7 Kasım 2009 Cumartesi

"E Pluribus Unum": Sayın Obama!

İran'da yaşanan olaylar tüm dünya medyası ve özellikle batı medyasında önemli bir yer tutmuştu. İran'da yaşanan ve halen devam eden olaylar birçok kişi tarafından kaçınılmaz değişimin başlangıcı olarak gösterildi. 1979 devriminin sancıları maalesef yıllarca konuşulamamış, İran'ın içerideki olağan hesaplaşması bugüne kadar gerçekleşmemişti. Neticede tabloya baktığımızda bu verileri doğrulayacak çok fazla emare bulabiliyoruz. Bugün İran'daki olayların içinde 1979 devriminin ve sonraki sürecin ana aktörleri birbiriyle mücadele etmekteler. Seçimlere yüksek sesle itiraz eden Musevi devrimin ilk yıllarında başbakanlık, Kerrubi ise iki dönem meclis başkanlığı görevini yürütmüş isimler ve bugün protestoların başını çekiyorlar. Bu isimlere destek veren Hatemi ise İran'da iki dönem devlet başkanlığı yapmış bir isim. Tüm bu kişiler etrafında İran'da yapılan son seçimlere yönelik itiraz ve protesto göterileri devam etmektedir. Diğer tarafta ise İran İslam Cumhuriyeti Dini Lideri Ali Hamaney ve seçimlere göre yeniden Devlet Başkanı olarak seçilen Mahmud Ahmedinejad bulunmaktadır. Dini lider Hamaney seçimlerin usulüne göre olduğunu belirtirken, Devlet Başkanı olması konusunda Mahmud Ahmedinejad'ı desteklemiştir.



Ahmedinejad devlet başkanı olduğu günden itibaren İsrail ve ABD başta olmak üzere batı dünyasına karşı çok sert bir cephe almıştı. İran'ın içindeki sorunlar yerine dış tehdit algılaması üzerinden politika yürütüyordu. Batı karşıtlığı ile bir bakıma ciddi bir destek topluyordu. Çünkü geçtiğimiz dönem ABD'nin İran'a ne zaman ne şekilde saldıracağına ilişkin senaryolar ve dedikodular ile tamamlanmıştı. Dolayısıyla İranlıların böyle bir tehdit algılaması varken içeride ne gibi sorunları olduğunu konuşamamaları normaldi. Bu durum ABD başkanlık seçimleri ve Barack Obama'nın ABD başkanı olması ile değişti. Değişim mesajları ile ABD Başkanlık koltuğuna oturan Obama yüksek sesle İran'a zeytin dalı uzatıyor ve İran'ın savaşla değil diplomasi yoluyla kazanılacak bir dost olduğunu ileri sürüyordu. Obama'nın Türkiye ziyaretindeki konuşmasında İran'a uzattığı dost eli ve Nevruz bayramında yayınladığı barış temalı kutlama mesajı, İran'da mevcut dış tehdit algılamasını yavaş yavaş kırmaya başladı ve İranlılar içerideki ekonomik ve sosyal sorunları konuşma fırsatını ele geçirdiler. Tüm bu verilerden sonra İran'ın bugün içinde bulunduğu sürecin ABD başkanlığının değişmesi ile başladığını düşünürsek çok da yanılmış olmayız. Neticede ABD Başkanı Barack Obama'nın Kahire'de yaptığı konuşmada da islam dünyasına dost elini uzatışı ve demokratikleşmeye yaptığı vurguyu unutmamak gerekir. ABD'nin İslam ile savaşta olmadığını vurgulayan Barack Obama, bir anlamda Ahmedinejad'ın dış politika algısında İslam düşmanlığı üzerinden yaptığı primi elinden alıyordu. Obama'nın kadınların eğitim hakkı ile ilgili söylemleri ile İran sokaklarındaki protestolarda yer alan kadınların yoğunluğu arasında bir bağ kurmak sanırım çok da paranoya olmasa gerek.



Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi İran'da yaşananlar Batı tarafından demokrasi yolunda ciddi adımlar olarak algılanmaktaydı. Ortadoğu'ya demokrasi getirmek üzere Irak ile başlayan süreç İran'da bir rejim veyahut iktidar değişikliği ile mi sürdürülmek isteniyor? Niyetim klasik ABD düşmanlığı yapmak ve herşeyin altında bir ABD eli aramak değil. Ortadoğu'ya demokrasiyi getirme telaşı batının çok uzun dönemdir dillendirdiği bir şey. Nitekim Lübnan'daki Hizbullah muhalefetine karşı başlatılan Sedir devrimi de batı medyasında çok ilgi uyandırmıştı. Ancak tüm bunların yanında İşgal altındaki Filistinde, Hamas 'ın kazandığı ve demokratik olduğu düşünülen seçimler itibar görmedi. Aksine Hamas terör örgütü olarak addedildi. Bunun yanısıra nedense Ortadoğuya ve arap dünyasına ihraç edilmeye çalışılan demokrasi, ABD güdümündeki Suudi Arabistan, Kuveyt, Ürdün ve Mısır gibi demokrasiden nasibini almamış ülkeler için konuşulmuyor. Suudi Arabistan ve Ürdün halen daha monarşi ile yönetiliyor, Mısır'da ise adı sözde cumhuriyet olan ve 1981 yılından beri Hüsnü Mubarek'in cumhurbaşkanlığında devam eden bir yönetim anlayışı var. Bunlarla birlikte bir çok arap hükümetinin siyasi parti kurulmasına bile karşı olduğu bilinen bir gerçek. Hatta Mısır'daki parlamento ve başkanlık seçimleri hileye sahne oldu ancak bu durum batı dünyası ve medyasında ilgi uyandırmadı.



Tabi burada herşeyin sorumlusu olarak birilerini göstermek de doğru olmaz. Netice itibariyle sokaklara dökülmek konusunda İranlılar gibi diğer arap ülkelerinin halkarı da hevesli olabilmeli. Ortadoğu'da demokratik devletler görmek ve halkın refah düzeyinin yükseldiğini görmek elbette olumlu gelişmeler olacaktır. Ancak bu konuları tartışırken 21. yüzyıl dünyasında 4 milyar insanın açlık sınırında olduğu gerçeğini de unutmamak gerekir. BM çatısı altında Afrika Kıtasındaki halklar için birşeyler yapılmaya çalışılması, Afrika yılı, Kalkınma yılı vb. organizasyonların pek de yeterli olmadığı ortadadır. Afrika'da halen daha açlıktan çocuklar ölürken oraya buraya demokrasi götürmenin insanlığa ne denli hizmet etmek olduğu tartışılmalıdır. Muhakkak devletler çıkarları ile yaşamaktadır. Elbette fakirlik ve yoksulluk tek bir devletin mücadelesi ile değişmeyecektir. Ancak dünyanın komutanlığına soyunmak ve bunu yaparken İslam Dünyası ile dostluk kardeşlik mesajları vermek yeterli değil icraat gerekiyor. Başka ne diyor Barack Obama: “Dünyanın her bir köşesinden, her bir kültür sayesinde şekillendik ve kendimizi tek bir fikre adadık: E pluribus unum: Yani, çoktan tek.” Evet çoktan tek olabilmek için mücadele edebilmek gerekli. Arabıyla, Amerikalısıyla, İranlısıyla, Afrikalısıyla, Asyalısıyla ve bizim ülkemiz gibi arada kalmışlığımızla, hep birlikte çoktan tek olan İNSAN için mücadele edebilmek...
 
1/7/2009

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme