6 Ekim 2009 Salı

Ben Hiçbir Şey Söylemedim

Başbakan Erdoğan'ın Adalet ve Kalkınma Partisi'nin son olağan kongresinde oyların tamamını alarak yeniden genel başkanlığa seçildiği kongrede yaptığı konuşma büyük yankı uyandırdı. Ahmet Kaya'dan tutunda Said Nursi'ye kadar birçok açılımın(!) serpiştirildiği konuşma, bu ülkede daha önce eşi benzeri herhangi bir siyasetçi tarafından dile getirilememiş olması ve büyük bir cesaret örneği sergilemesi açısından büyük önem taşımaktadır. Başbakan Erdoğan büyük konuşmasında: “Biz, bu ülkenin tüm renkleriyle, bütün çiçekleriyle, bütün kokularıyla, dağları, taşları, ırmaklarıyla Türkiye'yiz...” diyordu. Açıkçası bu söylem ayakta alkışlanması gereken bir yaklaşım. Fakat ne kadar gerçekçi?

22 Temmuz 2007 seçimlerinin sonuçlanmasının akabinde %47 oy alan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin Genel
Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın; “biz yüzde birlik kesimin oyunun da koruyucusu olacağız” yaklaşımnı da ayakta alkışlamamışmıydık? Maalesef alkışladığımız sözün akabinde Türkiye'de yaşanan olaylar söylem ile eylemin ne kadar farklılaştığını açıkça gösteriyordu. Tahammülsüzlüğün daniskasının yaşandığı, bilim insanı Prof. Dr. Türkan Saylan'ın cenazesine itibar gösterilmediği günler, bu ayakta alkışladığımız sözlerin üzerinden çok zaman geçmeden yaşandı. Dolyısıyla şair Ahmet Telli'nin “Söz ve eylem diyalektiğinin öznesinin yüzleşeceği olgu, etik'tir” sözlerinin ne kadar gerçek olduğunu yaşamıştık. Başbakan maalesef etik davranamamıştı. Peki ne diyordu Ahmet Telli sözlerinin devamında, “Sözün sahiciliği azalmayı, eylemin sahiciliği ise, azalarak çoğalmayı göze alıştır ki, etik burada bu sahicilik ile hayat buluyor.” İşte Türkiye Siyaseti'nin açmazlarından biri daha karşımıza burada çıkmaktaydı. Başbakan Erdoğan sahici söz ederek tabanında oluşacak rahatsızlığı göze alabiliyor, ancak sahici eylemler ile azalarak çoğalmayı beceremiyordu. Çünkü siyaset denilen kurum ezelden ebede popülizm ile hayat bulmuştu. Doğruyu herkes biliyor söylüyor ama birr türlü gerçekleştiremiyordu. Yine bu noktada Ahmet Telli'ye başvuralım ve dinleyelim, “Meşruiyet kazanma yerine eleştirelliği, egemen olma yerine eşitlikçi duruşu yeğlemek, belli ki sistemle aramıza koyacağımız mesafe ile mümkün olacaktı.” İçinde bulunduğumuz durumu meşru kılmak için siyasetçiler eleştirellikten ve eleştiriden her zaman uzak kalmayı yeğlediler. Sanırım son dönemde Türkiye'de medya üzerindeki baskınında altında yatan nedene burada vurgu yapmış oluyoruz. Oysa yeğlenmesi gereken “milli irade” kelimesinin ardına saklanmak değil, işte en başta Başbakan'ın kendi ağzından kaleme aldığımız “Herşeyiyle birlikte Türkiye” olabilmekti. Ama hepimiz şahit olduk “milli irade” beyanlarına ve %47'nin desteğini almış bir partinin herşeyi yapabilir hissetme lüksüne. Maalesef yeri geldiğinde sistemle arasına mesafe koyamayan Başbakan Erdoğan da, tıpkı kendisinden öncekiler gibi sistemin adamı oluvermişti. Oysa ne diyordu parti kongresinde Başbakan, “780 bin kilometrekarenin tamamı bizim için aynı statüdedir.” Peki ya Arınç'ın oğlunun daha üniversiteden çıktığı gibi TOBB'da işe başlaması karşısında birçok üniversite mezunu gencin işsizlik içinde sürünmesini nasıl açıklayacaktı? Muhakkak meşruiyet alanı yaratılacaktır ve sözün sahiciliği ile eylemin yalancılığı karşımıza çıkacaktır.Ve Ahmet Telli sözlerini takiben şöyle diyordu: “Söz ile eylemin sorgusunu bir VİCDAN olarak hissetmek ve hatta hayatımıza çağırmakla sürüp giden bir süreç...” Maalesef bu süreç çokça VİCDAN sahibi Başbakan Erdoğan ile ters yönde ilerliyordu. Çünkü bu süreç Ahmet Telli'nin deyimiyle “hayatı devrimcileştirmenin pratikleri” olarak yansırken, Sayın Erdoğan Karşı-Devrim ile isimlendiriliyordu. Oysa neresinden tutarsanız tutun “devrim” ruhuna bürünmenin getireceği çok büyük güzellikler olamazdı. Nitekim hem devrim hem de karşı-devrim “devrim” olmaları itibariyle bir yıkım sanatının tezahürü olacaktı.

Ve bitirirken Ahmet Telli'nin önsözünde geçen pasaj aklıma takılıverdi. Özetle, yolculuğa çıkmak üzere hazırlanırken bir annenin hayır diyememesi ve bir cümlenin ardına gizlediği anlamlar... İşte kitaba adını veren o tek cümle: “Ben Hiçbir Şey Söylemedim.”

Burak YALIM 06/10/09

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme