4 Ağustos 2011 Perşembe

Bye Bye Paşam!


Bir şeyin ilki her zaman büyük ses getirir biliyorum ama ne olursa olsun bunca tecrübeden sonra “3-4 memurun” istifa etmesi ile ilgili ki istifa da değil “emeklilik” durumuyla ilgili neden bu kadar yaygara kopardık anlamış değilim.

Türkiye’de AK Parti dönemi ile birlikte sivil-asker ilişkilerinde de yeni bir dönemin başladığını biliyoruz. Bu yeni dönem, tahteravallide askerin aşağı, siyasetin yukarı çıkışını çeşitli örnekleri ile bizlere daha önce göstermişti. En büyük kırılma noktası ise 2007 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimiydi. Ak Parti cumhurbaşkanı adayı olarak Abdullah Gül’ü gösterdiğinde 27 Nisan gecesi genelkurmay bir muhtıra yayımladı ve “sözde değil özde laik bir cumhurbaşkanı” istediklerini ilan etti. Ertesi sabah Ak Parti’nin hükümet sözcüsü Cemil Çiçek’in dile getirdiği ve şahsen askere karşı bugüne kadar gerçekleştirilen en dik duruş olarak nitelediğim cevap asker-sivil ilişkilerinin can alıcı noktasıydı. 28 Şubat’da Necmettin Erbakan’ın gerçekleştiremediği “dik duruş” öğrencisi Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğini yaptığı Ak Parti tarafından gösteriliyordu. Sivil – Asker ilişkilerindeki kırılma ve değişim yine geçtiğimiz yıl yaşanan Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısında kendisini açıkça göstermişti. Hükümet yargı sürecinde bulunan muvazzaf subayların terfi etmesine müsade etmemiş ve 2007’de gösterdiği dik duruşu sürdürmüştü.

Aslında bugün yaşanan istifalar (emeklilik) o günlerde de bekleniyor, asker rest çekerse ne olur sorusu dillendiriliyordu. Bana kalırsa bir sene gecikmeli olarak belki de İlker Başbuğ’un Işık Koşaner’e göre daha ılımlı olmasından da kaynaklanan nedenlerle gerçekleşen rest (şov) sadece gürültü kirliliği oluşturuyor. İlker Başbuğ emeklilik istememiş veya istifa etmemişti çünkü görev süresi zaten bitiyordu ve belki de krizle anılmak istemiyordu. Ancak Işık Koşaner bu işi 2 yıl daha sürdürecek olduğundan artık canı burnuna gelerek 250 civarındaki emekli ve muvazzaf askerin tutukluluğuna dayanamayarak çekti gitti. Kendisine göre bir onurlu tutum sergilemiş olduğunu düşünebiliriz lakin giderken yaptığı açıklamaları eleştirmek boynumuzun borcudur. Emeklilik istemek yerine istifa etseydi pek bir onurlu duruş olacaktı ama tazminat ve haklardan vazgeçmek herhalde işine gelmedi. Işık Paşa giderayak bilmem ne kadar askerin tutukluluğunun sona ermesi için ilişkin yasal düzenlemelerin yapılmadığını, onları koruyup kollayamadığını açıkça beyan edip bu yükün altında da duramayacağını göstererek kenara çekiliyor. Ortada ciddi bir başarısızlık var tabii ki, koskoca genelkurmay başkanımız personelini hukuka karşı koruyamıyor (!), eskisi gibi kendi mahkemeleri ile yargılayıp takipsizlik vermek, suçları ya da ihmalleri sümen altı etmek gibi şansı da yok, haliyle gemiyi terkediyor. Kim olsa aynını yapardı. Çünkü zihniyet bu olduktan sonra fiiliyat da başka birşey beklenemez. Gemi eğer benim değilse, benim istediğim gibi yürümeyecekse o gemiye daha da binmem mantığı bu. Fakat işin enteresan tarafı geminin kaptanı (genelkurmay) sadece kaptan köşkündekilerle ilgileniyor. Derdi orgeneralleri, korgeneralleri, albayları falan kurtarmak. Peki ya o gemiye esas gücünü veren, gemiyi sürükleyen ve amiyane tabirle hamallığını yapan “erler” ile ilgili ne yapıyor kudretli kaptan? Ahmet ağa ile Fatma teyzenin çocuğunu zorla askere alıyor, yat-kalk, getir-götür yaptırtıyor, maaş yok, ödül yok ve üzerine bir de pisipisine ölümler... Maaşlı askerleri korumak kollamak hukuksuzluklarına arka çıkamamak mı yoksa zaten mecburi görev olarak orada bulunan erleri ve hatta çocukları genç yaşında ölümlere göndermeye engel olamamak mı “onurlu bir duruş” merak ediyorum. Aklı sıra kendince bir tavır koyuyor, siz böyle yaparsanız ben de gemiyi götürmem ve hatta paşalarımı da alır giderim diyor. Hal böyle olunca insan hükümetten emekliliklerini kabul etmeyip görevlerine son vermesini bile istiyor.

Ne diyorduk, büyütmenin anlamı yok. Türkiye bu duruma yavaş yavaş alışıyordu ve bu olay normalleşme sürecinin başlangıcını bitirdi. Henüz başlangıcı bitti, normalleştik demiyorum. Çünkü normalleşebilmemiz için daha zorunlu askerliğin kalkmasından tutun da askerlerin bütçesi üzerinde denetimi arttırmaya kadar bir çok yolumuz var. Yolumuz uzun çünkü sözde değil özde bir TSK için hepimizin elini taşın altına koyması şart. TSK’ye saldırıyorsunuz, içerideki suçsuzları da zan altında bırakıyorsunuz, niyetiniz kötü falan demeyin. Suça göz göre göre müsade edenler de benim için bir o kadar suçludur. İçeride dönen pislikleri görüp ve bilip kim engel olmadıysa, engel olamıyorsa da istifa edip gitmediyse, hepsinin bu milletten helallik alması gerekiyor. Ha bitirmeden, devlette devamlılık esastır ve Güçlü Türkiye’nin Güçlü Ordusu elbette başsız kalmayacaktır.

(30 Temmuz 2011) 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme