29 Kasım 2011 Salı

ABD İran’a Saldıramaz


Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK)’in yayımladığı raporda İran’ın nükleer savaş başlıklarında kullanılmak üzere patlayıcı tetikleme sistemleri üzerinde çalışmalar yürüttüğüne dair iddialara yer vermesi uluslararası gündemde “İran’a Saldırı” ihtimalini ve bu ihtimale dönük tartışmaları yoğunlaştırdı.
UAEK’in raporunun ardından bildiğimiz koro; Fransa, İngiltere, ABD üçlüsü ve hatta buna Almanya’da dahil edilebilir, “İran’a yaptırımları arttırma” sloganını yüksek sesle söylemeye başlarken yine bu koronun aksi yönde pozisyon belirlemeyi misyon edinmiş Rusya – Çin ikilisi, yaptırımların arttırılmasının herhangi bir sonuç doğurmayacağını ve yaptırımların arttırılmasının gerilimi daha da tırmandırıp Ortadoğu’yu içinden çıkılamaz bir kaosa sürükleyeceğini dillendirdiler. UAEK’in raporu olsun olmasın her fırsatta İran’a en azından hava saldırısı düzenlenmesini amaç edinmiş İsrail ise raporun da çarpan etkisi ile kısa zamanda İran’a savaş açacakları yönünde psikolojik bir harekâta kalkıştı. 
İsrail’in psikolojik harekât yürüttüğünü ve söylemlerinin ardında gerçek bir eylemin olmadığını anlamamız çok zor değil. Zira tarih, İsrail’in daha önce benzer saldırılar olan 1981’de İran’ın Osirak Reaktörünü ve 2007’de Suriye’de reaktör olduğu iddia edilen yeri vurduğunda bu niyetini kamuoyu ile paylaşmadığı ve tartışmadığı gerçeğini bizlere gösteriyor.
İsrail’in İran’ı vurmakla ilgili yürüttüğü psikolojik harekâtın hedefi diğer ülkelerin İran’a ilişkin politikalarını etkilemek ve yaptırımların artmasını sağlamak ancak diğer ülkeler olarak andığımız başta Rusya, Çin ve Türkiye’nin bu yönde uygulanan baskılara direnecek argümanları mevcut. ABD’nin Irak işgalini gerçekleştirdiğinde de BM’den Irak’ta nükleer silah olduğu yönünde bir rapor çıkarılmıştı ancak işgal sonrasında işgal döneminde yetkili olan ABD’li bürokratlar bile bunun bir palavra olduğunu itiraf etmişlerdi. Bunun yanında bölgede yani Ortadoğu’da İsrail’in nükleer silahlara sahip olduğu gerçeği inkâr edilmezken ortada hiçbir somut veri yokken İran’a bu yönde suçlamaların yapılmasını da özellikle Türkiye için inandırıcılık sorunu yaratıyor.
UAEK’in raporunun gerçekleri yansıttığı düşünülse bile ABD’nin İsrail ile birlikte İran’a saldırı yürütme ihtimali çok düşük. Libya’da muhaliflere NATO tarafından sağlanan destekle Kaddafi ancak 8 ay gibi bir sürede hiç kimsenin onaylamadığı bir şekilde öldürülerek uzaklaştırılabildi. Libya ile İran’ın büyüklüğü ve askeri anlamda güçleri mukayese edilemeyecek kadar farklı ve İran bu anlamda Libya’nın çok fazla ilerisinde. Suriye’de yaşanan gelişmelerde Esad’a karşı net bir tavrı olan ABD henüz Suriye ile ilgili askeri müdahaleyi ciddi şekilde dillendirebilmiş değil. Irak’tan kademeli olarak askeri kuvvetlerini geri çeken ve yakın zamanda tamamen Irak’ı terk etmesi öngörülen ABD’nin Afganistan’da çok yakın zamanda bir helikopteri düşmüş ve ABD 31 askerini kaybetmişti. Afganistan’da her yeni günde NATO ittifakından diğer ülkelerin askerler sayılarını yükseltmeye çağrı yapan ABD’nin bugün olası bir İran müdahalesine kalkışması herhalde askeri yönden ABD’nin iflası anlamına gelecektir. Yaklaşan seçimler sebebiyle Obama’nın Cumhuriyetçiler karşısında zayıflamamak adına sert bir üslup benimseyebileceği düşünülse bile Amerikan halkının da cumhuriyetçileri iktidara taşımak için olumlu yönde geçerli bir sebebe sahip olduğunu söylemek zor. Cumhuriyetçi bir başkanın ABD’ye getireceği en önemli değişiklik mevcut savaş cephelerinin artması ve yeni Amerikan askerlerinin ölümünden fazla bir şey olmasa gerek. Ayrıca mevcut başkan Obama’nın da İsrail’deki Netenyahu hükümetine zoraki tahammül ettiğini G-20 zirvesinde mikrofonların açık unutulması ile açıkça öğrenmiş durumdayız. G-20 Zirvesi’nde Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ile ABD Başkanı Obama’nın açık kalan mikrofonların farkında olmadan aralarında geçen sohbette Sarkozy İsrail Başbakanı Netenyahu hakkında “ona dayanamıyorum, o bir yalancı” deyince ABD Başkanı Obama, “Sen ondan bıktın bense onunla her gün uğraşmak zorundayım” şeklinde yanıt vermişti.
ABD’nin askeri gücünün İran’a hava saldırısı gerçekleştirme olasılığı baki olmakla birlikte İran’ı işgal etme konusunda ne kadar yeterli olacağı büyük bir soru işareti. Peki, İran’ı işgal etmeden hava saldırıları ile nükleer programından vazgeçirmek ve deyim yerindeyse ehlîleştirmek mümkün mü? ABD’nin olası hava saldırıları ile nükleer çalışma yapılan tesisleri vurması İran açısından rejimin yeni bir güç kazanma sürecine girmesini kolaylaştıracaktır. Hali hazırda “şeytan batı” söylemi üzerinden bugünlere ulaşan İran rejiminin halkını yeniden motive etmesi için en yararlı şey sanırım olası ABD ve İsrail saldırısıdır. İran’ın nükleer silah yapma konusunda bugün yoksa bile olası saldırılardan sonra mutlaka bu yönde girişimleri olacaktır ve yapılacak saldırı İran’ın tam anlamıyla olmasa bile UAEK ve uluslararası toplum ile yürüttüğü ilişkileri de koparacak ve İran içine kapalı bir şekilde dünyanın da bilgisi dışında yeni bir nükleer program yörüngesine girecektir. ABD Başkanı Obama’nın savunma bakanı Robert Gates bu tehlikeye yaklaşık bir yıl önce “İran’a yapılacak saldırının İran’ın nükleer programını en fazla 3 yıl geciktirebileceğini” söyleyerek işaret etmişti. Bu durumda Başkan Obama’nın İran’ı daha büyük bir tehdit haline getirecek olan saldırı ihtimalini düşünüyor olsa bile gerçekleştirecek kadar irrasyonel bir eyleme girişmesi mümkün görünmüyor.
Sonuç olarak söylemlerle İran-İsrail-ABD gerilimi yükseliyor olsa da eylem olarak bu gerilimin herhangi bir saldırı veya savaşa dönüşmesi çok düşük bir ihtimal olarak görünüyor. Ortadoğu’nun içinde bulunduğu “Arap Baharı” sürecinde İran’a yapılacak bir saldırının Suriye’de (Esad Rejimi) ve Lübnan’da (Hizbullah) ve hatta Hamas eliyle Filistin’de karşılık bulacağı ihtimalini de göz ardı etmemek gerekiyor. İran’ın mevcut rejimi uluslararası işbirliği ve küresel politikalar açısından uyumsuz görülüyor ve tehdit olarak algılanıyorsa bu tehdidin bertaraf edilmesinin en doğru yolu etraftaki mayınların yani Suriye, Lübnan ve Filistin meselelerinin İran’a prim yaptırmayacak şekilde hal yoluna koyulmasından geçiyor. Diğer taraftan da İranlı yetkililere nükleer silah yapımının İran’ın çıkarlarına olmadığının anlatılabilmesi diplomatik yollarla başarılabilmeli. Tabii İran’a nükleer silahın çıkarına olmadığını anlatmak için İsrail’in nükleer bir güç olarak bölgede varlığını koruması mümkün değil. Dolayısıyla İsrail’in de nükleer silahlardan arındırılması ve barışçıl yollarla bölge siyasetine entegre edilmesi gerekiyor. Mısır’da yaşanan dönüşümün katkısıyla Kahire-Ankara ekseni kuvvetlendirilebilir ve bu eksenin bölge politikalarına birlikte yön vermesi sağlanabilirse İran’ın giderek yalnızlaşacağı ve demokratik dönüşüme mecbur kalacağı ihtimalini de ayrıca belirtmekte yarar var. Ortadoğu’da barış ve istikrar sağlanacaksa bunun yolu yeni savaş cepheleri açmaktan çok mevcut gerilimi azaltacak barışçıl inisiyatifleri arttırmak ve diplomasiye öncelik vermekle mümkün.
(12 Kasım 2011)
Burak YALIM
UİÇ Derneği Başkanı
@burakyalim (twitter)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme