15 Ağustos 2010 Pazar

Referanduma Doğru 3

2 Eylül 2010 tarihinde gerçekleştirilecek referandum için “12 Eylül 1982 anayasasına göre daha iyi bir yapı ve kapsamlı bir başlangıç olacağı için “evet” oyunu hak eden bir referanduma gidiyoruz” demiştim. Yapılacak anayasa değişikliklerinin can alıcı 3 tanesi olan; Anayasa Mahkemesi, Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu ve Askeri Yargıtay ile ilgili kısımlarına ilişkin ise düşüncemi ise “Eğer Anayasa Mahkemesi, HSYK, Askeri Yargı gibi konularda herhangi bir değişiklik olmasaydı, bu anayasa paketi de 1982 anayasasına daha önce yapılan yamalar ile aynı etkiyi yapacaktı. Yani 1982 anayasasının darbe ve asker kokan taraflarını alıp götürmeyecekti ” ifadelerine sığdırmıştım. Bu iki ifademi birleştirdiğimde ise varmaya çalıştığım nihai yer “darbe – asker kokusu ve yargı vesayetinden arınmış kapsamlı bir başlangıç” olarak karşımıza çıkıyor. Bu başlangıcın esas adı “yepyeni sivil bir anayasa”dır. Çağımızın evrensel normları ışığında, mutlaka herkesin beğenmeyeceği ancak güçlü bir uzlaşı ile oluşturulacak, temelinde herhangi bir ideolojinin yahut ideolojiciğin olmayacağı, temelini insan hakları ve özgürlüklerin oluşturacağı bir anayasa.

Peki, gerçek niyetimiz yeni bir anayasa yazmak ise neden bugün yapılacak değişiklikleri bu kadar önemsiyoruz? Hiç değiştirme gereği duymadan oturup sil baştan yapamaz mıydık? Maalesef yapamadık, yaptırmadılar, yaptırmayacaklardı. Türkiye yeni bir anayasayı ilk kez bugün tartışmıyor, bir önceki yazımın sonunda da belirttiğim gibi Prof. Dr. Ergun Özbudun –Venedik Komisyonu üyesidir- başkanlığında oluşturulan komisyonca hazırlanan taslak daha ortaya çıkmadan bugün referanduma “hayır” diyecekler tarafından yok sayılmış ve AK Parti anayasası olarak ilan edilmişti. Burada yaman bir çelişkiyi de belirtmem gerekecek. Venedik Komisyonu, Avrupa Konseyi’nin anayasa hukuku konularında danışma organı niteliği taşımaktadır. Yani Venedik Komisyonu “çağdaş, modern” dünyayı önemsediğini her fırsatta dile getiren çevreler için rehber konumunda olması gereken bir yapıdır. Hatta Büyük Önder Atatürk’ün çağdaşlık hedefi noktasında rehber edilesi bir kurumdur. Prof. Dr. Ergun Özbudun ise Venedik Komisyonu’nun Türkiye’den olan tek üyesidir. Ama ne hikmetse bugün “çağdaş, modern” çizgiyi benimsediğini iddia edenler, Venedik Komisyonu üyesi bir akademisyenin başkanlığını yaptığı komisyonca hazırlanan taslak anayasaya metnini de, bugün yapılacak değişiklikleri de benimsememekteler. Yine benzer şekilde Türkiye’nin eksenini doğuya kaydıranlar, Ortadoğululaşıyoruz, Arap dünyasının bir parçası haline geliyoruz diyenler, yapılacak anayasa değişiklikleri ile ilgili “modern” Avrupa’nın yorumlarına kulaklarını tıkıyorlar. Avrupa Komisyonu'nun ve Venedik Komisyonu’nun yapılacak anayasa değişiklikleri ile ilgili yorumlarının “olumlu” yönde olduğunu biliyoruz. Hal böyle olunca referanduma “hayır” diyenlerin (siyasiler ve çıkar grupları dışındaki sıradan vatandaşı kastetmiyorum) hangi perhizle lahana turşusu yediklerini anlamak çok zor. Çelişkiler ile konuyu daha fazla dağıtmadan neden tümden değişiklik, yeni bir anayasa isterken, bu paket değişikliği benimsediğimizi tartışalım. 26 Maddelik bir değişiklik önümüze geldiğinde ortaya çıkan tabloyu düşünün ve acaba sıfırdan bir anayasa çalışması içine girilseydi neler olurdu? Yeni sivil bir anayasa yapma girişimi yaşadığımızı da unutmayın. Eğer AK Parti yeni bir anayasa yazmak için bir girişimde daha bulunsaydı acaba hangi siyasi parti buna yeşil ışık yakacaktı? Denenmiş bir süreç olduğu için bu kadar kesin konuşuyorum, biz Türkiye’nin bu kutuplaşmış ortamında yeni bir anayasayı yazmak bir kenara, tartışmayı bile beceremezdik. Türkiye kutuplaştı, anayasa yazacak ortam yok, AK Parti tek başına bu işi yapamaz, gibi savlarla Türkiye’nin Avrupa Birliği uyum sürecinden tutunda demokratikleşme ve modern dünyaya adapte olma ile ilgili olan bu sürecini durdurmalı mıyız? Neticede AK Parti’de bu ülkenin insanları tarafından seçilmiş ve tek başına iktidar olmuştur. AK Parti bu işi yapamaz demek bu partiye oy vermiş bu kadar insana bir anlamda hakaret etmek olmuyor mu? Tabii ki AK Parti dışındaki siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları bu sürece dâhil edilmelidir ve bu yol da bizzat AK Parti tarafından denenmiştir. Ancak bu girişime verilen cevaplar her defasında olumsuz olmuştur. Ana muhalefet partisi ve mecliste grubu olan tüm partiler bu sürece karşı durmuş ve anlamsız bir tavırla kendilerince bu işin nasıl olması gerektiğini dahi söylemeyerek “iktidara gelince çözeceğiz” gibi yaklaşımlarda bulunmuşlardır. Böyle bir ortamda da AK Parti bir şeyler yapmak isteyen, diğerleri de birşey yapmamaktan yana tavır sergileyenler konumuna düşmektedir. Dünya hızla dönerken, ekonomik, siyasi, kültürel süreçlerin takibinin bile zorlaştığı bu ortamda hiçbir şey yapmamak üzere bir anlayışı kabul etmek imkânsıza taraf olmaktan başka bir şey değildir. O halde hiçbir şey yapmamaktansa az da olsa bir şeyleri yapabilmeye taraf olmanın daha rasyonel olduğunu düşünerek, yeni bir anayasa yazamıyorsak bile önemli değişim getiren anayasa değişiklik paketine evet diyerek az bir şey de olsa somut olarak bir şey yapabiliriz.

Eksikler dile getiriliyor. Neden YÖK ile ilgili herhangi bir adım atılmadığı, dokunulmazlıkların neden paket de yer almadığı, seçim barajının neden düşürülmediği sorgulanıyor. Demokrat bir kimlikle hepsinin eksiklik olduğunu mutlak surette kabul ediyorum. Hatta çok daha kapsamlı işler yapılabilmeli. Mesela laik olduğunu iddia ettiğimiz bir ülkede neden diyanet işleri başkanlığı var? Eğer olacaksa neden sadece suni müslümanlık odağında çalışıyor? Seçim barajı kadar önemli bir diğer sorunumuz da siyasi partiler kanunu değil mi? Parti içi demokrasinin esamisinin okunmadığı bir gerçek değil mi? Başörtülü gençlerimizin üniversitelere halen daha giremeyişi bir vebal değil mi? … Bu soruları ve sorunları uzatabiliriz. Mutlaka çok eksiğimiz var ve temennimiz kısa vadede hepsinin çözümünü gerçekleştirebilmektir. Ancak iktidarda kalmaması için türlü oyunun yapıldığı bir AK Parti gerçeği ortadayken, bu partinin kendi konumunu zayıflatacak adımları atabilmesinin zorluğunu da görebilmeliyiz. Tabii ki iktidarda güç bela tutunan bir AK Parti gerçeği ile birlikte Türkiye’nin sorunlarını konuşmaktan uzak, taşın altına elini sokmaktan çekingen diğer tüm odakların da sorumluluğunu hatırlatmalıyız. 12 Eylül 2010 Pazar günü sandıktan çıkacak %58-62 dolaylarında “evet” oyu ile birlikte tüm eksiklerimizi, tüm sorunlarımızı daha kolay çözebilmek adına güçlü bir adım atmış olacağız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme