26 Aralık 2010 Pazar

Bölünme Paranoyası = Yok Sayılma Halüsinasyonu


Birileri bir şeyleri rayından çıkartmak istiyor. Bilmem ne kadar farkındayız ama son günlerde yaşanan olaylarda istenilen-verilen bir şeyler varmış gibi gösterilmek kaydı ile ortam inanılmaz gerilmiş durumda. Bazıları bak işte gördün mü sonunda bölüneceğiz, dil istiyorlar, demokratik özerklik istiyorlar ve bunun sonu bağımsızlık olacak derken bazıları da Kürtçeyi yaşatmak istiyoruz, kültürümüze sahip çıkmak zorundayız, kendimizi yönetebiliriz diyorlar. Bu ve benzeri cümleler kuranların hemen hepsinin asıl derdi içerikte değil. Ne söylediklerinden çok sokakta nasıl algılandıklarını önemsiyorlar bence. Çünkü niyetleri sokakta bir karmaşa yaratmak. Kısmen de başarılı olduklarını söyleyebilirim. Mesela Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde iki grup birbirine giriyor ve 3 yaralı var.

Son süreç, Ekopolitik adlı düşünce kuruluşu temsilcileri tarafından Cumhurbaşkanı’na sunulan rapor ile başladı. Raporun tamamını önemsemeden, yapılma hazırlanma sürecini gözetmeden içinden cımbızlamak usulü ile alınan kesitler ile hemen saldırılara başlandı. Tam da bu esnada Demokratik Toplum Kongresi ve BDP’nin Demokratik Özerklik talepleri ve çift dilli yaşam çağrıları basında inanılmaz büyük bir yankı ile pozisyonlandırıldı. Bu iki olaydan sonra kamuoyunun ve tarafların sinirlerinin gerilmesi çok normaldir. Sanki demokratik özerklik ilk kez dile getirilmiş gibi gazetelere “vay anam vay” şeklinde manşetler atılması, kendi çevresinde kanaat önderi konumundaki insanların Ekopolitik’in raporunu gayri ciddi şeklinde nitelemek usulüyle objektiflere sunması ve merkeze yerleştirmesi. Bunlarla birlikte bu süreç içerisinde BDP çevrelerinin sanki ortada istenilip verilmeyen bir şey varmış gibi mağduru oynayan açıklamalarla yangına adeta körükle gitmesi geldiğimiz bu noktanın hazırlık merhaleleridir. Sokaktaki vatandaşın sürekli olarak bölünme paranoyası ve ezilmişlik, hakkı yeniliyormuş hissiyatı ile meşgul olması da herhalde ancak böyle sağlanabilir. Bu kime ne kazandırıyor kısmı ise uzun sürecek bir hikâye.

Peki, gerçek olan, anlaşılması gereken nedir diye soracak olursak eğer, ortada bölünmekle, böldürülmekle, ezilmek ve ezdirilmekle ilgili herhangi bir hadise görmek mümkün olmayacaktır. Kürt sokağına indiğiniz zaman var olan talebin iki bayrak, iki resmi dil, öz savunma gücü gibi şeyler olmadığı ortadadır. Daha önce yapılan hataların tekrarının devletçe yapılmaması için anayasal vatandaşlık gibi bir güvence, Kürt dili ve kültürünü yaşatabilmek için Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulmasından öteye geçen herhangi bir somut talebi Kürt sokağında bulamazsınız. Kürtçü sokağında ise bu ürkmelere neden olan bayrak, devlet vb. talepler vardır bu da işin doğası gereğidir. İşin doğası gereğidir diyorum çünkü Türkçü sokağında da Büyük Türkistan kurma ideali her zaman var olmuştur.

Peki diğer taraftan Kürtler eziliyor, hakları gasp ediliyor, dilleri konuşturulmak istenmiyor şeklinde serzenişte bulunanların söyledikleri ne kadar gerçekçi? Geçmişte yapılan hatalar unutulmamakla birlikte bugün gelinen noktada demokratikleşen Türkiye’de Kürt kimliği tanınmaktadır. Devlet Kürt vatandaşına yakınlığını, samimiyetini göstermek için 24 saat Kürtçe yayım yapan TRT 6 kanalını kurmuştur. İnşallah yakın bir zaman içerisinde de ilköğretimden yükseköğretime kadar her alanda Kürtçe seçimli olarak okutulacaktır. Bunun üniter yapıyı tehdit etmekle, dil birliğini ortadan kaldırmakla yakından uzaktan ilgisi yoktur. Türkiye Cumhuriyeti’nin dili Türkçedir, her Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı Türkçe bilecektir. Devletin dini yoktur ama resmi bir dili vardır. Bu dil de Türkçedir. Ve bu durumu itiraz eden de yoktur. İkinci bir husus ise Türkiye’de yaşayan Kürtlerin ayrılmak ve yeni bir vatan kurmak gibi taleplerinin gerçekçiliği konusudur. BDP etrafında ve dağda örgütlü bazı kimselerin ve elbette dışarı çıkacağı ümidiyle birlikte Öcalan’ın böyle bir varsanım içerisinde yaşadığını kabul edebiliriz. Ve aslında sırf bu varsanım nedeniyle Kürt sokağına “eziliyoruz, eziyorlar, mağduruz” mesajı verilmek isteniyor.

Netice itibariyle ortada aslında ne alınan ne verilen ne de alınıp verilmesi gereken bir şey yok. Bölünme paranoyası ile yok sayılma psikolojisine hizmet edenler bu ülkeye en büyük zararı verdiklerinin umarım farkına varacaklardır. Demokratik bir ülkede Kürt ve Türk kimliği ve diğer kimliklerin taleplerinin tartışılmasından da ürkmemek gerekiyor. Türkiye demokrasisi geliştikçe ortaya dinamit atmak isteyenler hep olacaktır. Neticede terör de bir meslek haline getirilmiştir. BDP eğer Kürt realitesini yansıtmak istiyorsa, Öcalan ve terör örgütünün çizdiği çizgi ile arasına mesafeyi koyabilmelidir. MHP ve Ülkücü cenah ise üniter yapıyı ve Türkçeyi savunacağım derken dozajı yüksek tepkilerle sokağı germek ve Türkçü bir yaklaşım takınmak yerine, “kimse kavmini sevmekle kınanamaz” düsturu etrafında Kürt halkının da dilini koruma kültürünü yaşatma mücadelesine destek olmalıdır. Sonuç olarak tek Türkiye’de tek bayrak ve tek resmi dil Türkçe olmak merkezinde birleşmek ve tüm dillere, kültürlere, farklılıklara saygı duymak gerekiyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme