19 Eylül 2011 Pazartesi

Türkiye’nin Realist İdealizmi


Başbakan Erdoğan’ın Mısır’la başlayıp Tunus ve Libya’yı içine alan Ortadoğu – Kuzey Afrika turu devam ederken“Gazze” ziyaretinin gerçekleşmemesi ve temenniler ile geçiştirilmesi üzerine “Türkiye bir kere daha realistdavrandı” yorumunu getirdiğimizde “İdealist – İlkesel Yaklaşıma” ne oldu sorusu sorulmaya başlandı. Türkiye’nin “komşularla sıfır sorun”, “entegre dış politika” gibi kavramsallaştırmalarla dış politikasına yön verme çabası içerisinde Dışişleri Bakanı Davutoğlu Hoca’nın “ilkesel duruş” vurguları hep ön plandaydı. Suriye’de yaşanan gelişmelerde Esad’a açıkça tavır alınmaması veya Libya’da ilk aşamada Kaddafi’ye açık bir rest çekilmemiş olması hep bu duruşun aslında gerçekçi olmadığı ve sıfır sorun yaklaşımının iflas ettiği yönünde eleştirilere konu olmuştu. En son ise İsrail ile tırmanan krizin konusu olan Palmer raporunda da Türkiye’nin başarısız olduğu, komşularla sıfır sorunun bir kere daha çöktüğü ve bu krizin Mavi Marmara’yı engelleyemeyen Türkiye hükümetinin başarısızlığı olduğu iddia edildi.
Türkiye’nin yukarıda sıralanan eleştirilere maruz kalırken diğer yandan hareketliliğini sürdürmeye devam ettikçe aslında var olan eleştirilerin de çok anlamlı olmadığı gerçeği gözler önüne seriliyor. Çelişkili bir dış politika izlendiği argümanı aslında dış politikanın çelişkiler zemininde kurulduğu gerçeğini de inkâr etmek oluyor. Dış politika çelişkiler zeminine oturuyor çünkü “çıkar” ve “yaklaşım” farklılıklarının olduğu bir ortamda tüm aktörlerce makul olanı yahut altın ortayı bulma çabasını da ifade ediyor. Bugün Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan gelişmelere baktığımızda Türkiye’nin kendi ilkesel tutumunu reel verileri göz ardı etmeksizin anlatmaya, özellikle batılı muhataplarını bu yaklaşıma ikna etmeye çalıştığını görmek çok da zor değil. Örnekleyecek olursak eğer Türkiye Başbakanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu Hoca’nın “Gazze Özlemi” inkâr edilemeyecek bir gerçek olmakla birlikte ilkesel olarak “ablukayı tanımıyoruz” deyişini gerçeğe evirmenin yolu Gazze’yi ziyaret etmekten geçiyordu. Ancak Türkiye Başbakanı bu ilkesel duruşundan vazgeçmemekle birlikte konuyu reel veriler ışığında ele almayı tercih ediyor. Gazze’ye yapılacak bir ziyaret ile gerginliği tırmandırmaktan ziyade Filistin Devleti’nin Birleşmiş Milletler Genel Kurul’unda tanınması yolu ile Gazze ablukasının da anlamsızlaşacağı gerçeğinden hareket ediyor. Türkiye Ortadoğu’nun soğuk savaşı biterken burada gerçekleşecek yeniden inşa sürecinde batı hegemonyasını kabul etmeyecek ve bölgeyi bölge halklarının belirlediği bir kadere itecek bir duruş sergilemek idealistliğine sahipken bunun da ancak kendi varlığını ön plana koyan bir realizmde yattığının bilincinde. Başbakan Erdoğan’ın Libya özelinde ısrarla petrol zenginliğine değil halkların demokratik özgür taleplerine ilgi duyulması gerekliliğine vurgu yapmasının arkasında da esasen bu gerçek yatıyor. Türkiye, Fransa – İtalya – ABD - İngiltere gibi ülkelere gözünüz Libya’nın petrollerinde olmamalı Libyalıların refah ve özgürlüğü esas hedef olmalı şeklindeki idealist mesajını vermeye çabalarken Libya’lı muhaliflerin NATO desteğiyle Kaddafi yönetimine son vermesi ile birlikte sürecin gelişiminde realist bir tavrı da ortaya koymaktan geri durmuyor. İdealist söylemlerin cılız kaldığı ve eyleme hükmetmediği süreçlerde Türkiye gücü oranında realist davranma yolunu seçiyor ve süreçlerin dışında kalmamayı tercih ediyor.
Türkiye’nin yukarıda bahsettiğimiz realist idealizm çizgisini oturtması ABD ile birlikte bölgenin değişiminde ortak bir anlayışa sahip olmasından kaynaklanıyor. Sanıldığı gibi bölgedeki gelişmeler ne ABD’nin yahut Batı’nın tekelinde gelişiyor ne de tamamen iç dinamiklerin bir yansıması olarak yaşanıyor. Arap Baharı denilen gelişmeler bir birikimin sonucunu doğururken ABD başta olmak üzere AB bu gelişmelere kendi istedikleri şekilde yön vermek istiyor. Türkiye’nin de yapmak istediği pek farklı değil, Türkiye de bölgedeki gelişmeleri kendi hinterlandı açısından en uygun şekilde yönetmek çabasını taşırken ABD ve AB’li yöneticilerin aksine bölgenin vicdanını da önemsiyor. Türkiye’nin idealizmden realizm çizgisine kayması ve nihayetinde politikalarını realist bir idealizm çizgisine oturtması bu küçük nüans farklılığından kaynaklanıyor. Dikkat edildiğinde Türkiye; NATO, BM gibi kurumlara karşı marjinal bir tavır belirlemiyor ve aksine bu kurumların içerisindeki mekanizmaları olabildiğince kullanarak idealist mesajlarını verme çabası sergiliyor. Palmer Raporu’nun yok hükmünde sayılması Türkiye’nin idealist yaklaşımını gösterirken Palmer Raporu sürecine gidilmesi realist tutumunu işaret ediyor. Benzer şekilde NATO’nun Libya’da ne işi var, Suriye’ye askeri müdahale seçenek değil söylemleri ve İran’a BM’de uygulanan ambargoya karşı duran yaklaşımları idealist Türk Dış Politikası’nı gösterirken, İran’ın nükleer silah yapma ihtimaline karşı net tavrı, NATO’nun füze kalkanı konseptinde yer alması ve en son NATO radarlarını ülkesine yerleştirmesi de Türkiye’nin realizmi göz ardı etmeden manevra yapma çabasını gösteriyor. Türkiye esasen ideal yaklaşımını reel sistemin araçlarını kullanarak anlatmak ve muhataplarını buna ikna etmek çabasını sergiliyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme