13 Ocak 2010 Çarşamba

21. Yüzyıl Dünyasında Türkiye Siyaseti

Toplumlar ve kültürler birbirlerinden farklılık gösterdiği için Türkiye'de yaşayan insanlar kendi içinde farklı olduğu gibi dış dünyaya göre de nev-i şahsına münhasır özellikler taşımaktadır. Türkiye insanı eleştiri dediğimizde, “kötü bir şey söylendiğini”, muhalefet dediğimizde “sadece karşı çıkmayı”, bir hareketi bir kişiyi ya da olayı tebrik ve takdir ettiğinizde “ona karşı tamamen iyimser bir bakış açısına sahip olduğunuzu” düşünmektedir. Bu tüm Türkiye halkı için geçerli olmasa bile genel kabul gören bir yaklaşımdır. Türkiye'de tarafsız olmak zordur, çünkü meselelerin çoğu (ekonomik-kültürel-politik) ahbab-çavuş ilişkisi içerisinde yürümektedir. Tarafsız kalmak bertaraf olmak gibi addedilir ve taraf olmak ise ömrünüzün sonuna kadar mevcut bir çizgide kalmak gibi algılanır. Oysa değişim dediğimiz bir gerçek vardır ve özellikle 21. yüzyılın dünyasında değişim eskisine göre çok hızlı yaşanan bir süreçtir. Türkiye'de değişim ve dönüşüm ise maalesef halen daha 20. yüzyıl şartlarına göre devam etrmektedir. İşin en garip yanı değişimi gerçekleştirme yanlılarının “muhafazakar demokratlar” olmasıdır. Oysa değişimin kökeni diyalektik yöntemde yatmaktadır1. Diyalektik yöntem hiçbir şeyin zorla kabul ettirilmesine izin vermez, özünde eleştirici ve devrimcidir. Fakat Türkiye'de devrimci niteliğe sahip sol fragsiyonların gerçekleştirmesi gereken değişimin, bugün “muhafazakar demokrat” kimlik ile ortaya çıkan ve geçmişleri dinsel otoriteyi üstün kılan bir siyasi harekete dayanan kişilerce gerçekleştiriliyor oluşu enteresandır. Bu enteresan durum Türkiye'nin iç siyasi hayatında yine aynı şekilde enteresan yorumlara neden olmaktadır.

Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geldiği ilk günden bu yana Türkiye'ye şeriat rejimini getirecek olmakla suçlanmaktadır. Adalet ve Kalkınma Partisini suçlayan kitlelerin en büyük korkusu mevcut yaşam tarzlarına yapılacak bir müdahale ve yaşam koşullarının gün be gün değiştirileceğine olan inançtır. Bu inanç etrafında birleşmiş ve sözleşmiş bir takım baskı ve çıkar grupları, Adalet ve Kalkınma Partisi'ne ve yandaşlarına karşı ciddi bir savaşın içine girdiklerini ilan etmekle kalmayıp, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile birlikte Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'ın kişiliklerine çok ağır hakaretlerde bulunmaktadır. Özellikle üniversitelerde ve Türkiye'nin batısında örgütlenmiş bu gruplar mevcut hükümete karşı ellerinden geleni yapmakla kalmayıp, Adalet ve Kalkınma Partisi'nden kurtulmak için darbe gibi illegal bir yola girilmesini savunabilmişlerdir. Ergenekon operasyonu ile deşifre edilen bu darbe planlarının da Adalet ve Kalkınma Partisi'nin muhalif sesleri susturma operasyonu olarak değerlendiren bu çevreler, yargı, sivil ve askeri bürokrasi ve Atatürk ilke ve inkilaplarının ardına sığınarak dünyada yaşanan değişimin Türkiye'yi değiştirmesine müsaade etmek istememektedir.

Türkiye'nin dünyada yaşanmakta olan bu değişime ayak uydurmaması mümkün değildir. İnsan hakları ve demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, sivilleşmenin hakim olduğu bir dünyada Türkiye mevcut sistemi ile köhne bir ülke olarak görünmektedir. Dolayısıyla Türkiye'de ciddi bir değişim süreci yaşanmakta, bugün itibariyle iktidarda bulunanlar ise bu değişimin mimarları olarak ön plana çıkmaktadırlar. Adalet ve Kalkınma Partisi'nin iktidarda olmadığını düşünsek bile Türkiye'nin mevcut değişimi yaşayacağı açık bir gerçekliktir. Dünya üzerinde sınır komşularının hemen hepsi ile sorunlu bir ülke yoktur. Vatandaşlarına eşit muamele yapmayan, insan haklarına saygı göstermeyen, hukukun üstün olmadığı bir ülkenin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeliği, Avrupa Birliği'ne aday ülke statüsü, G-20 ülkeleri arasında bulunması, NATO ittifakı içinde etkin rol alması ve küresel politikalara yön verebilme iddiası taşıması gibi özelliklere sahip olması mümkün değildir. Tüm bu saydığımız özelliklerin Türkiye'de bulunduğunu göz önüne aldığımızda, halen daha senin benim mahkemem tartışmalarının yaşanması, büyük bir davada iktidarın savcı, muhalefetin avukat pozisyonunda olması, insan hakları uygulamalarında halen daha yeterli standartlara ulaşılamamış olması, Hrant Dink, Rahip Santoro gibi tetikçisi belli ama emredicisi belli olmayan cinayetlerin yaşanması, görevi ülke savunması olan silahlı kuvvetlerin iç politikaya dair her gelişmede sanki ikinci bir yürütme kurumu gibi rol edinmeye çalışması gibi durumlar normal değildir. Bahsettiğimiz tüm bu normal olmayan durumların giderilmesi için de Türkiye ciddi bir değişim sürecinden geçmektedir. Türkiye'de yaşanan bu değişim sürecinde tüm kurum ve çevrelerin yapıcı bir rol edinmesi gerekirken, ilk paragrafta söylenilen nev-i şahsına münhasır özellikleri nedeniyle maalesef Türkiye halkı bu süreçte parçalara ayrılmıştır.

Mutlaka farklı seslerin ve görüşlerin olması demokrasilerin olmazsa olmaz koşuludur. Yaşanan değişim sürecinde de elbette farklı düşünceler ortaya atılacaktır. Fakat ülkemizde yaşanan, demokratik taleplerden ziyade kökten rededici bir tutumla iktidarın üzerine gidilmesidir. Projesi olmayan, yapılanların karşısında alternatif fikir üretmeyen siyasi parti ve baskı-çıkar grupları salt iktidar karşıtlığı ile bu değişim sürecini uzattıkları gibi Türkiye'nin uluslararası kamuoyunda kutuplara ayrılmış bir ülke olarak algılanmasına yol açmaktadırlar. Türkiye'de yaşanan siyasi tartışmaların, dışarıda, laikler ile dindarlar arasındaki kavga olarak algılanması, Türkiye üzerinde spekülasyonlar yaratılabilmesine ve dışarıya kırılgan bir tablo sunulmasına neden olmaktadır. Meselenin çelişkili yanı, bu kırılganlığı yaratanların milliyetçilik ve cumhuriyetçilik kavramları üzerinden siyaset yapıyor oluşudur. Oysa milliyetçiliğin temel meselelerinden biri dinamizm ve yaşayan bir kavram olarak milliyetçiliği el almaktır ki, bu değişime ayak uydurmayı beraberinde getirir.2 Cumhuriyetçilik yine aynı şekilde çağdaşlığı öngören bir fikir olarak karşımıza çıkmaktadır.3 Dolayısıyla değişime direnç gösteren yapıların esasen benimsediği ideolojik temellere aykırı davrandıkları gerçeği ortadadır.

Cumhuriyetçi ve Milliyetçi kelimeleri üzerinde odaklanmış kitlelerden beklenen, Adalet ve Kalkınma Partisi'ne alternatif üretebilmek olmalıdır. Adalet ve Kalkınma Partisi'ne darbeyi bile legal görecek şekilde ağır suçlamalar ile yaklaşmak ve sığ bir eleştiri üslubu kullanmak tarihin de gösterdiği gibi herhangi bir sonuç getirmemiştir. Nitekim 2002 yılında iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi son 8 yıldır Türkiye'nin siyasetine yön vermekte ve bugüne kadar uygulanan engelleme yöntemleri ve yapılan eleştiriler Adalet ve Kalkınma Partisi'ni güçlendirmektedir. Geçtiğimiz 8 yıllık iktidar dönemi süresince Adalet ve Kalkınma Partisi'nin yanlış şekillerde eleştirildiği, haksız hakaretlere maruz bırakıldığı gelinen bu süreçte anlaşılmalıdır. Özgürlük taleplerinin ortadoğu coğrafyasında dahi yükselerek arttığı günümüz dünyasında üniversiteye girişin belli bir giyim şekli yüzünden yasaklanması, aktif olarak herhangi bir rejim karşıtlığı olmayan bir siyasi partinin gazetelere de konu olduğu şekli ile “google taraması” ile kapatma davasına maruz bırakılması, cumhurbaşkanı seçimlerinde eşi başörtülü olduğu için cumhurbaşkanı adayının benimsenmemesi ve seçilememesi için e-muhtıra dahil her türlü yolun denenmesi, ve bu gibi muhalefet şekilleri Adalet ve Kalkınma Partisi'ni mağdur pozisyonuna sokmuş ve daha çok güçlendirmiştir4.

“Adalet ve Kalkınma Partisi'nin her geçen gün güçlenmesi ve tek başına iktidarı tehdit midir?” sorusuna verilecek cevaplar önemlidir. Adalet ve Kalkınma Partisi her yeni günde tek başına bir siyasi tercih olarak büyüdüğü takdirde Türkiye'de diğer siyasi fragsiyonların herhangi bir işlevi kalmamaktadır. Bu durum bizi tek parti diktatörlüğü gibi bir tehdit ile başbaşa bırakmaktadır ki bugün Türkiye'de en çok konuşulan konu alternatif bir siyasi parti olup olmadığıdır. Bir ülkede bir siyasi parti dışındaki tüm siyasi oluşumlar inandırıcılığını ve rasyonelliğini yitirdiğinde tek başına kalanların kendi diktatörlüklerini kurmaması anormal olacaktır. Dolayısıyla Türkiye'de Adalet ve Kalkınma Partisi'nden başka siyasi aktörlerin varlığına ihtiyaç vardır. Fakat bugüne kadar herhangi bir alternatif üretmek konusunda hiçbir parti sınıfı geçebilmiş değildir. Partizanlık bir kenara bırakılarak bakıldığında Adalet ve Kalkınma Partisi dışında kalan partilerin politikaları günümüz şartlarına cevap verememektedir. Kömür dağıtılmasını eleştirmek, yapılan açılım politikalarına karşı durmak, askeri vesayet rejimini ortadan kaldıracak adımlara sert tepkiler vermek... gibi politika olarak nitelendirilemeyecek çıkışlar maalesef günümüz dünyasında ve siyaset sahnesinde komik görünmektedir.

Sonuç olarak, Türkiye'de gerçekleşen değişimi dünya şartlarının getirisi olarak algılamak ve gerçekleşen sancılı reformları Adalet ve Kalkınma Partisi'nin gizli ajandasında yer alan meselelermiş gibi görmemek gerekmektedir. Adalet ve Kalkınma Partisi mutlaka yanlışlar yapmakta ve bu yanlışlarını da maalesef kendisi düzeltmeye çalışmaktadır. Türkiye'nin mevcut iktidarı doğru yerden eleştirecek ve sıkıştırarak doğru politikalar izlemesi için önerilerde bulunacak alternatif siyasi hareketlenmelere ihtiyacı vardır. Özellikle son yaşanan açılım sürecinde Adalet ve Kalkınma Partisi çuvallamıştır ancak hiçbir siyasi parti bunu değerlendirememiş ve hamaset dolu laflardan başka önlem paketleri ve önerilerde bulunamamıştır. Türkiye soğuk savaşın bitişi ile birlikte dünyada yaşanan değişim dalgasında kendi iç yapısını da değiştirmektedir. Bu değişim sürecinden tüm kurumlar etkilenmek durumundadır. Temennimiz tüm bu sürecin sonunda belli bir inanca sahip kitlelerin tüm kurumlarda kadrolaşmış olmasından ziyade, Türkiye'nin demokratik bir ülke olarak tüm siyasi bakış açılarına tahammül edebilen ve dünyaya ayak uydurabilen bir yapılanma içine gitmesidir. Nitekim Türkiye artık sadece bir geçiş ülkesi değil, dünyanın sorun merkezleri ile doğrudan bağlantısı olan ve bu sorunların çözümünde önemli rol edinebilecek bir kimliğe sahiptir. Küresel güç olmak iddiasında olan Türkiye'nin de bugünkü küresel aktörlerdeki gibi hukukun üstünlüğüne inanmış, yargının bağımsızlığını sağlamış, demokrasiyi tabana yaymış, siyasetin yürütmede, askerin savunmada pozisyon aldığı şekilde ve en önemlisi tek bir parti hegemonyası altında kalmayan bir ülke olması gerekmektedir. 21. yüzyılda 20. yüzyıl zihniyeti mutlaka eskimiştir ve bizim 21. yüzyıla göre dizayn edilmiş iç ve dış politikaya ihtiyacımız vardır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme