19 Nisan 2010 Pazartesi

Kıbrıs Sorunu’nda Yeni Dönem

KKTC’de Dr. Derviş Eroğlu’nun zaferi ile sonuçlanan cumhurbaşkanlığı seçimleri propaganda sürecinde uluslararası toplum tarafından büyük bir ilgi ile izlenmişti. Seçimlerden önce uluslararası toplum tarafından ısrarla vurgulanan, Eroğlu’nun seçimi kazanması halinde Kıbrıs Sorunu’nda müzakere süreci ile devam eden çözüm arayışlarının sekteye uğrayacağı ve olası çözümün gerçekleşmeyeceği yönündeydi. Bu durum dolaylı yoldan eski Cumhurbaşkanı ve müzakereci Mehmet Ali Talat’a destek sağladığı gibi Kıbrıslı Türklere de eğer çözüm istiyorsanız Eroğlu’nu değil Talat’ı seçin mesajı veriyordu. Uzun zamandır Kıbrıs adasına gelmeyen Birleşmiş Milletler Sekreteri Ban’ın seçimlere çok az bir süre kala adaya gelmesi, Mehmet Ali Talat ve Hristofyas’ın müzakere sürecini seçimlere çok az bir zaman kalana kadar hızla ve ısrarla sürdürmesi ve adadaki duruma ilişkin çeşitli aktörlerin yaptıkları açıklamalar bunun en açık göstergeleriydi. Kıbrıs Sorunu’nun önemli bir tarafı olan Türkiye’de de eşit mesafeli bir duruş sergilenmeye çalışılsa bile görünen ruh halinin yansıması KKTC’de mevcut yönetimin sürmesi ve müzakerelerin aynı ekiple devam ettirilmesi yönündeydi. Uluslararası aktörler, Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan ve hatta Türkiye KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin demokratik ortamda geçmesi temennilerini iletirken bir yandan da Talat’ın kazanmasının süreci normal seyrinde ilerletecek olduğunu dolaylı yollarla ifade ediyordu. Peki, uluslararası toplum ve adı geçen tarafların Talat’ı destekler mahiyette tutumlarının sebebi neydi? Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi açısından bakıldığında müzakere sürecinde Talat’ın çözümü kotarmak adına tavizkar bir tutum sergiliyor oluşu önemliydi. Uluslararası aktörler -ki burada önemli olan Avrupa Birliği ve ABD’nin tutumlarıdır- ise Mehmet Ali Talat gibi uyumlu ve tabiri caizse bir denileni iki etmeyen bir liderle muhatap olmayı daha makul görmekteydiler. Türkiye ise Avrupa Birliği sürecinde kendisi için önemli bir kilometre taşı olan Kıbrıs Sorunu’nun biran önce çözülebilmesi için hali hazırda müzakereleri yürüten ve önceki müzakerecilere oranla daha ılımlı olan Talat’ı, çözüm parametrelerini değiştirmesi olası görünen Eroğlu’na tercih etmekteydi. Fakat Türkiye açısından bakıldığında tek ihtimalin federasyon temelli bir çözüm ve 1960 şartlarına dönüş olarak görülmesi, 1974 yılında gerçekleştirilen Barış Harekâtı’nı anlamsız kıldığı gibi Kıbrıs Rum tarafının tıpkı 1963’te yaptığı gibi kurulacak bir antlaşmayı sulandırarak Kıbrıs Türk halkını azınlık statüsüne düşürme ihtimalini yok saymak düşüncesini akıllara getirmektedir. Diğer bir ifade ile Türkiye’nin Avrupa Birliği müzakere sürecinde kapatılan başlıkları açmasının yolu, federasyon temelli bir çözümden başka seçenekleri de içinde barındırabilir ve bu anlamda Talat’ın çözüm için tek ihtimal olarak algılanarak Eroğlu’na karşı dolaylı yoldan desteklenmesi manasız olduğu gibi AK Parti hükümetinin bir bakıma iç tutarsızlığını göstermiştir. Çünkü AK Parti hükümeti Türkiye siyasetinde edindiği rol itibariyle demokrasi vurgusunu en çok yapan, çeşitli engellemelere rağmen halk iradesinin tecellisi ile iktidarını koruyan bir siyasi hareket olarak karşımıza çıkmaktadır. Ergenekon iddianamesi etrafında hukuki süreci devam eden darbe planları, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde karşılaşılan 367 engeli, Anayasa Mahkemesi tarafından yetki aşımı yapılarak yasama organı üzerinde etki oluşturulması durumları ile karşılaşan AK Parti’nin bu durumlarda en büyük vurgusu her zaman demokrasi ve halk iradesi olmuştur. Bu anlamda AK Parti Hükümeti’nin KKTC seçimleri bağlamında yaptığı açıklamalar her ne kadar bu vurguları içerse bile herkesin de takdir ettiği üzere dolaylı bir etkileme ve Talat’ın destekçisi pozisyonunda konumlanma durumu yaşanmıştır. Bunun en bariz örneklerinden biri de seçimler sonuçlanmış olmasına rağmen Türkiye Başbakanı Erdoğan’ın Dr. Derviş Eroğlu’nu ilk fırsatta aramamış olması ve tebrik mesajlarını geciktirmesidir.

Maybe Annem

Seçim sonuçlarının Eroğlu’nu saraya taşıması uluslararası aktörlerin ve hatta Türkiye’nin dolaylı ve doğrudan müdahalelerine rağmen Kıbrıs Türk halkının demokrasi mücadelesinden başı dik çıktığını açıkça göstermiştir. Dr. Derviş Eroğlu, karşısında kurulan tüm kampanyalara rağmen seçimden zaferle çıkmıştır. Ancak burada önemle üzerinde durulması gereken nokta dün “Yes be annem” diyerek Annan Planı’na destek arayanların bugün kaybedişlerinin “No be annem” manası taşımadığıdır. Kıbrıs Türk Halkı Eroğlu’na verdiği destek ile ne kendini dünyadan izole edecek ve çözümsüzlüğü sürdürecek bir anlayışı ne de daha önce Talat cephesince gerçekleştirilen omurgasız müzakere sürecini istememektedir. Kıbrıs Türk Halkı bu kez “Maybe annem” diyerek ne dünyaya kendini kapatmak ne de dünyaya açılmak uğruna toptan evetçi olmak arasında bir çizgi belirlemiştir.

Seçim Sonuçlarına Tepkiler

Seçimlerin sonuçlanmasından sonra uluslararası medya kuruluşlarına düşen haberleri incelediğimizde haberlerin ortak noktalarından birinin müstakbel Cumhurbaşkanı Eroğlu’nu aşırı sağcı bir çizgide tanımlamaları olduğunu söyleyebiliriz. Bu tanımlama elbette Eroğlu’nun partisi ve siyasi hayatı boyunca izlediği politikalar ile ilişkilendirilebilir ancak aşırı sağcı ve çözümden uzak lider tanımlamaları, Eroğlu’nu daha müzakere masasına oturmadan dünya kamuoyu önünde çözüm istemeyen bir lider olarak angaje etmek çabasında olan Kıbrıslı Rumları mutlu etmektedir. Dış basında çıkan haberlerde kullanılan ifadelerin yanı sıra seçimlerin nihayete ermesi ile birlikte gerek Kıbrıs Rum Yönetimi gerekse Yunanistan medyası tarafından yapılan olumsuz açıklamalar yeni cumhurbaşkanı Eroğlu’nun önümüzdeki süreçte müzakere masasında muhatapları tarafından ne şekilde algılanacağını göstermektedir. Yunanistan ve Rum medyalarının Eroğlu’nun seçimi kazanmasını kaygı verici olarak yorumlaması, Eroğlu’nu Rauf Denktaş’a benzeterek “seçimleri yeni Denktaş kazandı” şeklinde ifadeler kullanması, Yunanistan’da çıkan Apoyevmatini gazetesinin “çözüm isteyen tek lider Talat kaybetti” şeklinde haber yapması, Kıbrıs Sorunu’nda karşı taraf olarak nitelendirebileceğimiz Rum Yönetimi ve Yunanistan’ın KKTC’de başlayan yeni döneme ilişkin ilk reflekslerini göstermektedir. Yunan ve Rum medyalarının seçim sonuçlarına ilişkin ilk reflekslerinden anlaşılacağı üzere Eroğlu’nun federasyon yerine konfederasyon isteyen yaklaşımı ve belki de ilerleyen döneme ilişkin daha radikal yaklaşımlar ile birlikte KKTC’nin tanınması yolunda yapılacak girişimler, Rumları ve Yunanlıları ürkütmektedir.

Kıbrıs Sorunu’na Eroğlu Çözüm Modeli

KKTC’de yaşanan yönetim değişikliği ile birlikte yeni cumhurbaşkanı Eroğlu müzakerelere devam mesajı vermiş olsa bile müzakerelerin eski seyrinde devam etmesi çok da mümkün görünmemektedir. Eroğlu müzakere masasına oturacağım derken aynı zamanda 1974 şartlarından geriye dönüş olmayacağını da vurgulamaktadır. Talat ile Hristofyas’ın müzakere masasında ulaşmaya çalıştıkları çözüm siyasi eşitliğe sahip iki toplumun oluşturacağı tek bir devlet olarak federasyonu öngörüyordu. Dolayısıyla bahsi geçen çözüm Ağustos 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’ne geri dönüşü işaret ediyordu. Müzakerelere devam edeceğini her fırsatta dile getiren yeni cumhurbaşkanı Eroğlu’nun çözüm öngörüsü ise 1974’ten geriye gitmeyen ve iki devlet tarafından kurulması öngörülen konfederal bir yapıya vurgu yapıyor. Kıbrıs Rum yönetiminin ise bu argümanlarla karşılarına gelecek olan Eroğlu ile müzakere masasına oturması pek mümkün görünmüyor. Çünkü Kıbrıslı Rumlar halihazırda adanın tamamını temsil eden Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında Avrupa Birliği üyesi olmuş durumdalar ve Kıbrıslı Rumların çözüm yolunda Kıbrıslı Türklere karşı böyle bir moral üstünlük ve rahatlığı söz konusu.

KKTC’nin Tanınması Olasılığı ve Türkiye’nin Politikaları

Çözümün Türkiye açısından değerlendirmesi ise doğrudan Avrupa Birliği parametreleri ile ilgili. Bilindiği gibi Avrupa Birliği müzakere sürecinde Kıbrıs Sorunu Türkiye’nin elini kolunu bağlamış durumda. Tüm bu olumsuzluğa rağmen Türkiye’nin son dönemde izlediği proaktif dış politikanın dengeleyiciliği ve 2004 Annan Planı’na %65 oranında evet oyu vererek çözümsüzlüğü Rumlara yıkan moral üstünlük doğru kullanılabilirse, bunun yanı sıra geçtiğimiz 5 yıllık süreçte Avrupa Birliği’nin vaat ettiği izolasyonların kaldırılması, KKTC’ye mali yardım gibi konularda herhangi bir ilerleme olmamasının bugünkü seçim sonuçlarını doğurduğu göz önünde bulundurulursa, Türkiye Kıbrıs Sorunu’nda olumlu istikamette mesafe kaydedebilir. Nihayetinde Talat’ın cumhurbaşkanlığı döneminde ve Kıbrıs Sorunu’nun uluslararası hale geldiği günden bu zamana kadar adada yaşayan iki kesimin talep ve ihtiyaçlarının uluslararası aktörler tarafından eşit seviyede değerlendirilmediği açık bir gerçektir. Geldiğimiz bu aşamada müzakerelerden kaçmayan bir tavır ile sabırlı ve stratejik bir politika izlenerek KKTC’nin tanınması da sağlanabilir. Türkiye’nin uzun bir dönemdir sıkça dillendirdiği “Kıbrıs Sorunu’nun çözümü Birleşmiş Milletler parametreleri etrafında gerçekleşmeli” tezi ile birlikte Kosova’yı bağımsızlığa götüren süreç örnek alınabilir. Hatırlanacağı üzere Kosova’nın bağımsızlığı da Birleşmiş Milletler zemininde sabırla yürütülen müzakerelerin sonucunda gerçekleşmişti. Türkiye, Kosova’yı tanıyan bir ülke ve ABD’nin stratejik müttefiki olması özelliğini kullanıp, her geçen gün Rusya ile ilişkilerinin seviyesini olumlu yönde arttıran bir ülke özelliğini de değerlendirerek ilerleyen dönemde Güney Osetya’yı da tanımak ihtimali dahil KKTC’yi tanıtacak politikalar izleyebilir. Bu denklemde Türkiye çok yönlü dış politika anlayışını kullanabilmelidir. KKTC’nin tanınmasının Kıbrıs Sorunu’na çözümü daha kısa yoldan getireceğini söylemek de mümkündür. Kabul edilmesi gerekir ki Kıbrıs Adasında yaşayan iki halk vardır ve bunlar arasında gerçekleştirilecek çözüm ancak eşitliğe dayalı olmalıdır. Hali hazırda tanınan bir Rum Devleti varken KKTC’nin de tanınması olası konfederal çözümü kolaylaştıracaktır.

*bu yazı ilk olarak www.caspianweekly.org adresinde yayınlanmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme