30 Eylül 2011 Cuma

Terörün İkamesi Demokratik Siyasettir Fakat Teröristten Siyasetçi Olmaz

Son dönemde hepimizin içini yakan ve eskiden yaşananlara benzemeyen terör saldırıları ile karşılaşıyoruz. Ankara ve Siirt’te patlayan bombaların sivilleri hedef almış olması ve Pervari’de yaşanan çatışmanın on saat sürmesi tanıdık bildik PKK davranışları olarak görünmüyor.  Bu eskisine benzemeyen usule askerlerin yerine daha sık polisleri hedef alma durumunu da eklemeliyiz. PKK eylemlerinde genel olarak askerler hedef alınır, vur-kaç taktikleri uygulanır veya mayınlı saldırılar ön planda yer almıştır. Bugün vurup kaçmak yerine on saat çatışmayı göze alan, askerlerden çok polis hedeflerini gözeten ve son tahlilde çatışmanın tarafı olmayan sivillere kadar uzayan saldırıların bir başka anlamı olması gerekiyor. PKK, köşeye sıkışan bir kedinin sıkıştığı yerden çıkmak için tırnaklarını her yere batırması veya ateşin etrafında kalan akrebin kendisini sokması gibi bir durum içerisinde.
Özellikle Kandil’in vurulmasından sonra bu başıbozuk saldırıların arttığını görmek zor değil. Hedefte ise bilhassa askerler değil polisler var. Yine yakın bir zamanda halı saha maçı yapan polislerin uzun namlulu silahlarca vurulması ve şehit edilmesi olayını da bu başıbozuk saldırılar ve polisin odağa alındığı savına örnek gösterebiliriz. Tüm bunlar yaşanırken Türkiye’nin haklı olarak Kandil dağına hava operasyonları gerçekleştirmesi ve kara harekâtı olasılığının konuşulması bazı çevrelerce “terörle mücadelede 90’lı yıllara dönüş mü var” sorusu etrafında farklı bir tartışma oluşturdu. Türkiye’nin terörle mücadelede 90’lı yıllara dönmesi bugün içinde olduğumuz koşullarda pek mümkün görünmüyor ve zaten bunun desteklenmesi de mantıklı değil. Çünkü bugün Türkiye “susurluk dosyası” üzerinde bir özel harekatçının itirafları ile yeni bir merhaleye ulaşmışken ve çok uzak olmayan bir zamanda gerçekleşen helikopter kazasında ölen Muhsin Yazıcıoğlu’nun suikasta kurban gittiğini ve bunu yapanlarla ilgili cumhurbaşkanına ulaşan video görüntülerinde önemli delillerin olduğunu öğrenirken, 90’lı yılların gayri-hukuki ve insan onurunu hiçe sayan terörle mücadele uygulamalarına dönmesi düşünülemez. Her ne kadar eksikleri halen var olsa da Türkiye; demokrasi, hukuk ve insan hakları konusunda çok önemli ve geri dönülemez reformlar gerçekleştirmiş durumda.  Zaten bugün PKK’nın köşeye sıkışmış bir kedi gibi önüne geleni tırmalama çabası ve bir terör örgütü disipliniyle bağdaşmayan eylemleri bu reformların ve ilerlemenin açık bir göstergesi. Terör örgütü bir cinayet şebekesi de olsa kendi varlığını ve meşruiyetini sürdürecek argümanları oluşturabilmek için sistemli ve kendi iç disiplini ile hareket eder. Fakat son saldırılar gösteriyor ki PKK bu iç disiplini de yitirmiş ve artık var gücü ile yüklenmek istiyor. Çünkü PKK’nın elinde kullanabileceği argümanlar her yeni günde tükeniyor. Kürt Açılımı olarak adlandırılan süreç ile Türkiye’nin Kürt vatandaşlara ilişkin yaklaşımında gerçekleşen değişim ve hukuk dışı yolların her yeni günde imkânsız bir hale geliyor oluşu PKK’nın elini kolunu bağlıyor ve son çare olarak kitleleri hedef alan ve şehirleri vuran saldırı yöntemlerini deniyor. Hepimizin bildiği gibi terörün amacı korku yaratmak ve bu korkunun neticesinde hayatın normal akışını değiştirmektir. Bugün PKK’nın yaptığı hayatın normal akışını değiştirmek çabası ve bu çabanın arkasında Türkiye’nin başta batısına “yeter artık” dedirtebilmek. PKK sırf bunun için on saat süren bir çatışmayı göze alarak şehit sayısını arttırmayı hedefliyor. Her yeni günde şehit haberleri ile uyanıyor oluşumuzun yaratacağı psikoloji ile PKK kendisi için meşruiyet sağlayacak olan “bakın Türkler Kürtlere saldırıyor, Kürtleri istemiyor” argümanını oluşturmak istiyor.
Bu noktada önemli olan PKK’nın eylemlerinin güçlü bir istihbarat ile tespit edilebilmesi ve yaşanacak kayıpların en aza indirilebilmesidir. Karşımızda son demlerini oynayan ve dolayısıyla olabildiğince fazla kayıp verdirerek Türkiye’nin Başbakan’ın ağzından duyurduğu “terörle mücadele, siyasetle müzakere” stratejisini baltalamaya çalışıyor. PKK’nın en büyük temennisi sokakta bir Türk – Kürt kavgası çıkarabilmek yahut Türkiye’nin demokratikleşme ve ekonomik kalkınma süreçlerine darbe indirebilmek. Çünkü demokrasinin olmadığı, ekonomik refahın eksildiği her yer ve zamanda milliyetçi duyguların ön plana çıkacağını, hukuksuzların oluşacağını ve devlet dediğimiz aygıtın sağlıklı politikalar üretmeyi sürdüremeyeceğini çok iyi biliyor. Aslında Türkiye’nin de tam bu noktada sorunu daha geniş bir pencereden ele almasının vaktinin geldiğini söyleyebiliriz. Türkiye’nin Kürt meselesinde son yıllarda ileri adımlar attığı ve bu adımların çok yerinde olduğu bir gerçek ancak kamuoyundan baskı yemek ve oy kaybetmek endişesi ile bu ilerici tutumun durması kabul edilemez. BDP’nin meclise dönmemesi ve yaşanan saldırılar bahane edilerek demokratik sürecin durması ve bölgedeki ilgili – ilgisiz birçok vatandaşın tutuklanması doğru değil. Hatip Dicle konusuna bulunamayan çözümün bölge halkında yarattığı “oyumuzu gasp ettiler” düşüncesini unutmamak gerekiyor. Aslında sorun bölgede hangi siyasi aktörün daha güçlü olduğunu ispat etme sorunu çizgisinden çıkarılmalı ve BDP’li olsun AKP’li olsun tüm vatandaşların teröre fiilen bulaşmadığı sürece normal yaşamına devam etmesini sağlamak için çok hassas davranılmalı. Tabii ki tüm bunlar yapılırken PKK’nın vesayetine sığınmak gibi bir tutumla siyaseti ikinci plana atan BDP’li milletvekili ve yöneticilerin de ciddi anlamda kendilerini ve söylemlerini yenilemeleri gerekiyor. Çünkü Türkiye eski Türkiye olmaktan çok uzakta ve yeni Türkiye’de silahların değil siyasetin, çatışmanın değil müzakere ve diyaloğun ön plana çıktığını görmeleri gerekiyor. PKK – MİT arasında yaşanan görüşmelerin basına sızması ile kamuoyunda belki de birilerinin beklediği infial halinin yaşanmaması, aksine sağduyulu ve olgun bir tavrın belirmesi bunun en güzel kanıtı. İkinci olarak da BDP’lilerin dikkatle üzerinde durmaları gereken bir konu ise marjinalleşmekten ve bölgeye kapalı kalmaktan kendilerini sakınmaları olacaktır. PKK köşeye sıkışan kedi misali herkesi tırmalama gayreti içindeyken köşeden çıkamayacağını anladığı zaman son adım olarak en yakınında olanları da uçurumdan aşağıya beraberinde götürebilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme