12 Kasım 2009 Perşembe

1 Soru, 3 Cevap

10 Kasım nasıl anılmalı?, Açılım 10 Kasım'a denkgetirilir mi?, MHP Kongresi demokratik miydi?, Bahçeli ile Baykal siyasetten ne zaman çekilir?, Recep Tayyip Erdoğan 2011'den sonra Çankaya'ya mı çıkacak?, Domuz gribi büyük tehdit mi?, Domuz gribi aşısını olalım mı, olmayalım mı?, Yoksa Amerikalılar mı bize musallat etti domuz gribini?, Merkez sağ birleşebilir mi?, Merkez dediğimiz yere hem sol hem sağı koyarsak nasıl olur?, Dursun Çiçek suçlu mu?, Dursun Çiçek'in imzasına destek mi olmak lazım?, Siyaset ile asker ilişkileri nereye gidiyor?, Cavalli'nin sonbahar kış kreasyonunu beğendik mi?, Berat Özipek doğru mu dedi?, Defne Samyeli Eren Talu'yu boşamakla iyi mi etti?, Vize sınavları yaklaşıyor hazır mıyız?... Sorular, sorular ve sorular...

Cevaplar kısmı öylesine zor, öylesine çetrefilli olan yukarıda kısmen yazdığım “sorular buhranı” ile başbaşayım son günlerde. Herkes kendi meşrebince bir cevaplar listesi hazırlayabilir ve hatta işi abartıp her bir soru ile ilgili birer yorum yazısı da kaleme alabilir. Mutlaka konu ile ilgili bilgi sahibi olmak gerekmez(!). Hemen bir google taraması yapılır ve birilerinin dedikleri üzerinden bir iki kelam edilir. Birileri dediklerimiz önemlidir, herkes bugüne kadar kendine yakın olduğuna inandığı kişinin yorumuna bakacaktır. Mesela benim bir yakınım Emin Çölaşan okumadan duramaz. Emin Çölaşan ne yazmışsa, bizimki de “evet bak aynen öyle” der ve gün içinde Emin Çölaşan abisi ne yazmışsa o da onları gelene gidene satar. Hep merak etmişimdir, acaba ben herhangi bir yazının altına Emin Çölaşan imzası atsam onu da onaylayıp, “valla helal olsun bak” diyecek midir? Emin Çölaşan ve benim yakınım bu konu ile ilgili bir örnektir, bunun benzerlerini başka yazarlar ve başka kişilerle de yapabilirsiniz. Türkiye'de buna benzer örnek birçok konuda karşımıza çıkmaktadır ve bu uzunca bir süre daha böyle olmaya mahkumdur. Mesela bir çoban için ülkenin dışişleri bakanı olmak ve dış politika ile ilgili meseleleri yürütmek hiç zor değildir. Buradaki çoban örneği mesleği veyahut çobanları aşağılamak maksatlı değildir. Aynı şekilde bir bürokrat da tarla-tokat edinip (kiralayıp) buğday-patates ekerek para kazanmayı bildiğine inanır ki bu konu ile ilgili birçok örnek vardır. Çünkü bürokratlarımızın da bir kısmı köy kökenlidir ve köydeki arazilerini değerlendirmekten keyif duyarlar. Diğer bir mesele ise büyük-küçük arasındaki “biz sizin yaşınızdayken neler yapmazdık” sendromudur. Şartların değişmesi ve dün ile bugün arasındaki farkın idrak edilmesi ile yapabilitenin değişmeyeceğine inanır büyükler. Tam tersten bakmak çok kolaydır aslında. Ellerine bilgisayarı ve cep telefonunu alıp kullanmak da zorluk çeken birçok büyüğümüz vardır. Ama herşeye rağmen onların küçükken yaptıklarını biz asla yapamayız ki bu doğrudur ama buradaki hata küçükken yaptıklarını bizlerin de yapmasını beklemeleridir. Başka bir mesele ise bilmediğimiz bir konu ile ilgili birisinin söylediklerine verilmeyen önemdir. Çünkü bizim herşey ile ilgili birazcık da olsa – atacak tutacak kadar- bilgimiz olmalıdır. Karşımızdaki anlamadığımız birşeyi konuşmaya başladığında bizim canımız sıkılmaya başlar ve argo tabirle “hava basıyor şerefsiz” deriz bazen.

Yukarıdaki örneklemelerin kilit noktasındaki kelimeler “uzmansızlık - mesleksizlik” ve bunun yanına eklenmesi gereken kelime de “tahammülsüzlük”tür. Bizim ülkemizde herşeyden herkesin anlaması çok sık rastlanır bir durumdur. O nedenle mesleğiniz nedir sorusuna karşı cevaplar bazen ardı sıra uzayan mesleki terimler içerir. “Ben, eğitimci-matematikçi-yazar-mühendisim”ya da “gazeteci-işadamı-eğitmenim” gibi cevaplar duyabilirsiniz. Cevaplar tam anlamıyla böyle olmasa bile ilgi alanlarını da içine katan cümleler dizisi halindedir. İkinci kelime ile ilgili durum ise klişedir. Bilinmeyen bir mesele ile ilgili konuşan insan pek dinlenmez ve insanlar o ortamı terketmek için çeşitli bahaneler üretirler. Dolayısıyla bizim toplumumuzda sorular çoktur ve cevaplar sorulara oranla daha da çoktur. İlgili ilgisiz herkesin her konuya söyleyeceği bir cümle vardır. Bu nedenle toplumumuzda tahammül seviyesi de düşüktür. Herkes herşeyi bildiği zaman insanların birbirine tahammülü olması da beklenmemelidir. İşin en tehlikeli boyutu ise herşeyi bildiğini sanmanın neticesinde edinilen bir fikirdir. Her fikri bildiğini sanan insan içinden birini seçtiği vakit ve o fikre baş koyduğu zaman olaylar içinden çıkılmaz bir hal alır. O nedenle rahmetli Uğur Mumcu'nun “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayın” çağrısını sık sık hatırlamakta fayda vardır. Aksi takdirde Sakallı Celal'in dediği gibi “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olabilir.” !

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme