9 Ocak 2012 Pazartesi

(Baş)ı (Buğ)ulananlardan mısınız?


Neymiş efendim koskoca Genelkurmay Başkanı “terör örgütü” mü kurarmış, böyle bir şeye neden gerek duyacakmış, Genelkurmay başkanlığı yapmış biri hapse mi atılırmış, tutuksuz yargılasak daha iyi olmaz mıymış falan filan diye uzuyor bu liste. Bu listede yer alan bir takım “mış”larla sizin de aranız varsa, bence hemen elinize bir bez alınız ve başınızdaki buğuyu bir zahmet siliniz. Buğu kaplayınca başı, haliyle önünüzü arkanızı sağınızı ve solunuzu pek iyi görmeniz mümkün değil. Mesela bakın arkanızda nur topu gibi bir 1980 darbesi var ki darbe yapmak seçili iktidara karşı işlenen bir terör suçu değildir de nedir? Çok mu arkada kaldı o göremediniz mi, o zaman buyurun hemen size 28 Şubat ne hatırlatır onu bir düşünün. O da olmadı derseniz eğer şu son hadisede benim esas takıldığım yer olan 27 Nisan’ı işaret etsem ne diyeceksiniz?

Eminim hiçbir T.C. vatandaşı ve hatta ülkesine vatandaşlık bağı ile bağlı olan ve bunu da aidiyet olarak hisseden hiçbir insan, kendi ülkesinin silahlı kuvvetlerinin en tepesindeki adamın emekli bile olmuş olsa hapse tıkılmasını sevinçle karşılamayacaktır. Nitekim ben de Emekli Genelkurmay Eski Başkanı olan İlker Başbuğ’un tutuklanmasına sevinmedim. Eğer sevinmiş gibi bir halim varsa ve siz bunu TSK düşmanlığı gibi algılıyorsanız yanılıyorsunuz ama kısmen. Çünkü ben seviniyorum ama İlker Paşa ve diğer paşagillerin başına gelenlere değil, paşa bile olsa birileri suç işlemiş veya hakkında suç işlediğine dair şüpheler oluşmuşsa paşa paşa adaletin önüne çıkarılabiliyor olmasına, hem de zil takıp oynayacak kadar seviniyorum. Dolayısıyla bizim sevinç veya mutluluk naralarımız İlker’in Ahmet’in Ayşe’nin başına gelenden ötürü değil, nihayetinde her kim olursa olsun ayrıcalık tanınmadan mahkeme karşısına çıkarılabiliyor olmasındandır. Buna neden mi bu kadar seviniyorum, çünkü artık birilerinin küçük odalarda kendilerince büyük planlar yaparak yasal süreçleri, sivil siyaseti ve vatandaşın tercihlerini hiçe sayabilme ihtimallerinin artık önüne geçilmiştir. Adnan Menderes’i asanların yargılanmadığı günden itibaren, yani bırakın Başbakan’ı asmayı, bir insanı öldürmeyi hem de yoktan sebeplerle öldürmeyi kendilerinin hakkı gibi görenler eğer bilmem ne yetkilerine sahipse yargılanmıyormuş algısı zihinlere yerleştiği günden itibaren, her sakallı kendini dede zannetme lüksüne sahipti ve artık bu lüks ortadan kalktı.

Peki bu yeter mi, artık gönlümüz rahat, sırtımız pek mi? Elbette hayır! Meşhur askeri vesayet ortadan kalktı diye artık her şeyin çok daha güzel olduğunu düşünüp “demokrasi mücadelesini” sonlandırmamız mümkün değil. Henüz siyasetin demokratikleştirilmesi gibi en kocamanından bir sorun önümüzde durmakta. Bırakın parti içi demokrasiyi seçim sisteminin ve %10 barajının dahi eğri oturulup doğru düşünülerek düzenlenmesi gerekiyor. Bir saniye çok ileri gittim galiba. Daha 12 Eylül 2010 referandumunda “yetmez ama evet” denilenlerin yetmez kısmına gelmeyi bırakın evet kısımları tam anlamıyla kurumsallaşmış değil. HSYK ile ilgili anayasa değişikliğinin alt yasaları jet hızıyla oluşturuldu ama sendikal haklarla ilgili meseleye dokunulmuş değil. Bir de işin yetmez tarafı var ki bunun adı Yeni Anayasa. Yeni Anayasa ile ilgili toplumun beklentileri olmakla birlikte her yeni günde umudunun azaldığını da gözlemlediğimizi belirtmek gerekiyor. O zaman gidişat halen daha çok yavaş ve sorunlu. Sorunlu derken “Uludere” adını es geçmek mümkün değil. Orada askeri sorumluluk olduğu kadar o askeri sorumluluğun bağlı olduğu siyasi mekanizmaların da sorumluluğunu görmezden gelemeyiz. Ayrıca terörle mücadelede hata olabiliyorsa hataların özrü de olabilmeli. Herhalde Dersim’den geçen yıllar kadar yıllar geçmesini beklemeyeceğiz özür için.

Hâsılı başımızdaki buğuyu silmemizin hepimiz için en gerekli yanı etrafı daha iyi görmek demiştim ya, Başbuğ’a kilitlenirsek ve odaklanırsak sadece yanılır ve gecikiriz. Rövanş almak isteyenler, intikam hırsıyla yanıp tutuşanlar varsa bile bu birilerinin suç işlemediği anlamına gelmiyor. Ayrıca 27 Nisan günü e-muhtıra yazan yine Eski Gen. Kurmay Başkanı Büyükanıt Paşa’nın da bu e-muhtıra ile ilgili henüz adalet önüne çıkmamış olmasını da başımız buğulanınca gözden kaçırabiliriz. Dolmabahçe’de konuşulanlar ile Büyükanıt’ın henüz alenen hükümete karşı yapmış olduğu isyanın ve isyan teşvikinin sorumluluğu hakkında mahkeme önüne çıkmamış olması arasında bir ilinti mi var diye sormak hakkımız. Başımızdaki buğu işte sırf bu yüzden tehlikeli, gelin o buğuyu silip olaylara daha net bir perspektiften bakmayı deneyelim.
@burakyalim (twitter)          

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme