25 Eylül 2011 Pazar

İnce Güç (Soft Power) Terk mi Ediliyor?



Hepimizin diline pelesenk oldu Türkiye’nin bölgesinde izlediği ince güç temelli politikalar. Türkiye ekonomik entegrasyon temelli bu politikalarını Türk dizileriyle süslüyor ve kendi içerisinde geliştirdiği demokrasisinden tutunda hukuk devleti olma yolunda attığı adımlar ile etrafına ve dünyaya “barış ve istikrar” mesajları vererek güçlü bir “soft power” imajı oluşturmuştu. Arabulucu Türkiye, “sıfır sorun” hedefli Türkiye ve ekonomik büyümesi ile imrenilen Türkiye, dünya basınında hep bu yakıştırmalar ile anılmaya alışmıştık. Kıbrıs Sorunu’nda bir adım önde olma hedefi, Ermeni meselesinde protokoller ve sınır kapılarını açma düşünceleri, Suriye ile kalkan sınırlar ve altını ısrarla çizdiğimiz ekonomik büyümemiz ile açılıyorduk tüm dünyaya. Ve bu barış temelli istikrar odaklı politikalar Türkiye’nin imajını pozitif yönde değiştirirken kendi içerisinde de demokrasisini daha ileri taşıması gerekliliği inancını bir bakıma oluşturuyordu. Çünkü dünyaya uyum sağlamak demek, büyük devlet olmak hedefine sahip olmak demek, daha fazla demokrasiyi, insan haklarına daha saygılı olmayı ve vatandaşına daha fazla ekonomik refah sağlamayı gerektiriyordu.  
Türkiye yukarıda saydığımız hedeflere ulaşma yolunda emin adımlarla ilerlerken ve her yeni günde adından daha fazla söz ettirirken ne oldu nasıl olduysa bugün bambaşka bir algı var ortada. Libya’da Sirte’ye yardım götüren kargo uçaklarımıza ateş açılıyor, Palmer Raporu açıklandıktan sonra Seyrüsefer açıklaması ile donanmanın Doğu Akdeniz’de daha sık görüleceği söyleniyor, Kıbrıs Rumları petrol arayınca ikinci kez Akdeniz’e savaş gemilerinin gitmesi gündeme getiriliyor ve hatta Başbakan İsrail ile savaşmayı gerektirecek bir olay olan 9 vatandaşımızın uluslararası sularda öldürülmesini büyük ülke gibi karşıladık ve barışçıl çözüm istedik diyerek bir nevi savaş da edebiliriz muhtırası veriyor. Hal böyle olunca da “proaktif dış politika” meselesine destek veren ve önemseyenler bile ne oluyor bize diye kendi kendilerine soruyorlar. Çünkü eski Türkiye dediğimiz ve eski politikalar diye adlandırdığımız temelsiz politikaların izlendiği günler geliyor aklımıza. Mesela Kıbrıs ile ilgili tarih boyunca yapılan dengesizlikler, komşulara ilişkin toptancı düşman yaklaşımı ve hatta uzak yerlerdeki soydaş – akraba topluluklara ve ülkelere karşı benimsenen “abi” duruşu bir anda beliriveriyor zihinlerde. İster istemez çekiniyoruz, tedirginleşiyoruz ve durumu idrak etmek için kendi kendimizi sorgula bir hale bürünüyoruz. Paranoyalarımız da depreşiyor tabii ki, oyunun içinde oyun mu var, kim bizi bu sürece itmek istiyor halet-i ruhiyesi de hasıl oluyor. Bunlar anormal değil, yıllarca yaşanılan politikasızlığın yarattığı endişe halleri ve bir tür psikolojik savaş eşiği de denilebilir.
Türkiye uzun zamandır yukarıda da bahsettiğimiz gibi “soft power” dediğimiz ince güç uygulamaları ile etrafında sıcak çatışmalar çıkarmaksızın ve ekonomik refah düzeylerini ve bağımlılığını arttırarak sorunları çözmek istiyor. Bunu uygulayıp başarılı olduğu birçok alan da var. Mesela vize uygulamasını kaldırdığımız ülkelerin sayısını eski döneme göre bir kıyaslayın. Yahut Bulgaristan, Yunanistan, Irak gibi ülkelerle ve hatta şu günlerde çok sıcak gelişmelere sahne olan Suriye ile yaptığımız ticareti eski dönemle karşılaştırın. Türkiye’nin Mısır ile yeniden oluşturulan ve düzenlenen ilişkilerine bir bakın. Tüm bunlar esasen ince güç uygulamasının yarattığı imaj ile geliştirilen ilişkilerdir. Ancak iş eninde sonunda soft power ile hard power arasında bir denge oluşturacak yaklaşımları mecburi kılıyor. Yıllarca arka çıkılmaya alışmış, hukuk tanımazlığı normal bir durum olarak gören ülkeler ve amiyane tabirle şımarık çocuklar bu yumuşak geçişe direniyor. Bugün İsrail ile Türkiye arasındaki sorunun temelinde değişmeyi ve dönüşmeyi ısrarla kabul etmeyen ve adeta tüm dünyaya meydan okuyan İsrail Hükümeti’nin yaklaşımları var. İsrail içinde dahi Türkiye’nin meşru taleplerini anlayan ve İsrail hükümetine sert eleştiri yapanların sayısı azımsanmayacak kadar çok. Diğer yanda Kıbrıs Rum Yönetimi’nin sanırım İsrail’in de desteği ve itelemesi ile izlediği politikalara bakmamız gerekiyor. Kısacası ince güç ile yumuşak geçiş her konuda ve aktörde aynı şekilde etkili olamıyor ve Türkiye hal böyle olunca ses tonunu yükseltmek durumunda kalıyor. Başbakan’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na hitaben yaptığı konuşmanın içeriğine bugün kim itiraz edebilir? İçerik konusunda ABD yönetiminin de bir itirazı olmadığı kesin ancak yöntem ve bu içeriği hayata kavuşturma konusunda sıkıntılar yaşanıyor. Biz ne kadar istemesek bile “gerekirse savaşılır” sözü ağızdan çıkıyor ve BM genel kurulunda Başbakan korumaları ile BM görevlileri arasında bu psikolojinin yansıması olarak itiş kakış yaşanabiliyor. Çünkü birileri oturup aklıselim ile konuşarak sorunların çözümüne yanaşmıyor. Sonra oyunun kuralları ister istemez değişiyor. Burada önemli olan da sizin yumuşak geçişi ince güç ile sağlayamadığınız yerde ses tonunuzu yükseltebilecek arka plana sahip olup olmadığınızdır. Eğer ekonominizin kredi notu yükseliyorsa, milli savunma konusunda kendinize güveniniz varsa ve içerideki hassas konuların sesinizin gür çıkmasını engellemek için bir araç olarak kullanılmayacağını temin edebiliyorsanız haliyle sahip olduğunuz özgüven ile kükreyebiliyorsunuz. İşte sorulması gereken soru da bu, “sesimizi bu tona yükseltecek kadar olduk mu?”
Tabiî ki bu sorunun cevabını verecek olan siyasi irade yani iktidardır. Biz ne kadar dışarıdan izlemeye çalışsak bile mutlaka kapalı kapılar ardında kalan konuşmalar, düşünceler ve gelecek planları vardır. Son seçimlerde %50’ye yakın oy alarak iktidara gelen AK Parti’nin dünya için “barış, adalet ve işbirliği” çağrıları yapması elbette hepimizin hoşuna gidiyor. Önemli olan bu çağrıları yaparken yaslandığınız zeminin sağlam olup olmadığıdır. İçerde patlayan bombalar, halen gündemin konusu olamayan yeni anayasa ve diğer meseleler ayağımıza dolanmazsa bu çağrılar çok daha anlamlı bir hale gelecektir. Türkiye’nin aklında halen daha ince güç var, bu çizgiyi kaybetmek istemiyor diye umut ediyor ve yerine göre özgüvenle sesimizi yükseltmeyi anlamlı bulmak gerektiğine inanıyoruz.

Burak YALIM (@burakyalim)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme