gerekli öncelik ve kriterlerdir diyebilir ve haklıdır da ancak bunu söylemek kadar uygulamak da bir marifet. Uygulama marifetini göstermek de zaman istiyor, emek istiyor. Diğer siyasi partilere şöyle bir baktığımızda veya itham etmeyelim; siyaset dediğimizde aklımıza ilk gelenlere baktığımızda saydığımız kriter ve önceliklerden bambaşka bir tablo görüyoruz. İşte bu anlamda DEVA siyasetin de DEVA'sı olacak diyorum.  

Maalesef ülkemizde çok zamandır siyaset bir meslek gibi algılanıyor; TBMM'nin en genç üyesi ünvanına sahip kişi aynı zamanda en yaşlı üyesi ünvanını da alabiliyor. Parti başkanlarının  yaşına baktığımızda  pandemi/salgın sürecindeki kuralları uygulasak bir çoğu sokağa çıkma yasağına tabi oluyor. Siyaset maalesef rant, menfaat, yalancılık kelimeleri ile anılıyor. Oysa siyasetten beklediğimiz kısaca çözüm, uzlaşı, gelecek vizyonu olması gerekiyor. Bağıran, kavga eden, ağza alınmayacak sözlerle birbirini itham eden kişiler yerine dinleyen, nezaket sahibi, çözüm üreten ve uzlaşmayı bilen kişilerin siyasette olması gerekiyor. Çünkü siyaset ülkenin tüm kesimlerinin; istisnasız tüm katmanlarının sorunlarına çözümlerin  ve vatandaşların hepsinin geleceğe güvenle bakmasını sağlayacak çalışmaların adı olmalı. 

Hasılı kelam; DEVA'da geçirdiğim 45 günlük süreçte Genel Başkan ve Yardımcılarından başlayarak, Bursa'da gerçekleştirdiğimiz görüşmelerde DEVA'da siyaset yapmak isteyenlere kadar her katmanda şunu görüyorum, bu ekip siyasete yeni ve olumlu anlamlar yüklemek için var. Bu ekip siyasetin umut, çözüm, refah, güven, huzur, birliktelik gibi pozitif sözcüklerle anılması için siyaset yapmak istiyor.


10 Eylül 2020 Perşembe

Deva'da Ne Var?

11 yıl kadar önce bu bloğu açtığımda amacım politika, gençlik ve uluslararası ilişkilere dair gözlemlerimi, düşüncelerimi paylaşmaktı. Henüz çok da gençtim, kalemimi güçlendirmek, yazdıkça kabiliyetlerimi arttırmak istiyordum.Şöyle dönüp baktığımda 2015 yılına kadar 180'e yakın içerik yayınlamışım. Fakat 2015'ten sonra sessizlik ve siyaset dışı konulara sapma başlamış. 2015-2020 aralığında sadece 16 yazı yayınlamışım. Bunlardan bir kısmı da binicilik ve siyasetin o gününe dokunmayan yazılar olmuş. Kısacası 2015'ten sonra düşünmek, yazmak, yayınlamak isteğim kırıldığı için bloğu açıp yüzüne baktığımı bile hatırlamıyorum. 

Peki düşünmeyi, yazmayı ve eleştirmeyi engelleyen ne olmuştu? Düşünüyordum, gündemi takip ediyordum fakat niye yazmıyordum? 

Ülkede hemen her şeyin siyasallaştığı, eleştirinin ihanet derecesinde görüldüğü ve herkesin kendi dünyasına kulak kesilip başkalarına sağır kaldığı bir atmosferde yaşarken kalemlerin elden düşmesi ve yazmaya, okumaya, kendini geliştirmeye dair umutların tükenmesi gibiydi benim blog serüvenim. Hasılı kelam; susmak en doğru tercih gibi görülüyordu. 

Hatırlıyorum, Müslüm filmini izlerken meşhur itirazım var şarkısında küçük Müslüm'e saz ustası "senin sesin ancak sen susarsan kesilir" dediğinde zihnimden yazılarım, tweetlerim ve düşüncelerim geçmişti. Hakikatten ne hale gelmiştik. İtirazım var demekten bile imtina ediyorduk. Daha sonra yine sosyal medyayı sallayan #susamam adlı şarkıyı dinlerken de benzer hisleri yaşamıştım. Hatta bloğu açıp içimi dökmeye koyulmuştum. Yazıya attığım başlık ise "Nihayet Babacan ve Davutoğlu Susamam Dediler" olmuştu. 

Arkadaş ortamlarında yaptığımız sohbetlerde dillendirdiğimiz "yanlış gidiyor, bu muydu hedefler, ilkelerden eser kalmadı" gibi itirazları niye sesli dile getirmediğimizi soranlara da "bunca yıl siyaset yapan, bu ekibin içinde yer alan insanlar, hatta ununu elemiş eleğini asmışlar ses etmiyorken bizim çıkaracağımız sesi kim duyacak" diye hayıflanıyorduk. 

Deva Partisi'nin kurulacağını, daha doğrusu Ali Babacan'ın parti kuracağını öğrenince hissettiğim şey "umuttu". Siyasetin eski usül yapıldığı günlerde ilk gençliğini tüketen biri olarak partinin kuruluşunun gecikmesine ve hatta kurucular kuruluna baktığımda umudum azalır gibi olmadı değil. Çünkü koskoca Ali Babacan bu kadar mı yavaştı, Deva Partisi'nin kadrosu bu kadar mı bilinmez kişilerden oluşacaktı. Beşir Atalay, Mehmet Şimşek, Ömer Dinçer, Haşim Kılıç gibi isimler niye yoktu?

Biraz daha incelemeye başlayınca aslında ne kadar da yanıldığımı anlamış oldum. Bir kere amaç bir parti kuralım ve rakip olalım kadar sığ ve basit değildi. Uzun vadeli, Türkiye'nin gerçek sorunlarına çözümler üretecek ve en önemlisi "insan odaklı" bir siyasi parti kuruluyordu. Şunu öğrenmiştim partiye girmek için kriter; iyi, işinde başarılı ve demokrat olmaktı. Parti programını dikkatlice okudum ve internetten başvurumu yaptım. 

Parti programı tamamdı ve en çok ilgimi çeken şeylerden biri gençlik ve kadın kolları olmamasıydı. Deva Partisi toplumun bu iki önemli grubunu birer kol olarak değil gövdenin kendisi olarak konumlandırmıştı. Parti programını diğerlerinden ayıran Alevilerin talepleri, anadil hakkı, hükümet sistemi, siyasetin finansmanı, mülakat uygulamasına son vermek, meslek sahibi olmak gibi konuları ise bir başka yazıya bırakarak beni daha da heyecanlandıran süreci sizlerle paylaşmak istiyorum. 

Bursa İl Teşkilatında görev almak için yaptığım başvuruyu Haziran ayında yapılan heyet görüşmesi izledi. Heyet görüşmesinde 45 dakika süresince kurucular kurulundaki insanlar arasında nasıl bir demokratik olgunluk olduğunu gözlemleme şansım oldu. İki farklı fikirden birinin millet diğerinin zillet ilan edildiği bir dönemde bambaşka fikirlere sahip insanların ülkenin geleceği için bir masada buluşması heyecan veriyordu. 

Ağustos ayına kadar sabırla-merakla haber bekledim. Bu süreçte Deva Partisi'ni daha da yakından takip ediyordum. İl kurucu heyetlerini inceliyor ve Ali Babacan'ın katıldığı programları takip ediyordum. Ali Bey ısrarla şunu söylüyordu; "Deva Partisi hiçbir kimliğe ve kalıba sığdırılamaz, Deva Partisi her görüşten, eğilimden  iyi-başarılı insanların Türkiye'nin geleceği için elini taşın altına koyduğu bir parti olacak."  

Ali Babacan'ın geçmişe dair sorulan sorulara söylediği en çarpıcı şey ise "kimseye minnet borcu olmadığı" ve Türkiye'de hiçbir siyasetçinin söyleyemeyeceği şey olan "söylediğim her şeyin altına bugün de imzamı atarım" sözleriydi.

Elbette Deva Partisi Ali Babacan'dan ibaret değil, Babacan bunu "Deva bir kadro partisi" diyerek kendisi de ifade etti. Partinin bir kadro hareketi olduğunu anlamak için kurucular kuruluna bakmak yeterli. Alanında uzman ve başarılı ve siyasete yeni başlayan bir çok kıymetli insan var.

Sabır ve merakla beklediğim Ağustos ayı gelip çattığında benimle birlikte 9 kişiden oluşan bir heyet olarak 15 Ağustos'ta Ankara'ya davet edildik ve yapılan görüşmeler akabinde Bursa İl Kurucu Başkanı Serkan Özgöz'le beraber kurucu heyet üyeleri olarak yetki belgelerimizi aldık.

Görevi aldığımız günden itibaren ilk işimiz Deva Partisi kurulduktan sonra internet üzerinden başvuru yapan, ilgi gösteren binlerce kişilik liste ile irtibata geçmek ve önce hepsine teşekkür ederek akabinde teşkilatlarda görev almak isteyenler ile yüz yüze görüşmelere başlamak oldu. 

Açıkça söylemek gerekirse Deva Partisi'ne ilk başta bu kadar yoğun ilgi olacağını ben bile düşünmüyordum. Toplumun her kesiminden muazzam bir ilgi ile karşı karşıyayız ve ilgi gösterenlerle görüştüğümüzde edindiğim en önemli izlenim herkesin "Türkiye'nin iyi yönetilmediği" ortak paydasında buluştuğu oldu. Bir diğer ortak nokta ise Ali Babacan ismi ve Deva Partisi'nin insanlara gelecek adına umut vaadediyor olmasıydı. 

Evet, 15 Ağustos'tan bugüne edindiğim izlenim ve henüz 6 ay önce kurulmuş bir siyasi partinin resmen bir parçası olarak benim "Deva'da Ne Var" sorusuna verdiğim en önemli cevap UMUT oldu. Çünkü ben de umut ile Deva Partisi'nin ve Ali Babacan'ın ekibinin bir parçası oldum. Ülkemizin adalet, hak ve özgürlükler, ekonomi, eğitim gibi temel konularda her geçen gün kötüye gittiğini görüyoruz. Dertlerimiz çok. Nasıl ki her gecenin bir sabahı var ise her derdin de bir DEVA'sı var diyerek, umutla, inançla laf üretmek yerine iş üreterek tüm dertlere deva olacağız. 

  



13 Şubat 2019 Çarşamba

Uzun Aradan Sonra

İnsan okumayı bir kere öğrenir ve unutmaz ama yazmayı öğrenebilir mi, öğrenirse unutur mu bilinmez. Burada en son 24 Şubat 2017'de "binicilik" ile ilgili yazmışım. Öncesinde yine 2017 yılında binicilikle ilgili bir yazı daha yazmışım. 2016'da ise iki kayıt mevcut. Ahmet Davutoğlu hocanın başbakanlığı bırakmasına dair ve Gülay Göktürk ile Etyen Mahçupyan'ın yazı yazamaz hale gelmesiyle ilgili... 2015'te 18 kayıt mevcut, en son "düşman oku kimi gösteriyor" diyerek iktidara destek verilmesi gerektiğini yazmışım.

Kendimi bu kısa muhasebeyi yapmak mecburiyetinde hissetim. Neticede yarın 14 Şubat ve yıllık muhasebe dönemi geldi. Yaklaşık 10 senedir doğum günümde geçen yılı değerlendiririm kendi mizanımda. Geçen sene istisna. Geçen sene muhasebeye değil planlamaya vermiştim kendimi, yepyeni bir hayata adım atıyordum ve kocaman bir evet ile 2018'de evlendim. Nazar değmesin çok da "iyi" ettim. Kınalızade'nin Ahlak-ı Alai adlı eserinden esinlenerek "iyi sevgi"ye niyet ettim ve "bir ellerim bir ellerin yeter, belledik yetsin" dedik.

Peki niye yazmadım? İşlerim yoğundu, evlilik telaşı vardı, babam vefat etmişti... Hepsinin biraz payı elbette vardı ama en çok da babamın onulmaz acısını, eşimin yaşattığı muazzam mutluluğu ve işlerimin bana öğrettiklerini yazabilirdim. Fakat bloğun başlığı "gençlik-siyaset-uluslararası ilişkiler" olduğundan mı, yoksa yaşlandığımdan mı bilemedim ve hiç yazamadım.

"Müslüm Baba" filmine gittiğimden beri kulaklarımdan "Müslüm senin sesin ancak sen susarsan kesilir" cümlesi çıkmak bilmiyor. Sonra aklıma şaşalı TUİÇ günlerinde "kalemsiz ben, kolları olmadan annesine koşan çocuk gibiyim" cümlem geliyor. Evet babamdan sonra kollarım koptu fakat eşimle birlikte yepyeni kollar edinmedim mi? Korkunun ecele faydası olmadığını o çok zor günlerde, babam kanserle boğuşurken öğrenmedim mi? Peki doğrucu Davut'luk yüzünden, hak-hukuk-adalet demekten gelmedi mi başıma ne geldiyse? O halde niye bunca zamandır susuyorsun be Burak dedim kendi kendime.

Sanırım sükut-u hayal insanı derin bir sessizliğe gark ediyor. "Yeni Türkiye" ihtimaline kuvvetle bağlanınca ve hayaller ile gerçekler arasındaki fark her geçen gün açılınca insan susuyor. Büyüdükçe galiba küçülüyor hayallerimiz, azalıyor idealistliğimiz ve "neme lazımcı" oluyoruz biraz. Ya da oldum biraz.

Bir de tabi aşağı tükürsem sakal durumu var ki hiç sormayın. "Yahu biz sana bunca zamandır demiyor muyduk? Bak sen de sonunda yola geldin" ve türevleri ile başlayan saçmalıklar zinciri ile de muhatap olmak istemiyor insan. Muhalefet etmenin ebedi, iktidar olmanın da ezeli,  pozisyon değiştirmenin ise menfaatle doğru orantılı algılandığı ülkemizde onca yıl "evet bu adamlar iyi yapıyor" dedikten sonra "yok bu adamlar iyice bozdular" demenin zorluğunu da susma payıma eklemeliyiz. Birileri sanıyorlar ki işimiz düzgün gitmediği için, beklediğimiz koltuk gelmediği için, payımıza rant düşmediği için... Diğerleri de sanıyorlar ki bir öncekileri kopyala yapıştır. Maalesef halimiz budur ve bu durumda konuşmak hiç kolay değildir ki yazasın.

Özeleştiri yapmak gerekirse, uzun zamandır zihnimde dolaştırdıklarımı yazamadım, zorlukları göze alıp aklıyla eleştiri yapanlar kervanına katılamadım. Hiç olmamasındansa geç olması evladır diyerek, bir 14 Şubat arefesinde yeniden yazmaya niyet ediyorum. Eleştirmeden, elimizi taşın altına koymadan olmayacağına inanarak dilim döndüğünce, adaletten şaşmadan, dilden çıkanın yürek kırmayacağı şekilde yazmaya çalışacağım. Nasıl ki iyilere iyi diyebildiysem kötülere de kötü demeliyim. Hiç değilse dilimle, kalemimle tarihe not düşerek borcumu ödemeliyim. İbrahim'in ateşine su taşıyan karınca misali, bir zerrecik su ile ateş söndüremesek de safımız belli olsun.



24 Şubat 2017 Cuma

Biniciliğe Adım Atıyorum

İnandığım ve bildiğim ne varsa paylaşmalıyım çünkü bazen çok alakasız bir paylaşım insanın gününü ve hatta hayatını kurtarabiliyor.

Paylaşmak ise öğrenmeden mümkün değil, bilmediğiniz bir şeyi nasıl paylaşabilirsiniz ki? İşte bu yüzden hep öğrenme odaklı olmak, ben oldum ben çok iyi biliyorum demek yerine her yeni güne yeni bir şey öğrenmek motivasyonu ile başlamak gerekli. Çünkü her yeni gün yepyeni birşey ile karşılaşmak mümkün, hatta kaçınılmaz. 

Ben de yaklaşık 2 yıldır yepyeni bir dünyanın parçası olarak her yeni gün bu yeni dünyaya dair bir çok şey öğreniyorum. Başlıktan da belli olacağı üzere #biniciligeadimatiyorum ve bu adımın hiç bitmemesini diliyorum. 

Atlar çok farklı hayvanlar diyeceğim ancak eminim herkes için en sevdiği hayvanı en farklıdır. O zaman şöyle söylemek gerekiyor; atlar büyülü, atlar hisli, atlar asil, atlar duyarlı, atlar çekici, atlar uyumlu, atlar tedavi edici, atlar sürükleyici, atlar tarih yapıcı, atlar vefalı, atlar sahibine göre kişner... Evet en son söylediğim gibi atlar size göre şekillenir ancak sizi de şekilden şekle sokar çünkü atların en sihirli yanı çok güçlü bir iletişim sahip olmaları. İki gün önce bir atımızın rahatsızlık geçirmesi ile bunu çok daha iyi anladığımı söyleyebilirim. (şükür ki şimdi turp gibi, eskisinden daha sağlıklı) Çünkü güçlü bir iletişim kurarak bize neresinde ne ağrısı olduğunu anlatabildi. Boynunu büküp karnına baktıkça benim canım acıyordu sanki, nihayetinde iğneler, yürüyüşler ve karnına yaptığımız masajlar ile sağlığına kavuştu. 

Konuyu dağıtmayalım, atları tarif etmeye devam etmeliyiz. İki kulağı dört ayağı ve bir kuyruğundan ibaret değiller, hisleri var. Bazen şakacılar bazen ise çok ciddi. Kimi zaman huysuzlar, nadiren de sinirli yani asabi. İnsanlar gibi şiddete meyilleri yok çünkü ellerine şiddet aletlerini alamıyorlar ama sakın hafife almayın çok güçlü arka ayakları ile onlara zarar vermek isteyeni yere serebilirler.

Atları tanıyoruz, tanımalıyız çünkü binicilik sporunun en kritik noktası bence atını iyi tanımaktan geçiyor. Evet binicilerin de maharetleri yok değil ama en hayati nokta binicinin at ile kurduğu iletişim, atını ne kadar iyi tanıdığı ve onunla "birlikte" neleri nasıl yapabileceğine dair doğru karar vermesi. 

Bakın "birlikte" diyorum. Uzaktan bakınca vururum kamçıyı gider, çekerim dizgini durur sanıyor olabilirsiniz. Hiç de öyle göründüğü gibi değil, evet yardımcı malzemeler çok önemli ama birliktelik hepsinden çok daha kıymetli. Aşık olmamışsanız anlamazsınız, hani gözünün içine bakınca yüzünüzde bir tebessüm belirmesi, kan dolaşımının hızlanması gibi birşeyden bahsediyorum. Onun sesini duyduğunuzda gönlünüzün ama ferahlaması ama daralması gibi bir şey bu işte. O yüzden olay "birlikte" gerçekleşiyor, üzerinde oturuşunuz, ses tonunuz, doğru komut vermeniz, dizgin-kamçı-mahmuz kullanımında orantılı olmanız ve daha bir sürü şey etkili bu ilişkide. 

Biniciliğe Adım Atıyorum 3 kelime ancak belki 30 sene sürecek bir serüven. Adeta, bu yürüyüş şekli olan değil, adeta/sanki bir yaşamı içine sığdırmak gibi, uzun bir maratonu birlikte koşmak gibi, sonunda sadece kupalar, madalyalar değil biriktirilmiş bir sürü hatıralar olan bir ilişki bu. O yüzden #biniciligeadimatiyorum önce atı tanımakla başlamalı, atınızı veya herhangi bir atı.