4 Ağustos 2011 Perşembe

Ez “Amed”im Hezdikhem


Yazının başlığı bile kimilerinin içini gıcıklatıyor olabilir. Çünkü İzmir’e“Smyrna” demek ile Diyarbakır’a“Amed” demek arasında dağlar kadar fark vardır. Oysa İzmir’in de Diyarbakır’ın da eski isimleridir bunlar. “Smyrna” dediğinizde akla Antik Yunan döneminin İzmir’i gelir ve bazen iyi bir pazarlama adıdır“Smyrna”. Gönül isterdi “Amed”dediğimizde de benzer bir geçmişe atıf yapılabilseydi, Diyar-bekr’in yahut günümüzdeki ismi ile Diyarbakır’ın geçmişteki bir adı olarak yerleşseydi belleklerimize “Amed”. Maalesef öyle olmadı, oldurmadılar çünkü. Bugün“Amed” dediğinizde Türkiye’nin batısının hemen hepsinde “bölücülük” gelir akla, öyle bir yer yok diye “Amed” ismi inkar edilir. Lafa, o isim zaten “Kürtçe” değil ile başlarlar ve akabinde ağız dolusu hakaret ile devam ederler çok kez… Fakat kimse sormaz, insanlar neden “Amed”diyerek sevdalandı Diyarbakır’a, niçin ısrarla o şehri yüreklerinde “Amed” olarak taşıdılar diye. Zaten bu coğrafyada fazla suale de müsaade edilmemiştir yıllarca, birileri söyler, diğerleri kabul eder genellikle. Muhalif olmak, eleştiri yapmak hep en zor yolu tercih etmektir.
Sırf muhalif olmak için değil de yerinde görmek, havasını solumak, suyunu içip ekmeğini yemek için “Amed”e yahut Diyarbakır’a gitmeden önce bu soruları kendime belki de defalarca soruyordum. Yaşamı idrak etmeye başladığım, yani “politika” diye kavramlaştırdıkları şeyi hasbelkader anladığım günden itibaren hep süregelen bir sorunun “başkenti” olarak karşıma hep Diyarbakır ismi çıkıyordu. Nitekim doğruymuş, gittiğimde ne kadar politik bir şehir olduğunu anlamam çok zor olmadı. Bir gazete bayiinden bilmem ne gazetesini istediğimde bayii sahibinin“ne yapacaksın o gazeteyi, o gazate bilmem kimin değil mi, hani şu “kürt” olan ama sonra Başbakan gibi “kürt sorunu bitmiştir” diyen adamın değil mi?” dediğinde, her şey daha yeni başlıyordu. İki sokak ötede Diyarbakır’ın sıcağından biraz olsun kaçmak, iki dakika oturup soluklanmak istediğimizde karşımda “meşhur kürt kahvesi” yazılı birçok levha gördüğümde bir “türk kahvesi bağımlısı” olarak “kürt kahvesi ile türk kahvesinin farkı nedir ki, yapılışı mı farklı?” diye sorduğumda aldığım cevap Diyarbakır’ın politik duruşunu simgeliyordu. Garson kız gayet ciddi bir ses tonuyla ve üzerine vurgulayarak “her yönüyle farklı” diyordu. Ve bu farklılığı ben hoşgörü ile karşılayıp twitter’dan “kürt kahvesi çok güzel” yazdığımda aldığım cevap tüyler ürperticiydi. “Ancak sizin gibi faşistler dünyaca ünlü türk kahvesini kürtleştirir”…  Birileri yine şecaat arz ederken sirkatin söylüyorlardı…
Diyarbakır’ın kavurucu sıcağında hem başımı güneşten korumak hem de bölgeye ayak uydurmak niyetiyle kafama bağladığım puşi ile sokaklarda dolaşırken tenimin beyazlığı mı yoksa tipik bir kürt görüntüsüne sahip olmamamdan mı kaynaklandığını anlamadığım bakışlara maruz kalıyordum. Sokaklarda dolaşırken duvarların bir kısmında yazan“faşist devlet hesap verecek” ve “biji apo” yazılarını anlamlandırmaya çabalarken ve düşünürken birkaç çocuğun “hello” diye başlayıp “abi sen turist misin” diye devam eden sözleri ile çocuklara yöneldim. Birlikte fotoğraf çekilmek isteyen 8-9 yaşlarındaki 3 çocuk ile tam poz vermiştik ki önce biri ve devamında hepsi zafer işareti yaptılar. Meraklı bir tavra bürünerek bu ne işareti diye sorduğumda, “zafer işareti” ve ne için yapıyorsunuz dediğimde de“apo için” cevaplarını alıyordum. Evet, şimdi yazıyı okuyan arkadaşlarımın homurtularını hisseder gibiyim, “al işte küçücük çocuklar bile “terörist başı” için zafer işareti yapıyor” diyorsunuz. Hangi figürün kimler için ne anlamlar ifade ettiğini “ne” belirliyor acaba diye soruyor musunuz kendinize? Yoksa bu soru çok mu anlamsız geliyor hepimiz için, zaten daha dünden belirledik mi biz tüm bu soruların cevaplarını ve zihinsel sınırları çektik mi bu cevaplara göre? Kısacası bir “Kürt” ile yaşamadan, onu dinlemeden, nedenini niçin ini sormadan kendi değer yargılarımız ve koşullarımıza göre yargısız infaz ettik mi kaderlerimizi?
Ne demiştim? Hayatın politika olduğunu öğrendim öğreneli aklımda bu sorular hep var olmuş, önceleri kestirme cevaplar ile tamamen dışlayıcı cümleler ve hatta faşist söylemlerle bunları dışlayıcı refleksler vermiş ve akabinde hem okyanusumun (zihnimin) hem de vicdanımın zorlaması ile olaya daha fazla ehemmiyet göstermiştim. Zaten bu Diyarbakır ziyareti de tamamen vicdani bir sorumluluk ile hissettiğim acının tezahürüydü. Bilmiyorum memleketimin kaç canı hem de daha can olduğunu yeni idrak etmişken kutulara konulup çukurlara gömüldü! O zaman bunca ölümün yanında bizim yaşamak ağrısını hissetmemiz gerekiyor. İşte tam da bu noktada hayat çemberime bir şekilde değen insanlardan birisi çıkıyor karşımıza. Mardin’de bir çay bahçesinde Mezopotamya’yı seyreylerken yan masamda oturan bilmem ne Abi! 1994 yılında amcasını JİTEM öldürene kadar PKK’nin kayıplarına sevinen, “3-5 tanesi daha öldü iyi oldu” diyen ve akabinde PKK ile bağlantılı olduğu suçundan hapis yatan bilmem kim abi! Bugün BDP’de siyaset yapıyor ve “demokratik özerklik bizim daha önce sahip olduğumuz ancak kaybettiğimiz bir şey” diyor ve “Bugün burada veya Diyarbakır merkezde sen “MHP’liyim, Türk’üm, Milliyetçiyim” diyebilir ve hatta bağırabilirsin ve kimse sana dönüp bakmaz bile ama hadi gel bunun tersini Taksim’de yap bakalım”  diye bitiriyor cümlesini. “Çok açık ve net söylüyoruz, söylüyorum, biz Kürdistan istemiyoruz” derken samimiyetini anlayabilmek hiç zor değil. Peki ya arkamdan başka türlü konuşuyorsa paranoyası ile yaşamamız mümkün değil.“Hepimiz kardeşiz” sloganlarının artık içi boş birer cümle haline gelmesini istemiyorsak sözümüzün eri olmalıyız. Aksi takdirde Orhan Veli’nin yıllar önce söylediğini tekrar ediyor olmaktan başka bir şey yapmış olmayız: “Kimimiz öldü, kimimiz nutuk attı bu vatan için…” Fakat ölümlerden ve nutuklardan bıktık artık. Diyarbakır’da evlerinde kaldığım dostumun annesi ile benim annem aynı acıyı hissediyor yüreğinde; evlatlar, çocuklar, yavrular ölmesin! Bir Arapça atasözü: “Bazı şeyleri söylersen ayıplanırsın, söylemezsen patlarsın” diyor. Patlamaktansa ayıplanmayı tercih etmek gerek. Kutulara konularak çukurlara gömülenler ne bir politikacı, ne bir TSK üst düzey görevlisi ne de bir PKK üst düzey yetkilisinin çocukları değil. Yani Öcalan da, Karayılan da, Erdoğan da, Demirtaş ta, bilmem hangi komutan da çözüm için bir güce sahipler ama sorundan canları doğrudan yananlar değiller. Sorundan canı yananlar hep analar ile babalar… Ahmet amcalar, Ayşe teyzeler… Ve maalesef ellerinde bu sorunu çözmeye yönelik bulundurdukları gücün farkında değiller. Hep alışılmış siyasetçiden, askerden ve gerilladan çözüm beklemeye… Canı yanmayan çözüme yanaşmıyor ki! İntikam hırsı ile de çözüm olmuyor. O zaman halkların, kürdüyle türküyle artık neresiyse taraf, tüm halkların birbirleri ile konuşması, görüşmesi, kucaklaşması gerekiyor. Anlaşmak hiç zor değil peşinen söyleyeyim. Ez Amedimhezdikhem diyebiliyorsam ben, sizler de birbirinize “Ez te hezdikhem” diyebilirsiniz. Birbirimizi sevmekten bahsediyorum. Mademki inanan bir toplumuz, gerilla da ölse asker de ölse musalladan geçiyor cenazeler… O zaman kulak verin inandığınıza, Peygamberimiz (sav) buyurdu ki; "İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe gerçekten iman etmiş olamazsınız" [Müslim, Ebu Davud, Tirmizi]
Burak YALIM
UİÇ Derneği Başkanı


http://www.tuicakademi.org/index.php/yazarlar1/34-burak-yalim/1783-ez-amedim-hezdikhem

2 yorum:

  1. keşke herkes sizin gibi düşünebilse ve ön yargılı davranmasa

    YanıtlayınSil
  2. Samimi duygularla yazılmış bir yazı.kaleminize,emeğinize sağlık burak başkan.

    YanıtlayınSil