5 Eylül 2011 Pazartesi

Türkiye – İsrail: Gazze Srebrenitsa Olmamalı


Başbakan Erdoğan’ın Ocak 2009’da Davos Ekonomik Forumu’nda İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres’e  “One Minute” dediği ve dünya gündemine düşen olaydan sonra Türkiye – İsrail ilişkileri gerilemeye başlamış ve alçak koltuk krizi, Kurtlar Vadisi Filistin filmi, Mavi Marmara olayı ile daha da kötüye gitmişti. Son olarak Mavi Marmara olayına ilişkin Birleşmiş Milletler’de oluşturulan panelin hazırladığı Palmer Raporu ile ilişkiler adeta dibe vurmuştur. Genel olarak resme baktığımızda Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkiler son iki yıldır neredeyse gündemimizden hiç düşmemiş ve sabah akşam İsrail meselesi konuşulur hale gelmişti. Türkiye ile İsrail ilişkilerinin tarihi perspektifine bakıldığında bugün geldiğimiz nokta ilişkiler tarihinde “en kötü” seviye olarak nitelendirilebilir.

Bugün Ortadoğu adını verdiğimiz coğrafyada (neden “Ortadoğu” olduğu da sorgulanmalı) bundan yaklaşık 70 yıl kadar öncesinde bir İsrail devleti mevcut değildi. İsrail devleti 1948 yılında günün dünya şartları gereği ABD – İngiltere eksenli bir dayatmanın ürünü olarak varlığını ilan etmiştir.[1] Türkiye’nin de dönemin koşullarında Sovyet tehdidi sebebiyle zorunlu olarak yaptığı Batı bloğu tercihiyle İsrail Devleti ile bölgesel bir partner olma durumunu ortaya çıkmıştır. Bu bölgesel partnerlik ilişkisinde, küresel anlamda Batı bloğunun tercih edilmesi ve var olan ABD – İsrail özel ilişkilerinin etkisi dikkate değerdir. Bilhassa ABD’de güçlü olan Yahudi lobisinin İsrail – ABD ilişkilerine etkisi küresel bağlamda da ABD – Türkiye ilişkileri üzerinde önemli bir etken oluşturmuştur. Dolayısıyla II. Dünya savaşının akabinde oluşan özel küresel şartlar nedeniyle kurulan İsrail Devleti ile Türkiye ilişkilerinin temeli 70 yıllık bir geçmişe dayanmaktadır. Fakat bu özel ilişkiler boyutundan önceye gitmek ve bugün Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerini doğrudan etkileyen Filistin meselesi ile Türkiye - Arap Dünyası ilişkilerine değinmekte yarar var. Türkiye’nin ardıl devleti olduğu Osmanlı Devleti ile Arap halklarının ilişkileri ve Kudüs dâhil olmak üzere Mekke – Medine hattına verilen önemi görmeden bugün gelinen aşamada İsrail’in neden Türkiye’nin gündemini bu kadar meşgul ettiğini anlamak mümkün değildir.

Osmanlı Devleti ve tabiatıyla yöneticilerinin Araplara ve Arap Coğrafyasına verdiği önemi görmek için 1890’lı yıllarda Halep-Musul-Bağdat-Şam-Medine gibi önemli şehirlere ulaşılmasına öncelik verdiği ve Anadolu’da bir sürü ulaşım sorunu yaşanmasına rağmen buralara uzayan demiryolu projelerine büyük paralar akıttığını bilmemiz gerekir. Çünkü imparatorluk bu şehirleri Anadolu’daki İstanbul, Bursa, Edirne gibi şehirlerden farklı tutmamıştır. Filistin konusunda ise bilindiği gibi Siyonist Lider Thedor Hertlz’in Osmanlı Devlet’inin borçları ile ilgili Duyun-u Umumiye’yi ortadan kaldıracak kadar cazip tekliflerine Sultan Abdülhamid itibar göstermemiştir.[2] Hatta kendisi karşı teklifte bulunmuş ve tıpkı 1490’lı yıllarda Osmanlı Devleti’nin daha önce yaptığı gibi Yahudiler için Osmanlı ülkesinde herhangi başka bir yeri yerleşim alanı olarak açabileceğini belirtmiş ancak Filistin’e dönmek bir ideolojik yaklaşımın sonucu olduğu için Siyonistler bunu kabul etmemiştir. Bazı kaynaklarda da rivayet edildiği üzere Sultan Abdülhamid Hicaz tren yolunun Medine’ye ulaştığı yerde Hz. Muhammed’in ruhaniyetini rahatsız etmemek için 5-6 km’lik bir kısımda rayların altına keçe döşettirmiştir. Bugün Arap coğrafyasının önemli şehirleri ve hatta başkentleri olan Bağdat – Şam – Kahire gibi şehirlerde Osmanlı-Türk izlerini görmek ve bunun yanında İstanbul – Konya – Bursa gibi şehirlerdeki mimari ve hat sanatındaki Arap yazısının zirve yapışı birbirini bütünler niteliktedir.[3] Osmanlı – Türk geleneği ile Arap kültürünün tanışması bin yıldan fazla bir geçmişi birlikte yaşam alanı oluşturması ise yine bin yıllık bir süreci işaret etmektedir. Bugün Yahudilik Hıristiyanlık ve Müslümanlığın kutsal şehri olan Kudüs’ün tarihine baktığımızda da etnik kökeni hakkında tartışmalar olmakla birlikte Arap-Kürt-Türk tarihinin sahip çıktığı Selahaddin Eyyübi’nin 2 Ekim 1187’de Kudüs’ü Haçlılardan aldığını görüyoruz. Haçlılar meselesine değinmişken o dönemde Doğulu Arap ve Hıristiyan Cemaatleri ile Yahudilerin Haçlılara karşı Müslümanlarla birlikte hareket ettiğini de belirtmekte fayda görüyorum.[4]

Yukarıda bazı örneklerle değinmeye çalıştığımız Osmanlı – Türk ve Arap ilişkileri 1917’de İngiliz General Edmund Allenby’nin Kudüs’ü Osmanlıların elinden alması ve Osmanlı Devleti’nin çözülerek yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile bambaşka bir şekil alıyordu. Arap coğrafyasının büyük bir kısmı sömürge durumuna düşmüş bunun yanında yeni kurulan cumhuriyetle birlikte Türkler özgürlüğün ve kalkınmanın umudunu yaşıyorlar ve yeni bir devlet olarak “cumhuriyet” kavramını İslam dünyasına taşıyorlardı. Kurtuluş mücadelesi esnasında Arap ve Türk halkları arasında her ne kadar etkileşim yaşanmış ve yakınlaşma denemeleri olmuşsa da Fransız Devrimi ile birlikte Osmanlı siyasal ve kültürel coğrafyasına ve dolayısıyla Ortadoğu’ya da giren “ben idraki” ve “öteki” kavramları neticesinde çözülme gerçekleşmiştir. Kurtuluş mücadelesinden yeni çıkan Türkiye’nin kendi iç sorun ve sıkıntılarına odaklanıyor oluşu ve kendisini batılı bir anlayışla yeniden yapılandırması da bu kopuşu ve çözülmeyi hızlandırdığı gibi ilerleyen dönemlerde Araplar nezrinde Türkiye’nin “emperyalist batının müttefiki” imajıyla anılmasını da doğuracaktı.  Özellikle II. Dünya savaşından sonra Soğuk Savaş döneminin yarattığı özel koşullarla birlikte İsrail Devleti’nin ortaya çıkması ve Türkiye’nin yukarıda andığımız zaruri blok tercihi neticesinde Türk – Arap ilişkileri bambaşka tarihi niteliklerinin tam aksine birbirinden gittikçe uzaklaşan ve kopma eğilimi arz eden bir niteliğe büründü. Türkiye’nin soğuk savaş döneminde belli zamanlarda dalgalanma gösteren dış politikası nasıl ki 1967 Arap – İsrail Savaşı’nda ve 1969’da Mescid-i Aksa’ya yapılan fanatik Yahudi saldırısında Araplardan yana net bir tavır almış olsa da genel itibariyle dönemin koşullarının dayatması ile İsrail Devleti ile stratejik bir işbirliği geliştirmiştir.[5] Ancak soğuk savaşın bitişi ile birlikte bölgede ideolojik eksenli (doğu – batı) kutuplaşmalar ve birliktelikler yerini kültürel tanımlamalara ve din – medeniyet eksenli bir kutuplaşmaya terk etmiştir.[6] Dolayısıyla burada karşımıza tarihi perspektifte kültürel yakınlaşma ile birlikte medeniyet aidiyetli tartışmalar çıkmaktadır ki bugünlerde yaşanan ve “Arap Baharı” olarak anılan gelişmeler de buna işaret etmektedir. Libya’da yaşanan gelişmelerde Fransa İçişleri Bakanı Gueant’ın Fransa Devlet Başkanı Sarkozy için “Haçlı Seferi” liderliğini yürüttüğü benzetmesi yapması bunun en yakın örneği olarak gösterilebilir. Nitekim Mısır’da ve Tunus’ta yaşanan değişimlerle birlikte İhvanı Müslimin ve En Nahda gibi din temelli siyasi aktörlerin etkin bir şekilde ortaya çıkmalarını da bu bağlamda değerlendirmek mümkündür. Benzer şekilde Filistin’de demokratik seçimler ile işbaşına gelen Hamas’ı da aynı eksende değerlendirebiliriz. 

Türkiye’nin bugün soğuk savaşın bitişi ile birlikte yeniden şekillenen Ortadoğu coğrafyasında “rol model” olarak görülmesi veyahut gösterilmesi ile İsrail – Türkiye ilişkilerinde yaşanan gerilimli süreç, yukarıda andığımız tarihi örnekler ve ilişkilerle birlikte günümüz gelişmelerinin getirdiği bir sonuç olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye son on yıldır İslami referansları kuvvetli olan AK Parti iktidarıyla birlikte inanılmaz bir ekonomik ve demokratik gelişmeye imza atmıştır. Bu bağlamda Türkiye’nin İsrail eksenli Ortadoğu politikasını sürdürmesi hem küresel gelişmeler hem de iç dinamikleri açısından mümkün değildir. Küresel anlamda aktör olma hedefiyle yol alan Türkiye’nin Ortadoğu’da lider ülke konumuna gelmesinin olmazsa olmazı İsrail’in hukuksuz ve başına buyruk uygulamalarına son vermesidir ki Türkiye – İsrail ilişkilerinin seyrindeki gerilim bu hedefin sonucudur. İç dinamikler açısından ise günümüz dünyasında dış politika oluşum ve uygulamasında toplumsal taleplerin etkinliğinin arttığı gerçeği bir kenarda dururken Türkiye’nin hem Müslüman olmaktan gelen hem de mazlumun yanında olma refleksi taşıyan toplumsal talepleri neticesinde Filistin meselesi ve özelde Gazze ablukasına duyarsız kalması mümkün değildir. Dikkatli bakıldığında Türkiye’de sadece İslami çevreler değil sosyalist çevrelerden tutun da liberal kesimlere kadar geniş bir halk kitlesi Gazze meselesinde İsrail’e karşı tavır takınmaktadır. Türkiye’nin bugün küçük olarak anabileceğimiz toplumsal kanadı olan laik-elitist grupların “Gazze’de ne işimiz var”, “İsrail ile dostluğumuzun bitmesi iyi olmaz” şeklinde söylemleri, soğuk savaşın bitişi ile değişen paradigmayı ve Türkiye’nin geldiği noktayı iyi okuyamıyor oluşundan ötürüdür. Yaşanan son Palmer Raporu olayında halen daha bu refleksin küçük de olsa var olduğu gözlemlenmektedir. Palmer Raporu’na dikkatle bakıldığında ise raporun başlı başına kendi içerisinde çeliştiği çok net görülecektir. Raporda, İsrail askerlerinin daha Mavi Marmara gemisine inmeden önce ateş açtığı ve iki yolcunun yukarıdan gelen ateşle öldürüldüğü fotoğraflarla kabul edilirken (123 numaralı kısım), bir iki sayfa sonrasında kalın harflerle yazılı olan 133 numaralı kısımda İsrail askerlerinin Mavi Marmara gemisine indiğinde mukavemet ile karşılaştıktan sonra ateş ettiği yazılıyor.[7]

Palmer Raporu’nun Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından atanan bir panelin hazırladığı bir metin olduğu ve bağlayıcılığı bulunmadığı gerçeğini de dikkatle vurgulamakta fayda var. Aslında bu rapor ile birlikte yine bağlayıcılığı olmayan BM İnsan Hakları Komisyonu’nun Mavi Marmara Raporu’nu birlikte kıyasladığımızda arasında muntazam bir çelişkiyi görmek mümkün. BM İnsan Hakları Komisyonu’nun biri Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin eski yargıcı, diğeri BM savaş suçları savcısı, bir başkası da bir insan hakları uzmanından oluşan heyetin 100’den fazla görgü tanığını dinleyerek yaptığı inceleme sonucu hazırlanan 56 sayfalık rapor İsrail’i ''uluslararası hukuka ve insan hakları hukukuna aykırı davranmakla'' suçlamaktaydı.[8] Palmer Raporu ise bu anlamda herhangi bir suçlamayı içinde barındırmamaktadır. Yine Palmer Raporu İsrail’in Gazze Ablukasını meşru gösterirken Gazze ablukası daha önce Birleşmiş Milletler Genel Kurulu (BMGK) tarafından gayri meşru ilan edilmişti. Fakat burada da dikkat edilmesi gereken BMGK’nın kararlarının da bağlayıcı olmadığıdır.

Türkiye daha açıklanmadan önce her nasıl oluyorsa Amerikan basınına sızdırılan Palmer Raporu’na refleks olarak yeni bir eylem planı geliştirdi ve İsrail ile ilişkilerini 2. seviyeye indirmekle başlayan ve 5 maddeden oluşan bir stratejiyi Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu açıkladı. Buna göre; Türkiye ile İsrail arasındaki askeri anlaşmalar askıya alınıyor, Doğu Akdeniz’de seyrüsefer serbestisi için her türlü önlemin alınacağı duyuruluyor, Türkiye’nin Gazze ablukasını tanımadığını açıklıyor ve bununla ilgili Uluslararası Adalet Divanı’nda inceleme başlatılması girişimi gerçekleştiriyor ve son olarak da saldırıda mağdur olan Türk ve yabancı herkesin mahkemelerde hak arama girişimine yardımcı olacağını ilan ediyor. Dışişleri bakanı Davutoğlu bu eylem planını açıklarken Palmer Raporu’nun Türkiye tarafınca yok hükmünde sayıldığını da belirtti. Türkiye’nin bu tutumunun İsrail’e boyun eğmemekten öte anlamları olduğunu görmek zorundayız. Öncelikle Türkiye üyesi olduğu Birleşmiş Milletler aracılığı ile dış politikasını temellendirdiği “uluslararası hukuk” önünde herkesin eşit olması gerektiğini vurguladı. Bu şu anlama geliyor, Türkiye artık herkesin eşit ama bazılarının daha eşit olduğu bir küresel sisteme “hayır” diyor ve bu adaletsiz sistem karşısında sistemin içerisinde kalarak ve rasyonel tepkiler vererek hareket ediyor. Türkiye bunu yaparken aslında Birleşmiş Milletler’in de işlevsiz, kendi içerisinde çelişkili ve sonuç alamayan bir mekanizma olduğunu ortaya koymuş oluyor. Diğer taraftan Türkiye batı dünyasının “ahlaki değerler” vurgusu etrafında geliştirdiği insan hakları söylemini yine aynı vurgu içerisinde kalarak eleştiriyor ve meselenin sadece söylem ile değil eyleme dönüştürülmesi gerekliliğine vurgu yapıyor. En önemlisi ise Türkiye’nin bu hamleleri yaparken İsrail halkı ile hükümetini ayrı değerlendiriyor olmasıdır. Böylelikle hazır kıta bekleyen “anti-semitizm” eleştirmenlerine karşı da Türkiye kendisini güvence altına alıyor ki uyguladığı politikalar ve tarihi perspektif bu anlamda Türkiye’nin ne kadar tutarlı olduğunun bir göstergesidir. Hatırlanacağı üzere 1490’lı yıllarda Endülüs İspanya’sından Yahudiler ve Müslümanlar birlikte kovulmuştu ve Yahudileri kabul eden ve onlara yaşam alanı oluşturan devlet Osmanlı Devleti olmuştur. Geçtiğimiz günlerde kabul edilen vakıflar yasasının ek maddeleri de bunun bir başka örneği olarak gösterilebilir. Bu maddelerin vakıflar yasasına eklendiğinin resmi gazetede ilanından hemen bir sonraki gün Başbakan Erdoğan’ın Türk Musevi Cemaati Başkanı Sami Herman ve Musevi Cemaati Ruhani Lideri Hahambaşı İshak Haleva’nın da katıldığı azınlık cemaat liderleriyle gerçekleştirdiği iftar programının da bu konuda kayda değer bir önemi bulunmaktadır.
Sonuç olarak; Türkiye – İsrail ilişkileri tarihinin en kötü dönemini yaşamaktadır. Bu kötü gidişte Türkiye’de İslami referansları kuvvetli bir siyasi partinin iktidarda olmasından çok bölge ve dünya paradigmasındaki değişim ve gelişmeleri okuyamayan İsrail hükümetinin sorumluluğu bulunmaktadır. Türkiye’nin mevcut potansiyeli ve dış politika hedefleri doğrultusunda attığı adımlar hem rasyonel hem de Türkiye halkının beklentilerini karşılamaktadır. Soğuk Savaş’ın hemen bitiminde Avrupa’nın Kudüs’ü olarak anılan Saraybosna’da, Srebrenitsa’da yaşanan katliama o günün koşulları nedeniyle gücü oranında manevra kabiliyeti olduğundan kısmen seyirci kalan Türkiye’den bugün Gazze’de yaşanan katliama ve Kudüs’ün gayrimeşru yollardan işgaline sessiz kalması beklenemez. Tarihi gerçekler ışığında Türkiye’nin ve tarihi arka planında Osmanlı Devleti’nin ve İslam Medeniyeti’nin Yahudi halkı ile herhangi bir problem yaşamadığı görülecektir. Aksine tarih bizlere Endülüs’te “convivencia” adı verilen ve Avrupa tarihinin de yaşadığı en kapsamlı bir arada yaşama tecrübesinin “Yahudi – Hristiyan – Müslüman” toplumlarının beş yüzyıldan fazla süren ortak medeniyet çabasını göstermektedir. Maalesef bu çaba 1492’de İspanyol Kralı Ferdinand ve Kraliçe İsabella’nın ordularınca “reconquista” olarak adlandırılan Güney Avrupa’nın yeniden fethi ile sona erdirilmiş ve hatta Yahudi ile Müslüman halklar yine aynı kaderi paylaşmışlardır.[9] Yine daha önce bahsettiğimiz gibi “Haçlı Seferlerine” karşı da Müslümanlar, Doğulu Hıristiyanlar ve Yahudiler birlikte mücadele etmişlerdir. Tarih bu birlikte yaşama örneklerini bize sunarken ve bugün Ortadoğu coğrafyası yeniden şekillenirken İsrail Devleti’nin ve Yahudi halkının Müslüman Araplarla bir arada barış içerisinde yaşaması ancak eşit egemenlik ve hukuk önünde eşitlik ile mümkün olacaktır. Bugün Türkiye’nin talepleri Mavi Marmara saldırısının doğurduğu sonuçlarla sınırlı gibi gözüküyor olsa bile hatırlanacağı gibi Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Birleşmiş Milletler kararlarına atıf yaparak, 1967 sınırlarına geri dönülmesi gerekliliğine ve Doğu Kudüs’ün başkent olacağı bağımsız bir Filistin Devleti’nin kurulması gerekliliğine de vurgu yapmıştır. Eğer Kudüs 3 semavi dinin çekim alanı ise bu sembol şehir üzerinde kalıcı barışın tesisi Ortadoğu Barış Süreci’nin önemli bir kilometre taşıdır.

Burak YALIM
UİÇ Derneği Başkanı
@burakyalim



[1] Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, İstanbul, Küre Yayınları, 2001, s.417
[2] Mehmet Hasgüler – M.Bülent Uludağ, Kriz Üçgeninde Türkiye, İstanbul, Anka Yayınları, 2004, s.76
[3] Ahmet Davutoğlu, a.g.e, s. 406
[4] İbrahim Kalın, İslam ve Batı, İstanbul, İslam Araştırmaları Merkezi, 2007, s. 67
[5] Mehmet Hasgüler – M. Bülent Uludağ, a.g.e, s. 85
[6] Ahmet Davutoğlu, a.g.e, s. 136
[7] Report of the Secretary-General’s Panel of Inquiry on the 31 May 2010 Flotilla Incident, July 2011, Chair Sir Geoffrey Palmer, Vice-Chair Alvaro Uribe, Vice-Chair Mr. Joseph Ciechanover Itzhar Mr. Süleyman Özdem Sanberk
[8] BM İnsan Hakları Komisyonu Mavi Marmara Gemisi Soruşturması Sonuç Raporu Türkiye İddiaları Doğrultusunda Sonuçlanmıştır, Dr. Serdar Erdurmaz, 23 Eylül 2010,  http://www.turksam.org/tr/a2191.html (Erişim Tarihi: 5 Eylül 2011)
[9] İbrahim Kalın, a.g.e, s. 82

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme