14 Ağustos 2009 Cuma

Kürt Açılımı Başlangıç Olsun

Son dönemde “Kürt Açılımı” adı altında Türkiye'de mevcut büyük bir sorunun çözümü için çaba sarfedilmekte. Umuyorum bu çabalar da başka kronikleşmiş sorunlarda (Başörtüsü Meselesi) olduğu gibi siyasi rant ve dostlar alışverişte görsün mantığı ile ilerlemez. Türkiye'de bir hastalık vardır. Bu hastalık, sorun olmayan şeyleri sorun haline getirerek ve korku imparatorlukları kurarak bu sorun olmayan sorunları çözmeye kalkanları “hain” ve “işbirlikçi” gibi sıfatlarla suçlamak yoluyla çözümler için bir yol bırakmamaktır. Elbette bu korku imparatorluklarının kurulmasının da nedenleri vardır. Birileri kutsalları (vatan, bayrak, din) kullanırlar ve bunlar üzerinden siyasi puan kazanmak peşinde koşarlar. Sadece siyaset kurumu bundan rant sağlasa belki işimiz çok zor olmayacaktır lakin başka kurumlar da bu kronik sorunlar üzerinden ciddi rantlar sağlamaktadır. Tüm bu rantları kesecek adımlar için müsaade etmek istemeyen çoktur. Milleti de manipule etmek için ellerinden geleni artlarına koymazlar. Bu nedenle “kürt açılımı” konusunda eğer gerçekten çözüme gitmek isteniyorsa çok boyutlu düşünülmeli ve konu bir toplumsal uzlaşıyla helledilmelidir. Çünkü bahsi geçen açılım, Türkiye'nin uzun zamandır kanayan yarasıdır ve çözümü gereklidir ancak bu çözüm için atılacak adımlar çok hassas bir çizgide yürütülmelidir.

Meselenin Psikolojik Boyutu 
Öncelikle yapılacak çalışmanın adı çok iyi tespit edilmelidir. Başbakan Erdoğan'ın da dediği gibi: “Adına güneydoğu sorunu mu, kalkınmamışlık sorunu mu, kürt sorunu mu, ne derseniz deyin burada bir sorun vardır ve çözümü Türkiye'nin yararınadır” şeklinde bir yaklaşım çok da sağlıklı değildir. Elbette ortada bir sorun vardır ancak bunun tarifi doğru yapılmaksızın çözüme doğru yoldan gidilmesi mümkün değildir. Sorunun çözümü Başbakan Erdoğan'ın da söylediği gibi Türkiye'nin yararına olacaksa eğer, adı doğru konulmak zorundadır. “Toplum hafızası” Türkiye'de çok kuvvetli olmasa da böylesi kronik bir vakada ne gibi etkileri olacağının önemsenmesi gereklidir. Bahsedilen konu 30 yılı aşkın Türkiye'nin sıcak gündeminde yer almış ve yaşanan olaylardan birçok insanımız çeşitli şekillerde etkilenmiştir. “Kürt” kelimesinin tek bir anlam çağrıştırmadığı aşikardır. Maalesef “Kürt” kelimesi ile “PKK” kelimesini özdeşleştiren birçok insan vardır. Son dönemde bu yanılgı ne kadar azalmış da olsa halen daha toplumda bu konuya hazır olmayan bir kesim bulunmaktadır. Diğer taraftan baktığımızda ise “Kürt Sorunu” demek birçok Kürt vatandaşımız için de abes kaçmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan Kürtler kendilerini sorun olarak nitelendirmek istememektedir. Demokratik Toplum Partisi ne kadar “Kürt Sorunu” söyleminde ısrarcı olursa olsun kendileri de Türkiye'de yaşayan tüm Kürtlerin temsilcisi değildir. Dolayısıyla sorun sadece “Kürt Sorunu” diye adlandırıldığında bile problem çıkmaktadır. Sorunun temeli haklar ve özgürlükler ile ilgilidir. Hepimizin de bildiği gibi daha düne kadar Türkiye'de “Kürtçe Televizyon” ve “Kürtçe Eğitim” bırakın uygulanmasını, konuşulması mümkün olmayan konulardı. Yasaklar ile bir yere varılamayacağının anlaşıldığı şu günlerde TRT ŞEŞ ile başlayan süreç gösterdi ki Kürtçe Televizyon ile ülke bölünmüyor ve herhangi bir sorun çıkmıyor. Haklar ve özgürlükler ne kadar çok verilirse, sorunların çözümüne o kadar yaklaşılacağını bu örnekle görmek mümkündür. Çünkü daha düne kadar Kürt vatandaşlar ROJ TV yayınları ile günlerini geçirirken şimdi vatandaşı oldukları ülkelerinin hizmeti ile kendi dillerinde televizyon izleyebiliyorlar. Dolayısıyla PKK'nın elinde bulunan ROJ TV ile manipule edilmek yerine, devletin kanalı TRT ŞEŞ ile daha sağlıklı bilgiye ulaşabiliyorlar. Böylelikle de kendilerini ülkelerine daha bağlı hissetmelerini sağlayan önemli bir psikolojik etmeni ortaya koymuş oluyorsunuz.

Meselenin diğer bir psikolojik boyutu ise çözümün konuşulduğu masada kimlerin oturduğu ile muhatapların bugüne kadar geçen süreçte aldıkları rollerdir. Daha öncede söylediğimiz gibi “toplum hafızası” bu konuda çok hassas davranacaktır ve bir de süreci baltalamak isteyenlerin varlığı ile atılmak istenen olası adımlar engellenebilir. Dolayısıyla bu süreçte imralı kesinlikle ilk muhatap kabul edilmemeli, toplum olgunlaşmadan imralı ile müzakere yapılıyorsa bile kapalı kapılar ardında olmalıdır. Neticede bugüne kadar kaybedilen insanlar hepimizin insanıdır ve burada en önemli unsur annelerdir. Kim ne söylerse söylesin anneler hepimizin annesidir ve dağda ölen PKK'lı terörist ile şehit olan mehmetçik arasında anneleri boyutundan bakıldığında bir fark görülmemektedir. Bir şekilde kandırılan ve yahut çözümün dağda olduğuna inandırılan kürt vatandaşlarımız dağlara terör örgütünün propogandaları ile gitmiştir. Bu nüans, taraf olarak kabul etmemekle birlikte, her iki kesime de ciddi şekilde anlatılmaya çalışılmalıdır. Takdir etmek gerekir ki ortak düşman unsuru politikada büyük önem taşımaktadır. Burada ortak düşman, insanlarımızı birbirine düşüren zihniyet ve bu süreçten rant sağlayanlardır. PKK'nın uyuşturucu kaçakçılığı, insan ve silah ticareti gibi kirli işleri bir şekilde insanlarımıza anlatılmalı ve yönetici kadronun bu işlerden elde ettiği rant için gençleri dağlarda eğitip, beyinlerini yıkadığı gösterilmelidir. Bunun yanında da bugüne kadar sorgusuz sualsiz gerçekleştirilen infazların müsebbibleri ve aynı şekilde bu süreçten rant sağlayan kişiler cezalandırılarak, devletin hiçbir surette hiçbir vatandaşını sahipsiz bırakmadığı ortaya konulmalıdır.

Açılım dediğimiz bu hareketin sadece siyasi boyutları olması yeterli değildir. Önemli olan sosyal ortamda birlikteliklerin gerçekleştirilmesi ve toplumun bu konuları cesaretle konuşmaya hazır hale getirilmesidir. Nitekim Doğu'da yaşayan ve eğitimini gören öğrencilerin otobüslere doldurulup Anıtkabir, Çanakkale ziyaretlerine getirilmeleri önemli bir adımdır. İnsanların gönüllerini ve akıllarını kazanmanın yolu onların iyi bir psikoloji ile büyümesini ve yetişmesini sağlamaktır. Bu anlamda doğudan batıya yapılan ziyaretler ve deniz kıyısına olan geziler ortak vatan anlayışını pekiştirmektedir. Bu tür gezilerin çeşitli programlarla desteklenmesi ve arttırılması gelecek yıllarda çok daha sağlıklı bir toplum yapısı yaratacaktır. Aynı şekilde batının da doğuya gidişi artmalı ve artık öğretmenler, doktorlar ve mühendisler, doğu fenomeninden sıyrılmalıdır. Akıllardaki doğuda terör var hastalığının silinmesi için her türlü imkan kullanılmalıdır.

Psikolojik olarak hazır hale gelen toplum, meseleyi çok daha rahat konuşacak ve birbiri ile herhangi bir sorunu olmadığını, esasen herşeyin sunni bir sorundan ibaret olduğunu idrak edecektir. Özellikle Türkiye'deki şahin kanatta var olan bölünme korkuları bu yollarla sona erdirilebilir. Netice itibariyle yüzyıllardır Türkler, diğer toplumların kültür ve geleneğine saygı ile yaklaşmış, hoşgörü göstermiştir. Bunun bir örneğinin de bugün gösterilmesi gerekliliği, Türk şahin kanadına anlatılmalıdır.

Meselenin Siyasi Boyutu
Siyaseten malzeme haline gelen her konu gibi bu konuda maalesef siyasi rant mücadelesinin içinde sürüncemede kalmıştır. Özellikle iki tarafmış gibi görünen Türk ve Kürt milliyetçilerinin bu konuda büyük siyasi rantları bulunmaktadır. Her iki grupta siyaseten varlıklarının en temel sebeplerinden biri olarak bu meseleyi kullanmışlardır. Çok ilginçtir ki her ikisinin de siyasetini oluşturduğu temel çelişkildir. Kürt milliyetçilerinin en büyük tepkisi Türk milliyetçilerine olmakta ve onları ırkçılık ile suçlamaktadırlar. Esasen kendilerinin siyaseti de refleks bir milliyetçiliktir. Demokratik haklardan bahsetmelerine rağmen halen daha aşiret sistemi ile ilgili sorunsalı çözebilmiş değillerdir. Bugün bile birçok yerde aşiret reisinin gösterdiği kişi veya partiye binlerce oy atılmaktadır. Açıkçası Kürt Milliyetçiliğinin temsilciliğine soyunanlar da feodal yapıyı sorgulamaktan uzak kalmış ve kendi rantlarına hizmet ettiği için bu sistemi kullanmışlardır. Devletin yatırım yapmamasından şikayet etmelerine rağmen birçok teşviki kendi bölgelerinde kullanmak yerine batı bolgelerinde kullanmışlardır. Dolayısıyla Kürt siyasetçiler de uzun süre boyunca bu konudan nemalanmış ve kendi halkları için mücadele eder süsü ile kendi şahsi çıkarlarını korumuşlardır. En radikal Kürt milliyetçileri ise Kürdistan istemektedir. Oysa bugün Türkiye'de Kürtler sadece doğu bölgemizde yaşamamakta ve kürt zenginleri, İstanbul, İzmir, Bursa gibi batı kentlerinde büyük işler yürütmektedir. Dolayısıyla Kürdistan hayali tüm Kürtlerin istediği bir hedef olmadığı gibi gerçekleşse de büyük sorunlar yaratacak bir idealdir. Çünkü batıda yaşayan hiçbir kürt kurulacak sözde Kürdistan'a gitmeyi istemeyecektir ve Türkler de onları ülkelerine göndermek için büyük baskı oluşturacaktır. Sonuç olarak Kürdistan meselesi başlı başına sorunu tetikleyecek bir taleptir ki bunun hukuksal anlamda da olması mümkün değildir. Kürt siyasetinin çeliştiği diğer bir nokta ise esasen sol tandanslı kurulmuş olmasına rağmen sağın argümanlarından beslenmesidir.

Radikal Türk milliyetçileri de büyük bir çelişki ile birlikte yaşamaktadırlar. Tarihte Türklerin hoşgörü zihniyetinden dem vurmakla birlikte bir kavmin veyahut etnik grubun kendi dilini konuşmasından rahatsız olmaktadırlar. Osmanlı devleti geleneğine sahip çıkmalarına rağmen aynı geleneği yürütmekte -özellikle Kürt meselesinde- sınıfta kalmaktadırlar. Ülkenin bölünmez bütünlüğünü bir etnik grubun kendi dilinde eğitim görmesi ve televizyon izlemesine bağlayarak ikinci bir çelişkiye imza atmaktadırlar. Çünkü aynı radikaller, dışarıda yaşayan Türklerin, -örneğin Kosova'da, Makedonya'da, Bulgaristan'da- kendi dillerini kullanabilmelerini, haklarını aramaları gerekliliğini ve kendi dillerinde eğitim görme hakkı olduğunu savunmaktan geri kalmamaktadırlar. Bu durumda da biraz çifte standart uygulamaktadırlar. Radikal Türk milliyetçilerinin diğer bir çelişkisi de kendilerinin orta asyadan geldiklerini savunmalarına rağmen Kürtlerle aynı kavim olduklarını savunabilecek kadar ileri gitmeleridir. Neyse ki artık günümüzde Kürt isminin kara basınca çıkan kart-kurt seslerinden ileri geldiği tezi pek rağbet görmemektedir.

Her iki radikal kesiminde çelişkilerini farketmesi ve uzlaşı için adım atması ile çok büyük mesafe kaydedilebileceği ortadadır. Çünkü radikal gruplar bir şekilde toplumu da etkilemektedir. Özellikle Türkiye toplumunun siyasi kültürünün halen daha ahbab-çavuş ilişkisi ve duygusallığa sahip olması toplumun etkilenmesini daha da kolay hale getirmektedir. Bu nedenlerden ötürü açılımın hedefe ulaşması için bahsi geçen radikallerin de bir şekilde sürece dahil edilmesi gereklidir. Eğer bu başarılabilirse toplumun da çok daha hızla ve yüksek moralle bu meseleye yaklaşacağı aşikardır.

Siyasi boyut açısından mesele iktidar – muhalefet kavgasına kurban götürülmektedir. Böyle bir meselede oy hesabı yapmanın ve muhalefet etmek için muhalif olmanın hiçbir yararı yoktur. Sonuçta mesele Türkiye'nin meselesidir ve bu konu ile ilgili herkesin fikri önem taşımaktadır. Bu nedenle iktidar partisi ben bilirim mantığında olmamalı, muhalefet ise olumsuz eleştiri yapmak yerine konu ile ilgili proje üretmeli ve kendi görüşlerini ortaya koymalıdır. Sadece siyasi partilerin oturup konuşması da meselenin halli için yeterli olmayacaktır. Sivil toplumun da sürece dahil edilmesi ve desteğinin alınması günümüz siyaset anlayışı gereği büyük önem taşımaktadır. Dikkat edilmesi gereken bir diğer olay da cumhurbaşkanlığı makamının da sürece dahil edilmesidir. Cumhurbaşkanlığı herhangi bir siyaseti temsil etmediği için tarafsızlık adına önemli bir örnek teşkil edecektir. Cumhurbaşkanı Gül her ne kadar eski AKP'li olsada, makamın tarafsızlığı konusunda büyük eleştiriler alsada, süreç içerisinde aktif ve kayda değer bir rol edinmesi yararlı olacaktır. Tabiki Türk Silahlı Kuvvetleri'nin de çok büyük rolü olduğunu unutmamak gerekir. Çünkü TSK bu konunun doğrudan tarafı konumundadır. Özellikle sivil – asker ilişkilerinin Türkiye'deki yeri düşünüldüğünde, Genelkurmay Başkanlığı'nın da takınacağı tavır büyük önem taşımaktadır. Özellikle bölgede görev yapan TSK mensuplarının bölge halkıyla olan ilişkileri çok büyük önem arz etmektedir. Son zamanlarda Genelkurmay'ın açıklamaları bu konuda büyük bir ilerleme olduğunu göstermiştir. Önemli olan bu tavrın sürdürülmesi ve daha ileriye gidilebilmesidir. Ne kadar üzücü de olsa Genelkurmay Başkanı Başbuğ'un “biz diyarbakırı seviyoruz” söylemi büyük önem taşımış ve olumlu karşılanmıştı. Oysa Diyarbakır'da bu ülkenin bir parçası ve dolayısıyla TSK'nın böyle bir açıklama yapması gerekli olmamalıydı ama süreç içerisinde durum bu kadar vahim hale gelmişti. Buradan hareketle bu örneklerin çoğalması gerekliliği ortaya çıkmakta ve bölge halkı ile devletin en önemli kurumlarından biri olan TSK'nın arasında bir sorun varmış durumu giderilmelidir. Bunu da yapacak olan Türk Silahlı Kuvvetleridir.

Meselenin siyasi boyutu ile ilgili son olarak Demokratik Toplum Partisi ile ilgili de bir iki hususa değinmek gerekirse, DTP'ye de bu süreçte önemli görevler düşmektedir. Ülkedeki tüm Kürtleri temsil etmemekle birlikte DTP'de Kürtlerin önemli bir temsilcisi konumundadır. Bu anlamda siyasi etik olarak eleştirilebilir olsada, Başbakanın DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ile görüşmesi bu süreç açısından olumlu bir gelişmedir. En azından DTP'nin muhatap alınmıyoruz diye bir çıkışı artık olmayacaktır. Artık DTP'nin yöneticileri ve parti mensuplarının da daha dikkatli konuşmaları ve sürecin hassasiyetini benimsemeleri gerekmektedir. Özellikle İmralı'yı muhatap gösterme çabaları çok yersizdir. Bu konuda DTP'nin korku çemberinden çıkması ve PKK ile resmi olmasa da gayriresmi anlamda var olan ilişiğini kesmesi gerekmektedir. Eğer sürecin bir parçası ve çözümün mimarlarından biri de kendileri olacaksalar, sert üslubun bir yarar getirmeyeceğini anlamaları gereklidir. Demokratik haklardan bahsettiklerine ve ayrılıkçılık istemediklerine dair kamuoyunu ikna etrmeleri çok önemlidir.

Meselenin Ekonomik Boyutu
Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti üzerinde ciddi ekonomik yük oluşturan meselenin çözümü ile birlikte bu yük ve enerji çok daha verimli yerlere harcanabilecektir. Ne yazık ki yıllardır yaşanan terör olayları neticesinde askeri harcamalar en başta olmak üzere bölgeye inanılmaz para ve enerji harcanmıştır. Bölgede görev yapmak istemeyen personel, gorev yaptığında iki kat maaş alan personel, mayınlarla patlatılan yolların yeniden inşaası, terör olayları neticesinde gerçekleşen zararların tazmini, kaçak elektrik kullanımı, kayıt dışı ekonomi vs... Tüm bunlar devletimizin gerek maddi gerekse manevi kayıpları arasında yer almaktadır. Bunun müsebbibi mutlaka bu süreçten rant sağlayan odaklardır. Maalesef yıllarca bu duruma bir çare üretilememiş ve bütçede en önemli pay sürekli askeri harcamalara ayrılmıştır. Oysa bu sorun vakti zamanında başlamadan çözülebilseydi bugün çok daha başka bir Türkiye olurdu. Ekonomisi güçlü bir Türkiye'nin bölgede çok daha büyük bir rol edineceği gerçeği ortadadır. Dolayısıyla sorunun çözümü neticesinde bu ekonomik yük ve kayıplar daha verimli halde kullanılacağı için soruna bir de bu yönden bakmakta yarar vardır.

Meselenin Uluslararası Boyutu
Türkiye'nin bir iç meselesi gibi görünmekle birlikte bu sorun Uluslar arası camiada da önemli bir yer tutmaktadır. Türkiye son yıllarda yaptığı atılımlar ile sorunun Uluslararası camiadaki algısını değiştirmiş ve Uluslararası toplumun da desteğini almıştır. Bu fırsatın değerlendirilmesi çok önemlidir. Halen daha Avrupa Birliği sürecinde karşımıza hak ve özgürlükler ve demokrasi başlıkları altında Kürt azınlık hakları çıkmaktadır. Türkiye'nin dış politika hedeflerinden biri olan Avrupa Birliği tam üyeliği için bu sorunun çözümü büyük bir adım olacaktır. Sorunun çözümü ile birlikte batı dünyasının Türkiye'ye bakışı da büyük oranda değişecek ve batılıların daha birçok sorunla ilgili Türkiye'ye bakış açıları değişecektir. ABD'nin 2011 yılında askerlerinin tamamını Irak'tan çekecek olması da göz önünde bulundurulduğunda Türkiye kendi içindeki bu sorunu hallederek ve Kuzey Irak'lı kürtlerle daha iyi ilişkiler kurarak bölgede ve Irak'ta büyük roller üstlenecektir. Özellikle Irak'ın yeniden yapılandırılması konusunda büyük yatırımlar yapılması noktasında Türkiye birincil ülke olabilir. Bunun kolaylaştırıcı etmeni de içerideki sorunların çözümüdür. Kendi vatandaşları ile sorunu olan bir ülkenin gerek bölgesinde gerekse dünyada herhangi bir uzlaştırıcı rol oynaması mümkün değildir. Bölgesinde başat güç olmak isteyen Türkiye'nin öncelikli olarak içerideki sorunlarını halledebilir olması önemlidir. Aksi takdirde Filistin – İsrail uzlaşmazlığı olsun, Ermenistan – Azerbaycan ilişkileri olsun her türlü sorunda Türkiye'nin çok samimi bir rol üstleneceği düşünülemez. Bu anlamda ele geçirilen fırsatın değerlendirilmesi gerek iç politikada gerekse dış politika da daha güçlü bir Türkiye tablosunu ortaya çıkaracaktır.

Sonuç
Türkiye önemli bir adım atmak üzeredir. Bu adımın olumlu sonuçlanması için toplumun her kesiminin desteği ve endişelerin giderilmesi zaruridir. Uzun yıllardır sorun halinde olan bu konunun çözümü daha güçlü adımlar atabilmek için herkese cesaret getirecektir. Bir korku imparatorluğu yenileceği gibi diğerlerinin de yenilmesi için büyük fırsat yakalanacaktır. Türkiye'nin kronikleşen ne kadar sorunu varsa hepsinin çözümü için elimizde güzel bir örnek bulunacaktır ve içerideki her sorun çözüldükçe Türkiye uluslararası camiada çok daha güçlü hale gelecektir. Önemli olan çözümü istemek ve bunun için samimi davranmaktır. Siyasete alet etmeksizin ve tüm kesimlerin kaygıları dikkate alınarak izlenecek bir politika belki de çok uzun yıllardır oluşmayan toplumsal uzlaşıyı oluşturacaktır. Bu anlamda siyaset makamına ve sivil toplum kuruluşlarına büyük bir sorumluluk düşmektedir. Süreci izleyeceğiz ve göreceğiz, dileriz bu kez sorundan nemalananlar sevinmez ve Türkiye Cumhuriyeti daha güçlü bir döneme adım atabilir.

11/07/2009 BURAK YALIM

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme