6 Şubat 2010 Cumartesi

AKP, CHP ve MHP Tamam, Peki ya Sen?

Türkiye'de siyaset kurumunun tekelleştiği ve alternatif bir siyasi oluşumun eksikliği çokça dillendirilen bir olgu haline geldiği günden itibaren kaçınılmaz bir şekilde alternatif olma çabalarını izliyordum. En son TBMM'de yaşanan kavga ve ardı arkası kesilmeyen darbe planı iddiaları ile birlikte farkettiğim bir şey var ki, kimsenin alternatif aradığı ve buna ihtiyaç duyduğu yok. Çok açık ve net bir şekilde parçalanmış, şuursuz bir şekilde taraf olmuş veyahut oldurulmuş bir toplum ile karşı karşıya olduğumuz için yeni bir söz söylemek kimsenin derdi değil. Hemen herkes o veya bu nedenler ile mevcut eskileri müdaafa etmek çabası içerisindeler. Etki tepki durumu bile denmeyecek şekilde resmen aile içerisine kadar girmiş ciddi bir tahammülsüzlük ve kavga hali ile başbaşa yaşamaktayız. Yaftalamanın bu kadar kolay olduğu bir dönem daha yaşanmış mı bilmiyorum ve açıkçası hiçbir rant ve çıkar sağlamayan insanların belli başlı siyasi oluşumları taparcasına desteklemesi veyahut savunmasının ardında yatan nedenleri merak ediyorum.

Sırasıyla AKP, CHP, MHP ve BDP mecliste grubu olan partiler olarak karşımıza çıkmakta. En keskin tartışma ve kavgaların AKP, CHP ve MHP üçlüsü arasında yaşandığı düşünüldüğünde BDP'ye pek fazla değinmemize gerek kalmayacak. Sondan başlayacak olursak eğer, TBMM'de yaşanan kavga neticesinde AKP ve MHP'nin birbirine girdiğini görüyoruz. Sağlık Eski Bakanı MHP Milletvekili Osman Durmuş'un meclis kürsüsünden yaptığı konuşma neticesinde ona cevap vermek üzere kürsüye gelen Başbakan Erdoğan'ın konuşması esnasında TBMM Genel Kurul salonu istenmeyen görüntülere sahne oldu. Yaşananların ardından süren tartışmalara baktığımızda herkes birbirini suçlamakta. Başbakan Erdoğan en son konuşmasında bu konuya yer verirken MHP'yi faşistlik ile ve geçmişinde sokaktaki kavga üslubunu şimdi meclise taşımış olmakla suçlamakta. MHP ise 2 yıl kadar önce AKP Aydın İl Başkanı'nın bir konuşmasında Başbakan Erdoğan için “İkinci Peygamber” lafını kullanmasını yeniden gündeme taşıyor ve gündemdeki Başbakan'ın eşinin GATA'ya alınmamış olması ile birleştirerek AKP'yi eleştiriyor. Bu eleştirinin yapıldığı meclis genel kurulunun gündemi Bakan Ömer Dinçer'e karşı gerçekleştirilen gensoru. Böyle bir konu ile MHP'li Osman Durmuş'un sözleri arasında herhangi bir ilinti olmadığı aşikar. Ancak Osman Durmuş'un art niyetli yaklaşımına AKP tarafından ve bilhassa Başbakan Erdoğan liderliğinde verilen refleks ise MHP'li Osman Durmuş'u art niyetine rağmen haklı duruma düşürecek kadar anlamsız. AKP saflarını iktidar budalalığının sardığı açıkça görülmekte. Başbakan'a “İkinci Peygamber” diyen il başkanları ile ilgili 2 yıldır herhangi bir işlem yapmazken, MHP'lilerin yeniden gündeme getirmesi ile adı geçen il başkanı istifasını veriyor ancak AKP'liler bu konuyla ilgili de MHP'yi suçlayacak kadar pişkinler. Hatta işi abartıp Osman Durmuş'un İslam aleminden özür dilemesini istemeye kadar getirebiliyorlar. Başbakan her zaman olduğu gibi mağdur rolü çalaraktan kendini kamuoyu nezrinde haklı göstermeye çalışıyor. Başbakan'a göre Osman Durmuş, Emine Hanım'a reva görülen muameleyi de desteklemiş. Aklı başında hangi insan yapılan konuşmaları dinlese bu anlamı çıkarır merak ediyorum. Fakat her zaman söylediğim gibi bu memlekette birileri birşeyleri ille kullanacak. Neymiş efendim, MHP'liler faşistmiş, faşist sivil darbe MHP'lilerin yaptığı gibi olurmuş. O zaman Bolu'da gerçekleştirilen Abant toplantılarında -ki siyasi toplantılardır- konuşma yapan bir valimizin orada işi nedir, orada olsa bile konuşma yapması devletin tarafsızlığı, mülki idarenin siyasetten arınmışlığı ile örtüşür mü? Bu durumda acaba demokrasi lafını ağzından düşürmeyen Sayın Başbakan son dönemde yaşanan sivil darbe mi, askeri vesayet mi tartışmalarında kendini haklı çıkarmak için MHP üzerinden siyasi hesaplara mı girişmektedir? Sivil darbeciler böyle olur, ama bizim üslubumuzda bunlar yok, biz bu nedenle sivil darbe ile yakından uzaktan ilgili değiliz mi demeye çalışmaktadır. Peki o zaman anlamsız kadrolaşmaları, polis teşkilatının yapısındaki enteresan değişmeleri, alakasız bir zamanda dillendirilen ve kaldırılan EMASYA protokolünü, 3 yıl sonra eşinin GATA'ya türbanı nedeniyle alınmayışını dillendirmesini ve üzerine ekleme yaparak “dillendirilemeyecek neler yaşadık” diyerek ortalığı merağa bürümesini ne ile açıklayacak? Peki Sayın Başbakan, “Balyoz” iddiaları ile ilgili olsun diğer darbe iddiaları ile ilgili olsun ve Ergenekon davası ile ilgili olsun neden önceden bazı bilgilere sahip olmasına rağmen susmuştur? Neden askerin hataları kurumlar arasında diyalog ile halledilmek yerine halkın önünde seviyesizce tartışılarak çözümlenmeye çalışılmaktadır? Daha dün kurulan bir gazeteye bavul bavul belgeler nasıl ve nerelerden gelmektedir? Bunun ardını araştırmak gerekli değil midir? Bu sorular birbiri ardına sorulmak kaydı ile sürdürülebilir ve cevaplarını bulmak için çok da derin düşünmeye gerek yoktur. Ama biz yine de iktidar partisini bu kadar körü körüne destekleyen, başbakanı adeta “ikinci peygamber” ilan etmeye kadar varan patavatsızlık seviyesinde ardında duran herkese ve özellikle bu durumdan bir kuruş veya bir nebze fayda sağlamayanlara sormak isteriz. Bu soruların ardından çıkacak cevaplar eminim ki çeşitli kılıflara uydurulabilir. Aynı şekilde birazdan soracağım soruların cevapları da bir takım kılıflara uydurulacaktır.

Şimdi salımızı akıntının tersine doğru götürmeye çalışalım. TBMM'de yaşanan tartışmadan yola çıkmak kaydıyla MHP ve CHP'ye bir takım sorular soralım. Ömer Dinçer'e gensoru için toplanan genel kurulda “ikinci peygamber” vakasının konuşulması acaba iktidar partisi üzerine gidilecek başka bir konu kalmamasından dolayı mıdır? Sizlerin basiretsizliği, politika üretemez köhne yapılarınız neticesinde mi Türkiye bu trajikomik sahneleri yaşamaktadır? Acaba balyozdan başlamak suretiyle “kafes-eldiven-ayışığı-sarıkız...vb.” gibi isimler uydurmaca mıdır? Bu isimlerle anılan darbeler salt senaryodan ibaret midir? Eğer böyleyse neden Genelkurmay Başkanlığı da bavul bavul belge ile aksini iddia ve ispat edememektedir? Parti Logosunda Osmanlı Bayrağındaki üç hilali taşıyan MHP niçin Türk kelimesine bu kadar takılmakta ve diğer etnik kimlikleri tanımakta tanımlamakta güçlük çekmektedir? MHP ırkçı değildir ve bu nedenle Kürt vatandaşlarımız ile ilgili iyi bir bakış açısına sahip olmak zorundadır, o halde neden MHP'nin doğu ve güneydoğu anadolu bölgelerinde herhangi bir varlığı yoktur? Ebced hesabı yapmak kaydı ile iktidar parolası oluşturmak hangi aklın eseridir ve ciddi bir siyasi geçmiş ve geleneğe sahip MHP'nin genel başkanı bu komik ebced hesabını nasıl meydanlarda bağırmaktadır? MHP'nin kongreleri neden tek adaylı geçmektedir ve acaba MHP'de demokrasi geleneği nerelerdedir? Türkiye'nin öncelikli meselelerinde MHP neleri önermekte ve MHP halka kendini ne kadar anlatabilmektedir? Halen daha kamuoyunda hakim görüş “MHP, teröristbaşı APO'yu asamadı” şeklindedir ve bunun böyle olmadığı niçin halka anlatılamamıştır? Buraya kadar akıntının tersinde ilk girdabı inceledik. Şimdi ikinci girdaba dair sorularımızı dillendirelim. CHP kendini cumhuriyetin bekçisi olarak mı, sol parti olarak mı, sosyal demokrat olarak mı tanımlamaktadır? Kısacası CHP nedir ve hedef kitlesi kimlerdir? Kemalizm üzerinden 1930'lu yılların özlemini çekiyor olmak CHP'nin geleneği midir, yoksa CHP'de dünyayı okuyan bir siyasi anlayışa sahip olacak mıdır? CHP halk ile ne kadar yakındır, elitist, jakoben anlayış denildiğinde neden akla ilk önce CHP gelmektedir? Deniz Baykal ölmeden CHP Genel Başkanı değişebilecek midir? Atatürk'ün partisi olmak üzerinden nemalanmak ve Atatürk'ün değerlerini koruduğunu iddia etmek CHP'ye ne kazandırmıştır? Ergenekon davasında avukatlık yapmak CHP'nin işi midir? İktidar partisine kızdığı için TSK'yı göreve çağırmak CHP için bir zorunluluk mudur ve CHP siyaset üreterek mi iktidar hedefler yoksa hep muhalefet olmak kaydıyla cumhuriyet bekçiliğimi yapmak ister? Buna benzer sorular çoğaltılabilir. Anlatmak istediğim nehrin akmadığı yöne doğru gittiğimiz zaman da içinde boğulacağımız girdaplar olduğunu göstermektir.

Sonuç olarak, nehrin aktığı yönde de, akmadığı yönde de ciddi sıkıntılar bulunmaktadır. Dolayısıyla hazır bir yöne akıyor en azından sorunlu da olsa aksın demek birilerinin işine gelmektedir. Ancak burada düşülen büyük bir hata vardır. Hata akıntıya kapılıp topyekün alabora olabilmek tehlikesini görememektir. Aslında bu hatanın bir benzeri de akıntıyı kesmeye çalışan ve akıntının tersine kürek çekenlerdedir. Onlarda geri gitmekle herşeyi düzelteceklerine inanmaktadır. Oysa ters istikamette kürek çekmek hem daha yorucudur hem de geçmiş olduğumuz girdapların içine yeniden girmek tehlikesi ile karşı karşıya kalmak demektir. O zaman AKP, CHP ve MHP diye dillendirdiğimiz tüm siyasi partiler sorunludur (ki bu işin doğası gereğidir). Mükemmel olanı bulmak pek mümkün olmadığı için biz de kötünün iyisine yönelmek durumunda hissederiz kendimizi. Peki ya kötünün iyisinden daha iyisini oluşturmak gayretini neden gösteremiyoruz? Neden tüm kuvvetimizle birini desteklemek veya savunmak zorunda hissediyoruz kendimizi? Bu ülkede Erdoğan, Baykal ve Bahçeli isimlerinden başka “yeni söz” söyleyecek cesaretli, kimliğini bilen, kendine güvenen kimsecikler yok mu? Haydi diyelim “yeni söz” söylemek için birileri çıktı ama olmadı, peki bu zatı-muhteremlere hatalarını söyleyecek olan ve bunu yaparken hepsine eşit mesafede durabilecek insanlar yok mu? Sizi dinlemiyorlar mı? O zaman siz de onları dinlemeyin! Sizi muhatap almıyorlar mı? O zaman siz de onları muhatap almayın! Ne yapacağız mı diyorsunuz? Gerçek bir sivil darbe yapın! Sokaklara dökülün, isyan edin ve devleti devlet gibi olmaya ve vatandaşına adam gibi hizmet etmeye çağırın! Yok yapamaz mısınız? O zaman sizin de bir şekilde bu çarktan çıkarınız var demektir, o zaman siz de zat-ı muhteremlerin yarattığı kaotik durumdan nemalanıyorsunuz demektir. Yok öyle de değilse, demek ki siz kimliğinizi, şuurunuzu ve öz güveninizi yitirmişsiniz!!!

06/02/10 Burak YALIM

1 yorum:

  1. Öncelikle bir uluslararası ilişkiler öğrencisi olarak, blogunuzdan ötürü sizi kutluyorum. Ne mutlu ki bloglar artık üniversite öğrencileri tarafından da yaygın olarak kullanılmaktalar.

    Yazınızda savunduğunuz görüşleri, büyük oranda paylaşmakla birlikte özellikle sorduğunuz şu soruya önem veriyorum: "Hiçbir rant ve çıkar sağlamayan insanların belli başlı siyasi oluşumları taparcasına desteklemesi veyahut savunmasının ardında yatan nedenleri merak ediyorum."

    Sorunuzun cevabının "özgüven ve vizyon eksikliği" olduğunu düşünüyorum. Ne yazık ki uluslararası ilişkiler bölümünde okuyan ve hatta bu alanda sosyal çalışmalar yürüten bir takım öğrencilerde bile bu özgüven ve vizyon eksikliğini görmekteyiz. Kendilerini değersiz gördüklerinden olsa gerek, biryerlere eklemlenip kendilerini değerli atfetmek istiyorlar. Ne yazık ki bu amaçlarına da hiçbir zaman ulaşamayacaklar..

    Saygılar sunar, çalışmalarınızda başarılar dilerim...

    YanıtlayınSil