14 Ağustos 2009 Cuma

KÜRT AÇILIMI BAŞLANGIÇ OLSUN 2

İlk yazımda sürecin ne kadar hassas olduğunu değişik boyutları ile aktarmaya çalışmıştım. Eğer meseleye toplumsal uzlaşı ile yaklaşılır ve siyasi rant kaygısı gözetilmezse olumlu gelişmeler olabileceğinden bahsetmiş ve açılımın temelinde etnisite meselesi yerine hak ve özgürlükler meselesi olduğuna dikkat çekmeye çalışmıştım. Bu yazıda meselenin geçmişten günümüze ne şekilde ilerlediğini ve yapılan hataları ele alacağım. Özellikle çok kısa zaman önce başlayan son sürecin nasıl ilerlediği ve bundan sonra neler olabileceği büyük önem taşımaktadır. Bir önceki yazımda kısmen ele aldığım tarafların yaptıkları çıkışlar ile süreçteki rollerinin çözüme mi yoksa soruna mı katkı sağladığı incelenmelidir.

Yakın Geçmişte Kürt Realitesi
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bugüne kadar Kürt meselesi sıcaklığını hep korumuştur. Şeyh Sait (1925) isyanından başlayarak günümüze kadar Kürtler defalarca devlete karşı ayaklanmıştır. Bu ayaklanmalar birçok kez kan dökülerek bastırılmıştır. 1970’li yıllara gelindiğinde ise mesele daha önceleri olduğundan farklı bir boyut kazanmıştır. Apocular dönemi diye adlandırılan 1974-78 yıllarındaki öğrenci örgütlenmesi, 27 Ekim 1978’de Kürdistan İşçi Partisi (PKK) adıyla hareket sahasını genişletip terör faaliyetlerine başlamıştır. 12 Eylül 1980 darbesi ile Türkiye içinde faaliyet alanı bulamayan örgüt, Abdullah Öcalan’ın Suriye’ye geçmesi ile Bekaa vadisinde konuşlanmıştır. Türkiye için terör belasının başladığı dönem bu zamanlara tekabül etmektedir. Türkiye, terör eylemlerinin başladığı ilk günden itibaren sorunu askeri operasyonlarla halletmek üzerinde odaklanmıştır. Bugüne kadar devam eden terör sürecinin sonlandırılamamış olmasının en büyük nedenlerinden biri, Türkiye Devletinin sorunu sadece güvenlik boyutuyla ele almış olmasıdır. Yıllarca süren terör olayları sürekli Türk Silahlı Kuvvetlerine havale edilmiş ve siyasi otorite bu konuyla ilgili herhangi bir adım atma cesaretini göstermemiştir. 12 Eylül 1980 darbesinin başkomutanı Kenan Evren: “Kürt diye bir şey yoktur, dağlarda karda yürürken kart kurt diye sesler çıkar, bunların ismi oradan geliyor.” diyerek Kürt varlığını tanımazken, o dönemin başbakanlarından Turgut Özal: “üç beş çapulcu bunlar…” diyerek konuyu önemsemiyordu. Yıllar geçip sorun daha da derinleşmesine rağmen Türk siyasetçileri konunun etrafında dolanmaktan öteye giden herhangi bir şey yapmıyorlardı. Nitekim terör olaylarının en yoğun yaşandığı 1990’lı yıllarda Başbakanlık görevini yürüten Tansu Çiller de sorunu doğru okuyamadığı için “çakıl taşı bile vermeyiz” çıkışı yapıyordu. Türkiye Devleti için sorun daha başlarken yanlış tanımlanmış ve çözüm için adım atmak mümkün olmamıştı. Çözümün askeri operasyonlara havale edilmesi, her geçen gün sorunu daha da karmaşıklaştırıyor ve gerek manevi gerekse maddi büyük kayıplar yaşanmasına sebep oluyordu. Yine aynı dönemde Başbakanlık yapan Mesut Yılmaz sorunla ilgili, “AB yolu Diyarbakır’dan geçer” diyordu. Konunun özü kavranmış gibi görünüyor ve meselenin hak ve özgürlükler meselesi olduğu idrak edilmiş diye düşünülüyordu. Ancak söylemin ardından yapılan herhangi bir şey yoktu. Türkiye 1980’den Abdullah Öcalan’ın 1999’da yakalanışına (teslim edilişi) kadar bir sürü vatan evladını teröre kurban verdiği gibi sorunun çözümü her yeni gün daha zor bir hal alıyordu. Kamuoyu, “doğu” ve “kürt” kelimelerini hafızasına “terör” ve “ölüm” olarak nakşetmişti. Her yeni gün gelen şehit haberleri ile nefret büyümekte ve yüreklerde yer etmekteydi. Diğer taraftan bakıldığında ise doğu anadolu ve güneydoğu anadoluda yaşayan vatandaşlarımız, kendilerini devletten uzak ve sahipsiz hissetmekteydi. Terör olayları başladığında öldürülen teröristler kimsesizler mezarlığına gömülürken, geçen süreç ile birlikte terörist cenazeleri büyük törenler ile defnediliyordu. Türkiye 1999 yılında Abdullah Öcalan’ın paketlenip teslim edilmesi ile derin bir nefes alıyor ve terör olaylarının artık son bulacağını düşünüyordu. Aslında yanılgı ve hazırlıksızlık zamanın başbakanı Ecevit’in ağzından çıkan cümlelerde belli oluyordu. Bülent Ecevit: “Apo’yu bize niye verdiler inanın ben de bilmiyorum” diyordu. Beklenildiği gibi olmamış ve terör olayları son bulmamıştı. Daha önce yapılan yanlışlar tekrarlanmakta ve mesele salt terör ve terörist meselesi olarak okunmaktaydı. Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra terör örgütü bir süre eylemlerine son versede daha sonra Kadek ve Kongra-Gel isimleri ile yeniden yapılanmış ve eylemlerini sürdürmüştür. Türkiye, 1999 Helsinki Zirvesi ile birlikte Avrupa Birliği aday ülkesi konumuna geldikten sonra demokratikleşme yolunda adımlar atılmaya başlanmıştır. Demokratikleşme yolunda atılan adımlar ile birlikte Kürt realitesi çok daha bariz bir şekilde anlaşılmaya başlandığı gibi sorunun sadece güvenlik boyutlu bir sorun olmadığı gerçeği idrak edilmiştir. 2005 yılında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’da yaptığı konuşma ile artık devlet katında bazı şeylerin değiştiği net şekilde ortaya çıkıyordu. 2007 Genel Seçimleri ile bağımsız aday olarak meclise giren Demokratik Toplum Partisi milletvekilleri ile Türkiye gündemi Kürt realitesine daha aşina bir hal alıyor ve 2005’te başlayan Avrupa Birliği tam üyelik müzakereleri ile de demokratikleşme adımları hız kazanıyordu.

Son Süreç Nasıl İşliyor?
Son süreç Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün mart ayının sonlarındaki Irak ziyareti ile başladı diyebiliriz. Cumhurbaşkanı Gül Irak dönüşü “güzel şeyler olacak” dediğinde herkes bu güzel şeylerin ne olacağını merak ediyordu. Uzun süre “PKK’ya af mı geliyor” kabilinden tartışmalar medyada yer aldı. Bugüne geldiğimiz de ise halen daha kimsenin olacak güzel şeylerden haberi yok. Açıkçası muhalefet partileri “Kürt Açılımı” veya “Demokratikleşme Paketi” nedir, paketin içinde ne vardır diye sormakta haklılar diyebiliriz. Fakat burada kaçırılan ufak bir ayrıntı olduğunu da unutmamak gerekir. Her şeyden önce bunca yıl sonra “Kürt Açılımı” tabirini kullanıyor ve tartışmaya açıyor olmak bile güzel şeyler olduğunu göstermiyor mu? Muhalefet partileri MHP ve CHP’nin soruları haklı olmakla birlikte birazcık süreci savsaklamak gibi görünüyor. Elbette elimizde ne var sorusuna cevap vermek lazım ancak yıllarca konuşulmaktan korkulan bir konu ile ilgili iktidar partisinin de çıkıp elimizde bunlar var demesi o kadar kolay olmasa gerek. Başbakan Erdoğan’ın daha önce görüşmem dediği DTP’liler ile görüşmesi, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın gerek siyasi partileri gerekse STK’ları içine alan istişare turları… Bunlar güzel şeyler olduğuna birer işarettir ancak bu güzel şeyleri yaparken çok dikkatli olmak gerekli. İktidar partisinin en büyük hatası, Polis Akademisinde yapılan ve Kürt Çalıştayı olarak adlandırılan toplantıya daha geniş kitleleri ve muhalefet partilerinden temsilcileri çağırmamış olmasıdır. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “her yerde bu 12 adam” çıkışının ardında sanıyorum bunun da payı bulunmaktadır.

İktidar Partisinin Tavrı
İktidar partisi bugüne kadar birçok konuda sergilediği “ben bilirim” tavrı nedeniyle bu kez ciddi anlamda toplumsal uzlaşıya yönelmek istese de samimi görülmemektedir. Başlangıçtaki toplantıya davet edilen yazar ve kişilerin medya ve kamuoyu nezdinde iktidar partisi yandaşları olduğu algılaması nedeniyle ciddi sorun oluşmuştur. Oysa bu toplantıya muhalefet partilerinden de temsilciler davet edilebilir ve gerçek bir uzlaşı ortamı yaratılabilirdi. Başbakan Erdoğan’ın son grup toplantısında milletvekillerinden bazılarını ağlatan konuşması ve bu mesele Türkiye’nin meselesidir söylemleri çok yerinde olmakla birlikte başlangıç Türkiye’nin başlangıcı olamamıştı. Çünkü Başbakan 2005 yılında başlangıç yapmak istemiş ancak gerisini getirmemişti. Aynı şekilde önce Ahmet Türk ile görüşmem demiş ve sonra genel başkan sıfatı ile görüştüm demesi de sürece zarar vermiştir. Doğal olarak bu durum samimiyeti azaltmış ve akıllara, “acaba oy kaygısı ile yapılan bir konuşmamı” sorusunu getirmişti. Tabi ki geçmiş söylemlere takılarak umudu yitirmenin ve süreci olumsuz etkilemenin hiçbir faydası olmayacaktır. İktidar partisi en azından bu konuyu tartışmaya açtığı için kutlanacak bir iş yapmıştır. Bundan sonra tartışmanın toplum gündeminde kalması ve tüm kesimlerce sirküle edilerek ortaya yeni bir algı yaratılması gereklidir. Bu yeni algı toplumun tüm katmanlarına nufüz etmelidir ve samimi olmalıdır. Muhalefete dönük “sürecin parçası olmuyorlar, biz çözeceğiz destek olmuyorlar” söylemleri süreci daha da gereceği için iktidar partisinin çok daha sağduyulu ve muhalefeti sürece entegre etmek konusunda ısrarcı olması gereklidir. Çünkü ne olursa olsun MHP ve CHP’de toplumda büyük rakamları temsil etmekte ve oy toplamları neredeyse iktidar partisi kadar etmektedir. Ayrıca muhalefet ve toplumun tüm katmanlarının hazır olmadığı bir süreç tamamlanabilir ancak çok kısa vadede eskisinden daha kötü olma ihtimali de vardır.

Muhalefet Partilerinin Tavırları
Sürecin başlaması ile birlikte sırf muhalefet olsun kabilinden çıkışlar yapan MHP ve CHP, sürece dahil olmak zorunda olduklarının farkına varmalıdırlar. Özellikle MHP’nin böyle hassas bir süreçte rol edinmesi hem üzerindeki kiri – pası silecektir hem de ülkenin doğu bölgesinde yer edinmesine yol açacaktır. MHP var olan kırmızıçizgilerin zaten daha önce yok edildiği ve bu açılımla birlikte ülkenin parçalanma sürecine gittiği gibi sert söylemler ile oy toplamayı beklememelidir. MHP ile CHP’nin sürecin başlaması ile adeta milliyetçilik yarışına girmeleri süreci ciddi şekilde olumsuz etkilemektedir. MHP ve CHP birlikte düşünüldüğünde mecliste büyük bir rakam oluşturmaktadırlar ve sürece dahil olmamaları süreci tamamen çıkmaza sürükler. Her iki parti de İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile görüşmeyi reddederek süreci tamamen tıkamış durumdalar. Mevcut sorun Türkiye’nin sorunuysa ki yıllardır çözülmediği gerçeği ortada dururken bunun aksini iddia etmek mümkün değildir. Bu durumda MHP ve CHP daha iyimser olmalı ve sürece en azından kendi duruşları ile destek olmalıdırlar.

Demokratik Toplum Partisi’nin Tutumu
Demokratik Toplum Partisi’de muhalefet partileri arasında yer almakla birlikte bu hassas süreçte çok önemli bir role sahiptir. Fakat bugüne kadar parti yetkili ve vekilleri tarafından yapılan konuşmalar bu önemli rolü üstlenemediklerini açıkça göstermektedir. DTP milletvekillerinin İmralı ve Abdullah Öcalan’ı muhatap almaksızın çözüm olmaz söylemleri süreci zora sokmakla birlikte gelinen noktanın gerisine gitme tehdidini ortaya koymaktadır. İçişleri Bakanı Beşir Atalay ile yaptığı görüşmeden sonra Ahmet Türk’ün söyledikleri büyük önem taşımaktadır. Sürecin belirli bir takvimi olmaması ve yol haritasının çıkarılmamış olmasını olumlu karşılayan Ahmet Türk, umutların boşa çıkmaması hususuna dikkatleri çekmektedir. Yol haritasının belirsizliğini sürecin uzun ve meşakkatli oluşu ile ilişkilendiriyorsa bu gerçekçi bir yaklaşımdır. Ancak 15 Ağustos günü İmralı’dan gelecek olan yol haritası ortaya çıkmadan bir yol haritası ortaya koymayı uygun bulmuyorsa, bu durum süreci zora götürecek olayların başlangıcı olabilir.

Sivil Toplum Kuruluşları’nın Tavrı
Sivil Toplum’un bu sürece dahil edilmesi toplumsal uzlaşı aranması bakımından bir işarettir. Süreç içerisinde Sivil Toplum Kuruluşları da kardeşlik mesajları vererek sorunun çözümünde rol almak isteklerini belirtmişlerdir. Ayrıca bu sürecin içine demokratik diğer hakların da eklenmesi talepleri sevindirici gelişmelerdir. Demokratik açılım paketi de denen bu sürecin tüm alanlarda hakların ve özgürlüklerin genişletilmesi için bir adım olması talepleri dikkate alınmalıdır.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Tavrı
Yıllardır sorunun tek muhatabı olarak kabul edilen TSK’nın sessizliği dikkatleri çekmektedir. Normal şartlarda böyle bir meselede açıklama yapan Genelkurmay halen daha sessizliğini korumaktadır. Bu sessizlik süreci baltalamamak adınaysa doğru bir hamledir. Ancak sessizliğin sebebi bize sormadınız akıl danışmadınız siz yaptınız demek içinse çok büyük bir sorun var demektir. Genelkurmay Başkanı, Başbakan ile görüşüp gerekli hassasiyetlerini kapalı kapılar ardında dile getirmeli ve sürece dahil olmalıdır. Devletin tüm kurumlarının dahil olacağı süreç çok daha yararlı ve kalıcı olacaktır.

Sonuç
Sürecin uzun süreli olacağı gerçeği unutulmadan olumsuz tüm gelişmelere rağmen umutlu olmakta yarar vardır. Türkiye son yıllarda büyük bir değişimden geçmektedir ve bugünkü süreç değişimin en çetrefilli konularından biridir. Yıllardır görmezden gelinen ve salt güvenlik sorunu olarak tanımlanan ama aslında hak ve özgürlüklerin genişletilmesi ile ilgili olan bu sürecin çok kısa vadede meyvelerini vermesi beklenmemelidir. Ülkenin hafızası bu konu ile ilgili halen daha sancılıdır. Bu nedenle geçmişte yaşanan travmaların unutulması ve düzeltilmesi için çok kısa bir zaman dilimi yetmeyecektir. Konunun yol haritasına bağlanmaksızın ve belli bir takvim koymadan bir süre tartışılması ve bunun neticesinde ortaya yol haritası çıkarılması en sağlıklı olandır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus Abdullah Öcalan’dan gelecek yol haritasına itibar göstermemektir. Dolaylı yollarla ve kapalı kapılar ardında yapılacak konuşmaların sızması toplumu infiale uğratabileceği gibi Kürt Sorunu çözmek isterken karşımıza Türk sorunu çıkarabiliriz. Sürece demokratik açılımlar ve hak ve özgürlükleri genişletmesi bağlamından baktığımızda darbe anayasasından kurtulabilecek olmanın umutlarını da yeşertmiş oluyoruz. Dileriz Türkiye ihtiyacı olan demokratik ve insan hak ve özgürlükleri temeline dayanan sivil anayasasına bu süreçle birlikte çok daha kolay ulaşacaktır.

Burak YALIM 14.08.2009

2 yorum:

  1. acılımın sonucu bu ülke için olumlu olmasını diliyorum..fakat hala bu acılımı bir tülü acamadılar..içerisinde neler var hangi talepşeri içeriyor.bunların hiçbirini bilmiyoruz.muhalefetin sert tepkisi bu bilnmezliğin arkasındaki karanlıktan dolayı olabilirmi..

    YanıtlayınSil
  2. acılımın sonucu bu ülke için olumlu olmasını diliyorum..fakat hala bu acılımı bir tülü acamadılar..içerisinde neler var hangi talepşeri içeriyor.bunların hiçbirini bilmiyoruz.muhalefetin sert tepkisi bu bilnmezliğin arkasındaki karanlıktan dolayı olabilirmi.. mehmet ali kaytan..

    YanıtlayınSil