12 Şubat 2012 Pazar

Bu İşte “bir iş var” Dedirten Ak Parti


Bu İşte “bir iş var” Dedirten Ak Parti


Son dönemde sürekli olarak “ya iktidar partisinde ciddi bir değişim mevcut ya da bizim bildiğimiz iktidar partisi bu değil” diye düşünmeye başladım. Farkında olduğum ve üzülerek izlediğim ciddi bir erozyon var Ak Parti’de. 3 Kasım 2002’de iktidara geldiğinden bugüne kadar ceberrut devletle hesaplaşan, öne devleti değil bireyi koymak suretiyle milletin gönlünü kazanan ve demokratikleşme diye adlandırdığımız Türkiye’nin normalleşmesi sürecini yürüten Ak Parti son zamanlarda ortada yok. Aksine Ankaralılaşma hastalığına tutulmuş, devlet refleksleri veren, bu kadar demokratikleştirdik ya daha ne istiyorsunuz tavrında ve özellikle milletin vicdan ve merhametine sığmaz bir takım uygulama ve reflekslere bürünmüş bir Ak Parti var son dönemde. Şimdi kimse kalkıp bunlar hep böyleydi şimdi mi anlıyorsun demek yoluyla skor üretmeye kalkmasın. Hele hele ulusalcılık ve kemalizm kokanlara, ulusalcılığın dar perspektifi ile dünyaya bakanlara fırsat vermek değil niyetim. Onların tezlerinin çağın çok gerisinde kaldığını defalarca yazdım. Ancak Ak Parti’nin her yeni günde bildiğimiz kimliğinden uzağa doğru giden uygulamalarını anlamlandırabilmiş değilim. Başbakan Erdoğan’ın “mazlumların sesiyim” iddiasını kaybettiği “bedelli askerlik” uygulaması ile zihnimde sorular belirmişti. Yine o esnada “şike yasası” olarak bilinen uygulamanın cumhurbaşkanının geri göndermesine rağmen aynen kabulü ile derinleşen bu sorular Uludere’de yaşanan faciadan sonra ve en son Hrant Dink davasının gülünç bir şekilde karara bağlanması ile cevap bulmaya başladı. Evet, bu Ak Parti bildiğimiz Ak Parti değil!

İktidara geldiği günden bu zamana kadar sessizlerin sesi, kimsesizlerin kimsesi olduğu iddiasında olan ve bunu da çeşitli örneklerle gösteren Başbakan’ın bedelli askerlik uygulamasını grup toplantısında açıklarken sahip olduğu tavır eminim vicdanları sızlattı. Başbakan’ın çok uzak olmayan bir zaman önce “ben vatandaşımla konuştum, parası olan yapmayacak fakir kimsesiz olan askere gidecek, ben şahsen R. Tayyip Erdoğan olarak böyle bir şeye imza atmam” diye bir demeç vermiş olmasına rağmen bu konuda sergilediği tavır Başbakan’a inanmış ve güvenmiş kitleler için kabul edilemezdi. Benzer bir yanlış “şike yasası” konusunda yapıldı. Toplumun vicdanını rahatsız ettiği için Cumhurbaşkanı tarafından geri gönderilmesine rağmen inat ve ısrarla yasayı aynen TBMM’den geçirmek bildiğimiz Ak Parti tarafından yapılmamalıydı. Çünkü Ak Parti’nin her zaman dillendirdiği biz gücümüzü milletten alırız, milletimize sorarız söylemi ve iddiası bu minvalde akamete uğradı. 2011’i tamamlayıp yeni bir yıla girmenin arifesinde yaşanan Uludere olayı ise Ak Parti ve Başbakan Erdoğan’ın özellikle Kürt halkının vicdanındaki yeri epey sarstı. Uludere olayı basit bir hata olarak geçiştirilmeye çalışıldı. Sorumluların bulunacağı ve soruşturma yapılacağı ilan edildi ancak halen daha ortada somut bir sonuç yok. Hatayı kabullenen iktidar bir özür dileme zahmetinde bulunmazken BDP’nin provokasyonlarını da kullanarak kendini adeta sütten çıkmış ak kaşık haline getirmeyi bile becerdi. Oysa Uludere’de bir ihmal varsa bu sadece komuta kademesi işaret edilerek geçiştirilemezdi. Yok, eğer ihmal değil ciddi bir yanıltma söz konusu ise ve bu yanıltma ile hükümetin açılım politikaları ve bölge ile ilişkileri bozulmak istenmişse bunun üzerine gidilememesi daha da vahim. Çünkü Uludere olayı ile Başbakan Erdoğan’ın vicdanına ve merhametine inanan birçok Kürt artık bu inancını sorgular hale geldi. Dersim’den özür dileyen Başbakan’ın kendi icraat döneminde yaşanan Uludere olayından dolayı özür dileyememesi samimiyetini de sorgulanır hale getirdi. İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in bir garabet ifadesi olan sözlerini anmıyorum bile.

Tüm bu yaşananları zihnimde sorgular ve bir yazıya konu etmeyi düşünürken Hrant Dink davasıyla ilgili komedi yaşandı. Yasin, Ogün ve Erhan isimli üç kişi kafa kafaya verip Hrant Dink’i öldürmüş, pardon hatta öyle bile olmamış diyebiliriz çünkü örgütlü bir suça bile hükmetmedi mahkeme. İktidarın bu konuda yapabileceği bir şey yok, mahkemelere mi karışsın, yargıya mı müdahale etsin diyenler olabilir. İlker 
Başbuğ’un tutuksuz yargılanması daha doğru olur diyebilen Başbakan ve Cumhurbaşkanı yargıya müdahale etmedi mi? Eğer Hrant Dink 2007’de değil 1997’de katledilseydi, o zaman da sadece 3 çocuğun işlediği bir cinayet olarak mı görülecekti yoksa tüm ses kayıtları telefon görüşmeleri, derin bağlantılar ve her ne varsa gazetelerde sayfa sayfa ifşa edilip örgüt bağlantısı, derin devlet bağlantısı kurulabilecek miydi? Bu soruya verilecek cevap çok önemli. Sanırım Ak Parti’nin bildiğimiz Ak Parti olup olmadığı veya değişip değişmediğinin de cevabı burada gizli. Hrant Dink öldürüldüğü tarihte kritik görevlerde olan Muammer Güler, Celalettin Cerrah ve Cemil Çiçek’in bu cinayetle yakından uzaktan bir bağlantısı mı var? Sırf bu bağlantı olduğu için mi bu dava böyle noktalandı yoksa Ergenekon davasında yargılanan Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz mi korunmak isteniyor? Biliyorsunuz Hrant Dink’in 301’den yargılandığı davalara Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz mutlaka gider, milliyetçi ve şoven gösteriler tertiplerdi, Hrant’ın öldürülmesinin 3-5 çocuk işi olmadığını biliyorken mantığımın ulaştığı tek nokta şu, mahkemeler ya Ergenekon sanıklarını koruyor ya da yukarıda saydığım Ak Parti’li isimler korunuyor. Bunlara bir cevap vermedikçe, Hrant’ın soğuk bedeni öylece ortada duruyorken Ak Parti’nin iddia ettiği “Yeni Türkiye” söylemine nasıl inanacağız?

Uzun lafın kısası ya Ak Parti devletleşiyor ya da eski devlet refleksi Ak Parti ile pazarlık masasında anlaşmaya çalışıyor. Her iki ihtimal ise bize Ak Parti’nin bildiğimiz Ak Parti olmaktan uzak bir yere geldiğini gösteriyor. Ergenekon ve Balyoz davalarında her türlü detayı bulan polis ve mahkemeler Hrant Dink davasında eğer örgüt bağlantısını bulamıyorsa bu işte bir iş var demektir. Mazlumların sesi olan Ak Parti “bedelli askerlik” uygulaması yapıyorsa, “şike yasası” dediğimiz adalete olan inancı sorgulatan yasayı uygulamaya koyuyorsa ve milli birlik ve kardeşlik projesini uygulamaya koymasına rağmen 34 Kürt Vatandaşın ölümüne oldukça duyarsız kalıyorsa bu işte gerçekten bir iş var demektir. Tüm bu mülahazaların toplamında son söz olarak henüz taslağı bile oluşamayan “Yeni Anayasa” konusundaki iştahsızlığı da belirtmek isterim. Son 10 yılda demokratikleşme adına ne yaptıksa halen kurumsallaştıramadık. Halen daha 1982 Anayasası ile ileri demokrasiye yürüyoruz. Sanırım bu işte de bir iş var.  Bizim temennimiz iktidarın ilk göreve geldiği gündeki gibi demokratikleşme çıpasına sıkı sıkıya tutunarak, milletten kopan ve devletleşen yörüngeden biran önce dönmesidir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme