29 Kasım 2011 Salı

Yeni Türkiye’de Bedelli ve Dövizli Eski Usüller


Bütün gözler Başbakan Erdoğan’ın yapacağı grup toplantısında. Sanıyoruz ki partisinin milletvekilleri bile konuya vakıf değiller. Herkes pür dikkat Başbakan’ı dinliyor. Çok ama çok önemli bir konuyu tüm milletvekillerinin bilmesini beklememek lazım, zira ser vermiş sır vermemiş AK Parti’nin üst yönetimi. Konu bedelli askerlik ile ilgili yapılacak düzenlemenin detayları, yapılıp yapılmayacağı tartışılmıyor, belli ki kim neresinden nasıl faydalanacağının derdinde. Başbakan önce diğer güncel meselelere dair düşünce ve görüşlerini anlatıyor. Tam bedelli meselesine geliyor ki o esnada bir de espri patlatıyor; "heyecanlanmayın!”. İki dudağının arasından çıkacak sözler birçok insanın kaderini belirleyecek sanki! Bir bakıma belirliyor elbette ama büyük çoğunluğun değil zengin azınlığın kaderini… 

“30 yaşından gün almış 30 bin lirayı 6 ay içinde ödeyecek olan herkes 21 günlük eğitimi bile almaksızın askerlik görevini yerine getirmiş olacakmış.” Matematik problemi gibi görünse de mantık basit aslında, paran varsa ve otuz yaşını da geçmişsen dert edecek bir şey yok, askerlik halloldu demektir. Bu işin Türkiye ayağı, bir de yurtdışında kulaklarını Ankara’ya dönmüş “dövizli askerlik” beklentisinde olanlar var. Çok beklemeden oraya da bir öpücük gönderiyor Başbakan: “Yaşınız ne olursa olsun eğer 3 yıl sigortalı bir işte çalışmışsanız ve 10 bin avronuz varsa, parayı oradan gönderin hiç bu tarafa gelmenize bile gerek yok, askerliğinizi halletmiş olacaksınız.” Sonra gruba doğru sesleniyor tekrardan “anlaştık mı?”, herhalde anlaşamadık diyenler olsa tasarıyı değiştirecek. Zaten bedelli askerlik meselesini de ancak AK Parti grubuna sorarak anlaşma sağlanabilir, başbakan da bunu yapıyor, bakın anlaştık işte diyor televizyonlardan bize. Başbakan “bedelli” ve “dövizli” askerliğe ilişkin açıklamaları yapmadan önce bazı temel bilgiler veriyor. Bedelli askerlik uygulamasının daha önce 3 kez yapıldığını hatırlatan Başbakan, ''1987, 1992 ve 1999 yıllarında çıkarılan kanunlarla mümkün hale gelmiş. 1987 ve 1992 yıllarında çıkarılan askerlik kanunlarında amaç, büyük miktarlara ulaşan saklı, bakaya ve yoklama açığı birikiminin engellenmesiydi. 1999'da ise bedelli askerlik, Marmara depreminin zararlarının giderilmesine katkı sağlamak için çıkarılmıştır'' diyor. Kendilerinin ise 9 yıldır gündemlerinde olan konuyu bambaşka bir amaçla yaptıklarını buyuran başbakan, ''Biz ise bedelli askerlik uygulamasıyla iki önemli hedef gözetiyoruz; bunların hiçbirisi değil. Bakaya kalanların sayısının ciddi oranlarda artığını görüyoruz ve bedelli askerlik yoluyla bu birikimin azaltılmasını hedefliyoruz. İkincisi ise Bedelli Askerlik Kanunu ile çok önemli sosyal bazı hizmetleri ve destekleri gerçekleştirmeyi hedefliyoruz'' diyor.  Aradaki farkın ne olduğunu ben pek anlayamadım tabii ki, birisi Marmara Depremi için kullanmış diğeri de sosyal hizmetlere harcayacağım diyor. Herhalde bu çok çok önemli fark olsa gerek. Sonra başbakan bedellinin bedelinin net olarak nerelere gideceğini söylüyor. Tasarıya koydukları bir maddeyle bedelli askerlik uygulamasından elde edilecek gelirin şehit yakınlarına, gazilere, özürlülere, muhtaç erbaş ve er aileleri ile TSK'ya, Jandarma Genel Komutanlığına, Sahil Güvenlik Komutanlığına, Emniyet hizmetleri sınıfına mensup vazife malullerine yönelik sosyal hizmet ve faaliyetlerinin finansmanına aktaracaklarını ilan ediyor. Ne kadar şirin değil mi? Zenginden alıyoruz ve şehit, gazi, vazife malullerine veriyoruz. Onlara hizmet sağlıyoruz. Peki ya askere gitmek zorunda kalanlara ne veriyorsunuz? Ayda 20 lira mı? Fakir fukaranın garip gurebanın da hakkı bu herhalde. Ne de olsa askerlik yan gelip yatma yeri değil ve bunu da ancak ömrü billah yan gelip yatamayan gariban yapabilir. Zenginler mi, onlara karşı bir kızgınlığımız yok, şanslılar sadece ve bu şanslı hallerini suya sabuna dokunmaksızın koruyorlar. Kalkıp bir tanesi de yazık yahu böyle adaletsizlik olur mu demiyor. Ne de olsa her koyun kendi bacağından asılıyor değil mi?

Türkiye’nin ileri demokrasisi böyle bir bedelli ve dövizli askerliği adeta suratımıza çarpa çarpa uygulamaya alıyor. Esas işi “profesyonel ordu” yapmak, askerliği hem doktrin olarak hem de pratikte değiştirip dönüştüreceğini beklediğimiz ileri demokrasi de bunu yaparsa derken daha neler yapmıyor ki! Vicdani Ret hiç gündemimizde olmadı diyor ve bakın neleri ekliyor; “Askerlik bu milletin, bu topraklar için en kutsal vazifelerden biri olarak kabul edilmiştir. Biz askerimize 'Mehmetçik' derken bunun bir anlamı var; bu ''Küçük Muhammed'' anlamındadır. Biz askerliği Peygamber Ocağı olarak görmüşüz. Tabii birçok spekülasyonlara neden olmuş şeyler olmuştur, olabilir. Ama biz, bu millet, bunu böyle biliriz. Görmeyenler yok mu? Var. Ama bu milletin kahir ekseriyeti bunu böyle bilir. Askerlik hizmetinin ciddiyetinin zedelenmesine de istismara da asla müsaade etmedik, asla müsaade etmeyiz.”  Neresinden tutsam diye bakıyorum cümleye ve düşünüyorum kendi kendime, bu mu ileri demokrasinin Başbakanı? Milletin Kahır ekseriyeti diyor, çoğunluk ne diyorsa o konuda hassasız diyor, peki ya azınlık? Çoğunluğun Başbakanı’mı yoksa Türkiye’nin %1’inin de Başbakanı mı, hangisi olmayı tercih ediyor Erdoğan? Ak Parti Genel Başkanı olarak sadece %50’ye hitap edebilir ama T.C Başbakanı olarak tüm vatandaşların hassasiyetlerine duyarlı olması gerekiyor. “Her Türk Asker Doğar” ifadesi ile Başbakan’ın sözleri arasındaki tek fark farklı kelimelerin kullanılmış olması, yoksa Başbakan da eski Türkiye’nin eski anlayışına gayet inanıyor. Peygamber Ocağı olarak gördük askerliği diyor, eyvallah lafım ona değil de öyle görmeyeni de görüyor mu gözünüz merak ediyorum sadece. Askerliğin ciddiyetini zedelemeyelim buna da eyvallah ama bireyin haklarını zedelemiyor muyuz? Hani Avrupa Birliği yolunda ilerleyen en azından bu birliğin reformlarına, reçetesine inanan bize ne oldu! Askerliği ben vicdanen ret etmiyorum ama vicdani retçilere de vicdansızlık edilmemeli. Demokrasi dediğimiz şey çoğunluğun yani Başbakan’ın deyimi ile “kahır ekseriyetin” tercihine boyun eğmek değil. Demokrasi vicdani retçilerin de haklarına saygı gösterebilmek. 

Sonuç mu? 22.11.2011 tarihiyle birlikte en azından şahsen, Türkiye’de askerliğin profesyonelleştirilmesi, zorunluluk olmaktan çıkarılması ve demokratikleştirilmesi konusunda AK Parti’den de umudu kesmiş durumdayım. Özellikle “askerliğin peygamber ocağı olması ve bu milletin askerlik anlayışı” ile ilgili sözlerinden sonra Başbakan’ın da bu konuda ileri demokrat bir zihniyete sahip olmadığı kanısına vardım. İngilizcemi tamamen halledip yurtdışında bir takım işlere girişmek fikrinin ciddi anlamda kafamda canlanması anormal olmamalı herhalde. İleri demokrasi düşüncesinin de başka bir bahara kaldığı intibası hakim halet-i ruhiyeme. Geçen gün Ferhat Kentel Hoca demişti, “AKP devletleşiyor veya devlet AKP’lileşiyor”, katılmamak mümkün değil. İyi işleri gümbür gümbür alkışlarken kötü işleri de gümbür gümbür eleştirmek durumundayız. Umarım birileri görür ve duyar da henüz geç olmadan bu yanlış yoldan geriye dönerler… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme