27 Aralık 2009 Pazar

Stratejik Derinliğin Sürekliliği


Türk Dış Politikası'nda Ahmed Davutoğlu'nun dışişleri bakanlığı görevine resmen başlaması ile birlikte yaşanan gelişmelerin kafalarda yarattığı soruişaretlerinin en önemlisi, “Türkiye nereye gidiyor ve bu açılımların sonu nereye varacak” olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye cumhuriyetinin kurulduğu günden daha da eskilere dayanan statükocu yaklaşımın doğal bir şekilde Türk insanının da genetiğine sirayet etmiş olması bu sorunun temel nedenidir. Netice itibariyle bahsi geçen coğrafyanın jeostratejik ve jeopolitik konumu icabı olarak kendi iç barışını korumak kaydıyla dışarıya dokunmamak üzere kurulu dış politika anlayışı 2000 yılından bugüne bırakın yakın çevresini en uzak coğrafyalara kadar etki etmektedir. Türkiye artık sadece bir bölgesel güç yahut orta büyüklükte bir devlet olarak değil, zamanın şartları gereği (konjonktür) küresel politikaların da vazgeçilmez bir aktörü haline gelmiştir. Peki bu değişim, Türkiye'nin eskiye oranla uluslararası politika meselelerinde adının daha sık anılır hale gelmesi, sadece konjonktürel değişimler ile açıklanabilir mi? Konjonktürel etkilerin yanısıra Türkiye'nin kendi iç dinamiklerini farkedebilen ve kullanma yoluna giden bir dışişleri perspektifinin son dönem gelişmelerinde etkisi yok mudur?

Stratejik derinlik vizyonu ile birlikte Türkiye öncelikli olarak düşman komşular anlayışını terkedip etrafında güvenli bir çember oluşturma yoluna gitmiştir. Nitekim Suriye ile son dönemde inanılası zor bir yakınlaşma ve stratejik işbirliği konseptinin geliştirilmesi bunun bariz bir örneğidir. Suriye ile vizelerin kaldırılmasını Libya ve Ürdün'ün izlemesi Türkiye'nin eski osmanlı coğrafyasındaki tarihsel bağını kullanmasının temel bir sonucu olduğu gibi aynı zamanda DAVOS çıkışının da meyvelerini topladığını göstermektedir. Bu gelişmelerin batı dünyasında yarattığı eksen kayması endişeleri Türkiye'nin batı için ne kadar önemli olduğunu gösterirken, Türkiye'nin bölgesinde batılı değerlere en yakın ülke profili olması durumuyla birlikte Avrupa'nın en sorunlu alanlarından biri olan yasadışı göçmenler meselesinde bir ön tampon oluşturması açısından önemlidir. Dolayısıyla Türkiye doğuya gittikçe ve doğu ile ilişkilerini kuvvetlendirdikçe batı için önemi daha çok artmaktadır. Bahsettiğim bu gelişmelerin en önemli etkeni mutlaka küresel çıkarların Türkiye'nin çıkarları ve çevresindeki kriz bölgeleri ile yakından ilgili olmasıdır. Küresel ekonomik krizin çözülme noktaları Ortadoğu, Afrika ve Kafkasya bölgeleridir. Tüm bu bölgelerin teknolojik anlamda ve iş sahası anlamında bakir birer alan olarak dünya ekonomisine entegrasyonu, batının ürettiği değerlerin pazarlanacağı bölgeler olması açısından büyük önem taşımaktadır. Batının istediği artık ortadoğu ve kafkaslarda da huzur ve istikrardır. Huzur ve istikrarın olmadığı yerde yatırımdan ve ticaretten söz etmenin mümkün değildir. Batının ürettiği değerlerini (ekonomik / kültürel) ihraç edebileceği bölgeye en yakın müttefiki Türkiye'dir. Belki de küresel krize dair ilk günden bu yana teğet geçecek güvencesi bu nedenle çok fazla vurgulanmıştır. Türkiye bahsi geçen bölgelere gidecek ve değerlerini pazarlayacak müttefiklerden önce bölgeye güven ve samimiyet yüklemelidir. Dolayısıyla açılan Suriye sınır kapısı ilişkilerin güçlendirildiği Kuzey Irak bölgesel yönetimi ile var olan ticaret hacmi öncelikle Türkiye boyutunda artış gösterecektir.

Türkiye'nin ortadoğu ve kafkasya bölgelerine ilişkin değişiklik gösteren dış politika anlayışının yanısıra Avrupa Birliği ile ilişkilerin de geldiği nokta büyük önem taşımaktadır. Sanıyorum ki Türkiye sadece AB kapısında beklemenin, gerekli reformları gerçekleştirmenin yeterli olmadığını anlamış ve siyasi açıdan da AB ile masada koz olarak kullanacağı hamleleri birer birer gerçekleştirmektedir. Bilindiği üzere AB ile müzakere sürecinde en büyük sorunlardan biri Kıbrıs olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye 2004 Nisan ayında gerçekleştirilen referandumla birlikte Kıbrıs meselesinde Rumları çözüm istemez taraf olarak göstermeyi bilmiş ve bu meselede büyük bir moral kazanç sağlamıştır. Bu gelişmenin yanında son dönemde yaşanan eksen tartışmaları Türkiye'nin AB nezdinde büyük önem atfettiğini ortaya koymaktadır ki Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun Türkiye'ye vize uygulamasına dair yaptığı son açıklama Türkiye'nin güçlü konumunu göstermektedir. Ancak ortada bir gerçek var ki AB'de halen daha islam korkusu sürmektedir. Balkan ülkelerinden Sırbistan, Hırvatistan, Karadağ ve Makedonya'ya uygulanan vize liberalizasyonu göz önünde bulundurulduğunda dışarıda kalan Kosova, Bosna-Hersek, Arnavutluk gibi ülkeler ile birlikte Türkiye'nin müslüman nüfusa sahip olmaları nedeniyle vize uygulamasına tabi kılındığı düşünülmektedir. Nitekim Türkiye'de gerekli prosedürleri yerine getirdikten sonra vize uygulaması devam ettiği takdirde karşı vize uygulaması yapmak gibi bir yola gideceğini belirginleştirmektedir. Türkiye'nin AB karşısında bu kadar dik durabilmesi ve devlet politikası haline gelmiş bir konuda böylesine tutarlı adımlar atması da yine stratejik derinlik vizyonu ile yakından alakalıdır. Son ilerleme raporunu değerlendirirken bahsettiğim “AB İlerleme Raporu'nun Dengeleyicisi Stratejik Derinlik” görüşünün ne kadar etkili olduğu, Kıbrıs meselesi önşart olmaksızın 12. müzakere başlığının açılması örneği ve Türkiye'nin eksen kaymasına ilişkin net tutumu ile açıkça ortadadır.

Ortadoğu, Kafkasya bölgeleri ve Avrupa Birliği ile ilişkilerde yaşanan değişim ve gelişmelerin bir benzeri de Balkan ülkeleri ile yaşanmaktadır. 28 yıl sonra Belgrad'a gerçekleştirilen Cumhurbaşkanı ziyaretinde uygulanan üst düzey protokol ve bir asırdan sonra Karadağ'a yapılan ilk ziyaret ile birlikte Bosna-Hersek'in NATO üyeliği konusunda katedilen mesafe gözönünde tutulduğunda Türkiye'nin Balkan coğrafyasındaki etkinliği ve güçlü ülke vizyonu ortadadır. Özellikle Sırpların Türkiye'ye neredeyse Rusya kadar önem atfetmesi ve bu önemi Kosova'nın bağımsızlığını ilk tanımış ülkelerden biri olmasına rağmen gerçekleştirmiş olması dikkat çekicidir. Türkiye gerek tarihi gerek kültürel bağları neticesinde Balkan coğrafyasına hiçbir zaman uzak kalamamıştır. Ekonomik, siyasi ve kültürel alanda son döneme kadar normal bir şekilde seyreden ilişkilerin Davutoğlu'nun dışişleri bakanı olması ile birlikte bir anda üst düzeye çıkarılıyor oluşu da yine kafaları karıştıran bir meseledir.

Sonuç olarak Türkiye büyük bir dış politika değişimi içerisindedir. Yukarıda anılan tüm gelişme ve değişmelerin konjonkrürel etki ile gerçekleştiğini söylemek mümkün değildir. Mutlaka konjonktürün de etkisi ve sunduğu fırsatlar vardır ancak bu fırsatları okuyup yorumlayacak iyi bir dış politika yapıcısı gereklidir. Dolayısıyla Erbil'e gittiğinde Saraybosna'da ne olacağını düşünen bir Dışişleri Bakanı olarak Ahmet Davutoğlu'nun bu süreçte etkisini yadsımamak gereklidir. Türk dış politikası artık izlenemeyecek kadar hızlı ve kapsamlı bir gelişme değişme sürecindedir. Dışişleri Bakanı Davutoğlu hangi gün nerede ne açıklama yapıyorsa bunu izlemek ve analiz etmek zorlaşmıştır. Bu durumda Türkiye'nin genişleyen vizyonu ve küresel politikalarının yükünü kaldıracak nitelikli analistlere ve akademisyenlere ihtiyaç duyulduğu gibi daha önce hiç gidilmemiş ülkelerin ve genişleyen perspektifin içinde yer alan coğrafyaların dillerini kültürlerini ve şartlarını bilen ve bilecek gençlere ihtiyaç vardır. Dışişleri Bakanlığı stratejik derinlik vizyonuna bu noktada herhangi bir planlama yapmış değildir. Ülkenin başarıya aç ve sadece çalışmak isteyen gençlerine gerekli imkanlar sunulmamaktadır. Dolayısıyla sadece devlet erkanı ve üst düzey temaslar ile gidilen bölgelerde kalıcı olunamayacağı gerçeği ortadayken, sivil diplomatlık misyonu üstlenecek, kamu diplomasisini gerçekleştirecek gençlere projeler doğrultusunda imkanlar tanınmalıdır. Devlet eliyle gerçekleştirilecek olan bu projeler neticesinde Türkiye'nin stratejik vizyonunun sürekliliği ve geleceği teminat altına alınacaktır.

Burak YALIM

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme