19 Eylül 2011 Pazartesi

Türkiye’nin Uluslararası Sistemle Uyumu


Ortadoğu ve Kuzey Afrika yeniden yapılandırılırken(!) Türkiye ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu süreçte en popüler figür haline geldi. Bölgede yaşanan değişimi tamamen “batı” eliyle gerçekleştirilen ve iç dinamikleri göz ardı eden bir devrim olarak okuyan yaklaşımı doğru bulmamakla beraber Türkiye Başbakanı Erdoğan’ın bu yaşanan dönüşüm sürecinde “batı”dan kopuk ve/veya batı ile çelişen bir tutum içinde olduğunu da düşünmüyorum. Tabii ki bu durumu CHP’nin dar bir bakış açısını yansıtan yaklaşımı gibi “taşeronluk” olarak da değerlendirmiyorum. Aslında denklem göründüğünden fazla karmaşık değil. Bölge soğuk savaşın akabinde değişmeyen ve dönüşmeyen kurumlarını ve yapısını bir Tunuslu gencin kendini yakması ile patlayan olaylarla gerçekleştirirken bu değişim ve dönüşüm için Türkiye’nin daha önce farklı zamanlarda ısrarlı mesajlar verdiğini biliyoruz. Hatırlanacağı üzere daha “Arap Baharı” ortada yokken Türkiye “sıfır sorun” yaklaşımı ile bölge ülkeleri ile ilişkilerini yeniden yapılandırıyor ve her fırsatta “demokratik dönüşüm”“halkın talepleri” vurgusu yapıyordu. 
Günümüz dünyasında salt bağımsızlık yahut pür bağımsızlık gibi kavramların geçersizliğini artık herkes kabul ediyor. Küreselleşmenin her yönüyle bu kadar baskın olduğu ve uluslararası aktörlerin artık sadece devlet/ülke denklemiyle ifade edilemediği bir dünyada yaşadığımızı unutmamalıyız. Dolayısıyla “tam bağımsızlık” diye pompalanan ve genellikle sol-kemalist-ulusalcı diye tabir edebileceğimiz kesimlerin dillendirdikleri şey aslında küreselleşmeye karşı durmak anlamına gelen “izolasyonizm ” oluyor. Ancak gerçekçi bir bakış açısıyla dünyadaki trendi izlediğinizde bu izolasyonist yaklaşımın mümkün olmadığı bu yolu seçmeye çalışanların ise sistem dışı aktörler olduğu çok net ortadadır. 1979 İslam devrimi ile birlikte başlayan ve son dönemde iyice artan izolasyonist politikaların İran’ı içine soktuğu durum ortada dururken veya Çin’in dahi ekonomik anlamda farklı açılımlar gerçekleştirdiği ve komünistlik adına elinde tek partili yönetim kaldığını düşündüğümüzde küreselleşmenin karşısında duruşun pek makul olmadığını görebiliriz. Burada can alıcı soru küreselleşmenin karşısında durulamıyorsa ne yapılmalı ve bu sürece boyun mu eğilmeli şeklinde beliriyor. İşte Türkiye’nin bugün batı ile uyumlu olarak izlediği Ortadoğu ve bölge siyaseti aslında tam da burada anlamlı hale geliyor. Günümüzde tam bağımsızlık gibi duygu yüklü ve geleceği olmayan yaklaşımların geçersizliğini teyit ettikten sonra alternatif olarak “karşılıklı-bağımlılık” ve “entegrasyon” kavramlarının ortaya çıktığını görüyoruz. Bugün dünyanın halen daha ekonomik ve askeri anlamda bir numaralı gücü konumunda olan ABD’nin bile gerek Afganistan gerekse Irak operasyonları (savaşları) için uluslararası bir meşruiyet zemini ve destek aramasını “karşılıklı – bağımlılık” kavramının bir örneği olarak işaret edebiliriz. Bu kavram sadece askeri anlamda değil ekonomik anlamda da bir entegrasyon modeli olan Avrupa Birliği örneğiyle de teyit edilebilir. Fransız ve Almanların Alsas-Loren bölgesindeki kömür madenleri yüzünden savaş etmek yerine bu kaynağı birlikte kullanma ve kontrol etme fikri üzerinden gelişen ve bugün tüm sorunlarına rağmen en iyi işleyenentegrasyon modeli diyebileceğimiz Avrupa Birliği de bir karşılıklı bağımlılık örneğidir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür ancak burada yapılması gereken Türkçenin güzel bir deyimine atıf yaparak “millet Mersin’e giderken bizim tersine gitmek” gibi bir yaklaşım ile ne kadar başarılı olacağımızı sorgulamamızdır.  Yine anlamlı bir soruyla bu durumu “dünyanın gittiği yer yanlışsa biz de bunu izlemek durumunda mıyız” diyerek sorgulayabiliriz. Burada yapılması gereken ise sistemin içerisinde kalarak sistemin yanlışlıklarına işaret etmek ve karşı direnç oluşturmaktır. Bir otobüsün uçuruma doğru gittiğini gördüğümüzde yapmamız gereken otobüsü terk etmek mi yoksa otobüsün yönünü değiştirmeye çabalamak mı olmalı? Bu soruya kadim tarihimiz ve kültürümüz göz önüne alınarak verilecek cevap elbette bir vicdanın yansıması olarak otobüsün gidişine yön vermeye çalışmak ve uçuruma gidişi engellemek olacaktır/olmalıdır.
Bugün Türkiye’nin ve Başbakan Erdoğan’ın kimilerine göre “romantik ve ütopik”olan dış politika hamleleri ve vizyonu ve özelde Ortadoğu’daki gelişmeler ile Kuzey Afrika’ya ve hatta dünyaya bakış açısı yukarıda bahsettiğimiz vicdan muhasebesi eşliğinde gelişmektedir. Ancak bu vicdan muhasebesini yaparken ve ona göre hareket ederken sistemin içinde kalmayı ve sistemin başat gücü olan batıyla olabildiği kadar uyumlu hareket etmeyi tercih etmektedir. Nitekim şu günlerde gerçekleştirdiği bölge ziyaretlerinde “laiklik” vurgusu yapması da aslında sistemle barışık şekilde bir İslam Medeniyeti’nin mümkün olduğunu anlatma çabasıdır. Hatırlanacağı üzere Somali ziyaretinde de Başbakan çarpıcı bir açıklama yapmış ve “Bakınız, sadece Başbakanlığım döneminde, 8 yıl içinde 100’e yakın ülkeye defalarca ziyarette bulundum. Gerçekten de yoksulluğun had safhada olduğu, gelir dağılımındaki uçurumun büyüdüğü, hoşgörüsüzlüğün arttığı, savaşların, çatışmaların, terörün artık alın yazısına, yaftaya dönüştüğü bir çağı yaşıyor İslam ülkelerinin geneli. Hiç kuşkusuz bu manzara bizi var eden öğretilerin eseri değil. Hiç kuşkusuz, bugünkü manzara, medeniyetimizin temellerini oluşturan kaynaklardan yola çıkarak vardığımız bir nokta olamaz.” diyerek önemli bir özeleştiri gerçekleştirmişti. Aslında burada Başbakan Erdoğan’ın işaret ettiği bir başka gerçek olarak İslam Medeniyeti’nin içinde bulunduğu durumun sırf Müslüman olmayanları suçlamak ile açıklanamayacağı gerçeğiydi. Bu yaklaşım bir bakıma batının Müslüman toplumlar ve coğrafyadan beklediği ve marjinal gruplardan duyduğu tehditten kaynaklanan bir endişenin ifadesiydi.
Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan gelişmelere dair ve genel olarak Türkiye’nin izlediği politikalara baktığımızda Başbakan Erdoğan’ın aslında hem doğu halklarının geleceği hem de batının endişelerinin minimize edilmesi açısından önemli bir figür olduğu gerçeğini daha net görebiliyoruz. Bir takım çevrelerin Başbakan Erdoğan için “batıya nizam veren yeni bir Fatih” benzetmesi ile diğerlerinin “batı için en büyük tehdit” yaklaşımlarının aslında abartılı olduğunu anlamak için süreçleri yakından izlemekte fayda var. Başbakan Erdoğan karakteri ve siyasi liderliği ile Ahmedinejad ve benzer aktörlerin yanında batı için bulunmaz bir fırsat oluşturmakta ve sistem oyuncusu olarak batıyla karşılıklı bağımlılık ilkesi etrafında uyumlu ilişkiler kurmaktadır. İçerideki endişeleri gidermek adına ise tarihe baktığımızda benzer bir ilişki sürecini Atatürk’ün de izlediğini görmek pek zor olmayacaktır. Zira Mustafa Kemal de batı ile ilişkilerini her zaman önemsemiş ve hatta Türkiye’nin temel hedefini batılılaşmak ve muasırlaşmak olarak belirlemiştir.   

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme