4 Ağustos 2011 Perşembe

Çözümün Neresindeyiz?

Diyarbakır’a gerçekleştirdiğim 3-4 günlük ziyaretin sonucu, çözümün neresindeyiz sorusunun cevabında saklıydı. Bir an düşünüyorum, hakikatten ne demeli, neyi söylemeli ve neyi söylememeli. Sustuklarım patlamama, söylediklerim ayıplanmama neden olacak belli. İyisi mi patlayarak ölmektense ayıplanarak yaşamayı denemeliyiz. Bu kopan kola, kesilen bacağa rağmen yaşama sarılmak gibi bir şey. Kolay değil elbette ama imkânsız da olmadığı hepimizin malumu. Batı ile Doğu arasında sıkışmak yerine hem batıyı hem doğuyu konuşmak, konuşturmak gerekiyor. Çözüm için halklar hazır aslında, sorun siyasette. BDP’nin anlamsız çıkışları, AK Parti’nin sertleşen tutumları bu işe çare olmayacak. AK Parti bölgede BDP’den başka varlığı olan tek siyasi unsur. Kimsenin CHP ile MHP’yi taktığı ve önemsediği yok. Yapılan hizmetler o veya bu şekilde halkın gönlüne girmiş. Hastahanede kuyruk beklemiyoruz, artık herkes uçağa binebiliyor, kuran kursları serbestleşti gibi cümleleri sıkça işitebiliyoruz. Tersi istikamette ise halen daha “ana dil” meselesi ile “eşit vatandaşlık” kafaları kurcalıyor. BDP’nin meclise gitmemesi bölge halkı açısından anlaşılır bir tavır. Kiminle konuştuysam Hatip Dicle’nin 80 bine yakın oyunun gasp edildiğini söylüyor. Bir bakıma AK Parti ile BDP arasında sıkışmışlık söz konusu. Hizmetleri açısından AK Parti’ye sempati duymakla birlikte kimlik talepleri noktasında Başbakanın 2005 yılındaki heyecanlı Diyarbakır konuşması ile beklentilerini yükselten halk hayal kırıklığına uğramış. O yüzden AK Parti’ye kırgın ve BDP bu noktada tek çıkış yolu olarak görülüyor. Demokratik özerklik konusunda ise halkın konuya vakıf olduğu söylenemez. Herkesin ortak beklentisi hep birlikte barış içerisinde yaşamak.

Hep birlikte barış içerisinde yaşamak ortak noktasından hareketle can alıcı kısımlara dokunmak ve fikir teatisi yapmak gerekiyor. Sokaktaki zafer işareti yapan çocukların “Apo” sevdası ile batıdaki çocukların “terörist başı” nefreti arasındaki uçurumu kapatmanın bir yolu olmalı. Bunun sebebi geciken Kürt Milliyetçiliği ve Kürtçülük ile yakından ilgili. Benzetmek hata olmazsa bir “Atakürt” oluşturmanın tohumları atılmış veya atılmakta. “Önderlik” istediği için sigarayı bıraktım diyen bir düşünce yapısı var karşımızda. Ancak sorun şu ki yeni bir milliyetçilik akımı hiç birimiz için bir fayda sağlamayacak ki bu noktada BDP’li siyasetçide benzer bir şey söylüyor. Ona göre sorun sistem, Kemalist sistemin inkâr politikasının bir benzerini bugün AK Parti kendi eliyle kuruyor. AK Parti’nin Kemalizm’e yaptığı eleştiri ve Kemalizm ile gerçekleştirdiği mücadelenin kendi iktidarını kurmak ve pekiştirmekle son bulduğunu bu süreçte Kürtlerin tıpkı Kemalist sistemde olduğu gibi dışlandığını vurguluyor. TRT Şeş gibi önemli bir adımdan bahsettiğimde ise aldığım cevap çok enteresan. “TRT Şeş aslında bu işin benim dediğim gibi olduğunu gösteren en önemli örnektir” diyor. “Siz eskiden bize Türkçe “terörist” derken şimdi kendi dilimizle yani Kürtçe “terörist” diyorsunuz” diye ekliyor. Konuşmanın hemen hemen genelinde “siz-biz” vurgusunun yapılması da ayrı bir psikolojik ayrışmayı gösteriyor. Klasik refleks ile ve son günlerin moda deyimini kullanarak “ama biz kediye kedi deriz” demek istesem bile sorunun iyice içine girebilmek için daha derinlemesine düşünmeyi tercih ediyorum. Nitekim Abdullah Öcalan için “binlerce kişinin katili, bebek katili” dememe müsaade etmeden bunların basının aldatmacası olduğunu, örgütün hiçbir sivile zarar vermediğini dile getiriyor. Konuştuğum karakter aslında 1994 yılına kadar PKK ile arası hiç olmayan ve hatta ona düşman birisi. Ancak amcasının JİTEM tarafından öldürülmesi ile bir sorgulama sürecine girdikten sonra PKK ile aynı doğrultuda düşünmeye başlıyor. “Bizden PKK ile aramıza mesafe koymamız, ona terörist örgüt dememiz beklenmesin” cümlesini gayet kendinden emin bir şekilde sarf ediyor.  Konu demokratik özerklik meselesine geldiğinde ise “demokratik özerklik bizim daha önce sahip olduğumuz ancak sonradan kaybettiğimiz bir haktır” diyor. Demokratik özerklik ilan etmek ile ellerine ne geçtiğini, ilan ediyorum demekle özerkliğin ilan edilmeyeceğini kendisine söylediğimde ise duyduklarım bir kez daha beni umutsuzluğa sürüklüyor. “Biz artık kurumsallaşmaya başladık, şuradaki okulu görüyor musun, biz onun yanına kendi belediyelerimizden topladığımız para ile kendi okulumuzu yapacağız, orada kendi eğitimimizi vereceğiz, eğer devlet gelip kapatmak isterse öz savunma birlikleri ile karşılaşacak ve çatışacak, haliyle bu çatışma halka da yansıyacak ve iç savaş çıkacak.” Bu karamsar ve felaket tablosuna ilişkin söyleyecek pek söz yok doğrusu. Yani bana da mı kurşun sıkacaksınız diye şaka yollu takılmama aldığım cevap ise “benim demokratik mücadelemi destekleyenlere elbette hayır”.

Tüm bu diyalog ve konuşmaları elbette karamsar bir tablo oluşturup, umutları azaltmak için değil, önümüzdeki tablonun ne olduğunu daha iyi anlamlandırabilmek adına paylaşıyorum. Bunun iyi anlamlandırılacak tarafı neresi diyecek olursanız eğer, ortada halen daha konuşabildiğimiz bir süreç var. Konuşmaktan vazgeçmemek, durumu enine boyuna ve önyargısız, ön şartsız konuşmak gerekiyor. Belki de birbirini anlayabilmenin en doğru yolu olduğunu unuttuğumuz şey, tüm bu sorunun bu kadar çetrefilleşmesine neden olan şey konuşma eksikliği değil mi? Unutulmaması gereken bir başka mesele ise siyasetçi ile seçmen arasındaki neredeyse uçuruma varan fark. Hem BDP hem de AK Parti içerisinde siyaset yapanlar ile o partilere oy verenleri birbiri ile kıyaslamamak, her politikacıyı seçmenin tam ve doğru temsilcisi saymamak gerekiyor. Bölgede hem AK Parti hem de BDP’ye verilen oyların toplamda neyi temsil ettiği gerçeği bizim referans almamız gereken konu olmalı. Her iki siyasi partiden beklenen de “barışın”, “çözümün” biran önce tesis edilmesi ve ölümlerin sona ermesi. Yani tüm BDP’lileri “özerklik isteyen” yahut tüm AK Parti’lileri “özerklik istemeyen” diye ayırmak da mümkün değil. Siyasi figürlere bakmak yerine halkın hangi meşru talepler ile bu sorunun çözümünü istediğini incelemek gerekiyor. Kardeşim parlamentoda olan halk değil siyasiler, müzakere eden de siyasiler, o zaman halkın ne dediğinden ziyade siyasilerin ne yaptığı önemli diyebilirsiniz. Ancak halka rağmen siyaset yapanların hangi duruma düştükleri de açık bir gerçektir. Mesela bunu anlamak için bölgede derhal bir “demokratik özerklik” referandumu yapılabilir. Bu duruma eminim ilk önce BDP karşı çıkacaktır. Çünkü Kürtler, Türkiye’den bırakın ayrılmayı Türkiye ile daha fazla bütünleşmeyi arzu etmektedirler. Demokratik Özerklik ayrılmak anlamına gelmiyor olsa bile BDP’nin tek taraflı ilan ettiğini söylediği demokratik özerklik resmen bir başkaldırı ifadesidir. Benzer bir durum ise AK Parti için geçerlidir. Bölgede yapılacak “Kürt Sorunu Bitti mi?” anketi çok yüksek oranlarla “hayır bitmedi” sonucunu gösterecektir. Çünkü henüz Kürtçe ve anayasal vatandaşlık ile ilgili sorunu tamamlayıcı adımlar atılmış değildir. Kürtçe’nin okullarda seçmeli ders olarak okutulmasının önü açılmadan, mevcut anayasanın 66. maddesindeki vatandaşlık tanımı değişmeden bu anlamda somut ve net adımlar atıldığını söylemek mümkün değildir. Bu iki örnekten de anlaşılacağı üzere önemli olan bölgedeki halkın nelerle yüzleştiği, hangi acil ve orta vadeli talepleri sıraladığı iyi tespit edilmelidir. Olayın psikolojik ve sosyolojik boyutlarına inmeden, Diyarbakır’dan Türkiye’ye bakmadan ve empati yapmadan sorunu anlamlandırmak ve çözüm için hareket etmek mümkün olsa bile yeterli olmayacaktır. Bölgede “Abdullah Öcalan” için zafer işareti yapan çocuk da kardeşimiz ise ve T.C. kimliğini taşıyorsa onu da anlamak hepimizin boynunun borcudur.

http://www.tuicakademi.org/index.php/yazarlar1/34-burak-yalim/1812-cozumun-neresindeyiz

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme