4 Ağustos 2011 Perşembe

Temelinde İnsan Olsun: Yeni Anayasa


12 Haziran Seçimleri gerçekleşmeden bir süre önce başlayan yazılara ara sürecini bugün sebepsiz yere bitiriyor ve kalemime sıkı sıkıya sarılıyorum. Seçimlerden önce beklediğimiz “yeni dönem” maalesef bir türlü başlayamadı.
Yeni Dönem dediğimiz Türkiye’nin hemen hemen tamamının mutabık olduğu “yeni anayasa”nın yazılması ile başlayacaktı. Bunun için de önemli olan çok sesli bir meclis ve herkesin her dilediği olmasa bile ortak geleceği kurgulayabilecek asgari isteklerini buluşturduğu bir sade metin. Temelinde ideoloji olmaması gereken, alabildiğine özgürlükçü, vatandaşından korkmayan, evrensel standartları göz önünde bulunduran bir metin.


Temelinde ideoloji olmaması gereken bir metin tahayyülü ile konuya girmek gerekiyor çünkü dünden alınması gereken ciddi dersler var. Siyaset bilimci olmama rağmen rahatlıkla söyleyebilirim ki “kemalizm” bir ideoloji değildir ancak ve maalesef Türkiye Cumhuriyeti bu felsefe ile yıllarca yönetilme gayretine maruz bırakılmıştır. Şimdi birileri kalkıp “Atatürk Düşmanlığı” yapıyorsun diyecek olsalar da hakikatten kaçmak gibi bir lüksümüz yok. Kemalist yaklaşımlar Türkiye’de yaşayan farklı etnik ve dinsel grupları o veya bu şekilde dışlamış, bastırmış ve kısmen yer altına itmiştir. Örnekleyecek olursak eğer, 1937 Dersim vakası, Said Nursi’nin kabrinin yerinin gizlenmesi ve defalarca değiştirilmesi, başörtüsü meselesi, cemaat ve tarikatların baskı altına alınması, istiklal mahkemelerinde alınan yargısız infaz kararları, hatta cumhuriyetin ilk yıllarında muhaliflerin o veya bu şekilde derdest edilmesi vs... Kemalist – Laik ve elitist zihniyetin yukarıda saydığımız vakalarda başrolleri oynadığı, yukarıda sayılan olayların mağdurlarının ise muhafazakar, dindar, kürt ve hatta alevilerle birlikte rum ve ermeniler olduğunu söylemek gerekiyor. Zaten kurucu felsefe dediğimiz şeyin de Sunni-Türk bir ulus inşaa etme çabası olduğunu kimse inkar etmeyecektir.
“Günün şartları...” diyerek başlayacak cümlelerle birlikte öyle olmasa böyle olurdu şeklinde yorumlar maalesef bugünün dünyasında kimseyi tatmin etmemekle birlikte günümüz sorunlarına çare bulmak için birer ilaç hüviyeti taşımamaktadır. Tarih o koşulları dayatmış olabilir, yapılanlar zaruriyet de olabilir ancak bunların doğru olduğunu söylemek, hem de bugünün dünyasından bakan bir kafa ile pek mümkün görünmuyor. Tabiki burada derdimiz tarihe intikam hırsı ile farklı bir bakış sunmak ve yapılanları alaşağı ederek tarihi sorumluluğu olan ve bugünlerin oluşumunda emeği geçenleri karalamak değildir. Önemli olan bugünün dünyasından geçmişe bakıp bugünün sorunlarının kaynağında nelerin olduğunu tespit ederek gerekli düzenleme ve reformları yapabilmek. Nitekim Türkiye’de toplum da bu yönde bir eğilim ve değişimi çok yavaş da olsa göstermektedir. Birçok ulusalcı-kemalist ve hatta elitist artık eski Türkiye’nin eski kuralları ile bir adım ileri gidilemeyeceğini tespit etmiştir ve etmeye devam etmektedir.
Tüm bu teferruatı yazmadan “yeni anayasa”nın oturacağı zeminin ideolojik olmaması gerekliğini anlatmak hiç kolay değil. Lakin bu süreci dillendirmek, geçmişe eleştirel bakmak ve bir takım kutsallaştırılmışları tenkit etmek de hiç kolay değil. Ancak yeni bir dönem ve büyük uzlaşının zaman akıp giderken birdenbire oluşmasını da beklemek mümkün değil. Dolayısıyla biraz içimiz gıcıklanacak, yılların torna tesviye usulü üzerimizden geçen milli eğitiminin hafif dışına çıkacağız ve ancak böylelikle “muhteşem geleceğe” odaklanabileceğiz. Pek muhteşem olur mu olmaz mı bilemiyorum ama en azından beklentileri en üst düzeyde tutarak yola çıkarsak sonuç olarak elde edeceğimiz kazanımlar artacaktır.
Yeni Anayasa’nın temeline insan, ilk katına ise Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı sapasağlam bir şekilde oturtulmalıdır. Temelinde insan olan bir anayasaya karşı akıl üretecek bir zihniyeti hep birlikte “hastalıklı” ilan edebiliriz ama kemalizmin de komunizmin de şeriatın da bir anti’si, karşıtı mutlaka olacaktır ve haklı sebepler öne sürebilir. Dolayısıyla yeni anayasanın, medeniyetlerin beşiği dediğimiz, “ne olursan ol gel” diyen Mevlana’nın kalbinde yaşadığı “anadolu” ile özdeşleşmesi ve doğal olarak insan temeline dayanması zaruridir. İnsanlar içinden birini seçip onun üzerine bina edilecek anayasa mutlaka bir gün gelip tarihi hükmünü yitirecektir çünkü kavrayıcı ve kapsayıcı olamaz.


(21 Temmuz 2011)
www.konseptdisi.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme