1 Mayıs 2013 Çarşamba

Barış Süreci: Kendiniz için ne istiyorsanız o veriliyor


Barış Süreci: Kendiniz için ne istiyorsanız o veriliyor

Türkiye’nin geldiği aşamayı görmemek için kör olmak lazım. 30 yıllık kan ve gözyaşı ile birlikte yaklaşık 100 yıllık bölünme paranoyası ve ulus devlet mantığı ortadan kalkıyor. Büyük değişimler beraberinde büyük travmalar da oluşturuyor ve bugün adına “süreç” denilen Kürt sorununun çözümü bazı çevrelerde ülkelerinin ayakları altından gittiği hissiyatı oluşturuyor. Başbakan Erdoğan’ın büyük bir cesaretle inisiyatif aldığı ve toplumun büyük kesiminin de Erdoğan’ın şahsına duyduğu güvenle birlikte yürüyen sürecin Başbakan’dan sonraki diğer önemli aktörü kuşkusuz Abdullah Öcalan. Açıkçası toplumun belli bir kısmının hassasiyeti de Öcalan’ın aktör olması ve nam-ı diğer İmralı Görüşmeleri. Bu hassasiyeti gösteren çevreler için zaten Kürt sorunu diye bir şey yok ve dolayısıyla Kürtlerle masaya oturmanın sonucunda da “ne verdiniz” sorusunu hep bir ağızdan dillendiriyorlar. Aslında burada halen daha buyurgan, kendini üstte gören bir bakışın da olduğunu tespit etmemiz gerekiyor. “Ne verdiniz?” sorusunu yöneltiyorlar çünkü kendilerini bir şeyler verecek kudrete sahip devletin vatandaşları ve diğerlerini de o devletten bir şeyler dilenen, isteyen insanlar olarak görüyorlar. Bu bakış açısına sahip olmalarına rağmen o insanların devletten neden bir şeyler istediğini ve ne istediğini sorma gereksinimini duymuyorlar. Onlara göre Kürtler Başbakan da olabiliyor, milletvekili de, iş insanı da… “o halde daha ne istiyorlar” diye soruyorlar. Kürtlerin her şeyden önce Kürt olmak istediğini anlamıyor, anlamak da istemiyorlar. Çünkü kendileri sabahtan akşama kadar Türk olmak üzerine o kadar çok tatmin oluyorlar ki Kürtlerin de bundan istifade etmesini istiyorlar. Ne Mutlu Türküm deyişine sıkı sıkıya sarılırken Ne Mutlu Kürdüm denilme ihtimalini bölücülük olarak görüyorlar. Ülkenin kudretli sahibi Türkler olarak iktidara hep şunu soruyorlar; “Ne verdiniz, ne veriyorsunuz”. Verilecek bir şeyler olduğuna göre, alınan, gasp edilen bir şeylerin de olma ihtimali üzerine kafa yormuyorlar. Kürtçe ana dilde eğitimi bırakın seçmeli Kürtçe derslerinin koyulmasını taviz olarak değerlendiriyorlar. Kürt kimliğinin tanınmasını “yarın Boşnaklar, Arnavutlar, Çerkesler de aynısını isterse ne olacak” sorusuyla manipüle etmeye çalışırken çok uzak olmayan bir tarihte Kürtçe’nin yasaklandığını, Kürtçe konuşma hakkının Kürtlerden alındığını ve verilmesi gerektiğini unutuyorlar. Bozkurtlu bayrakları her yere asmayı, altı oku her yerde dalgalandırmayı bir gurur olarak değerlendirirken sarı-kırmızı-yeşil renklerden oluşan fularları, flamaları gördüklerinde kan beyinlerine sıçrıyor. Dolayısıyla Diyarbakır meydanında sarı-kırmızı-yeşil renklerle süreci kutlayanları görünürde “Kürt Kardeş” fakat bilinçaltında “bölücü” olarak algılıyorlar. Kendileri Adriyatikten Çin Seddine, Avrupa Birliği’nin parçası olan veya muasır medeniyetler seviyesinde bir ülke hayal edebilme özgürlüğüne sahipken, başkalarının federatif, demokratik özerk veya daha ileri gidecek olursak bağımsız yeni bir ülke hayal etmeleri bölücülük oluyor. Aslında bugün ne veriyorsunuz derken engel olmak istedikleri şey kendilerinden başkasının özgürce hayal kurma hakkıdır. Türkçü için Turan kurmak fikri nasıl çekiciyse Kürtçü için de Bağımsız Birleşik Kürdistan kurmak en az o kadar çekicidir. Şahsi fikrim ne Türkçülük ne de Kürtçülükten yanadır ancak birileri Türkçülük yapabilme, Turan hayal edebilme özgürlüğüne sahip olurken bir başkasının Kürtçülük yapma ve Kürdistan hayal etme özgürlüğüne de karşı duramam. Hadis-i Şerif’te şöyle buyrulur; “Sizden biriniz kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de istemedikçe (kâmil manada) iman etmiş olamaz.” Bunun tam tersini de düşünmek gerekir yani kendimiz için istemediğimizi başkası için de istememek.  Ne veriyorsunuz, neyin pazarlığını yapıyorsunuz diye soranlar için eğer biraz vicdan sahibi iseler kıstas bu olmalıdır. Siz ne istiyorsanız diğerleri için de isteyebiliyor musunuz ve ne istemiyorsanız diğerleri için de istemeyebiliyor musunuz? Farklı bir ifade ile fiiller öznelere göre değişiklik gösteriyor mu, göstermiyor mu? Türk yazıp yanına getirdiğiniz her fiilde ne hissediyorsanız bu fiillerin önüne Kürt yazınca da aynı şeyi hissedebilecek misiniz?

“Ne Mutlu Türk’üm Diyene” derken ve demek isterken bir başkasının da “Ne Mutlu Kürdüm Diyene” demesini, dilediğiniz sembolle ve renkle dilediğiniz propagandayı yaparken başkalarının da yapabilmesini (insanlığa karşı suçlar hariç), annenizin ak sütü gibi helal olan dilinizi konuşurken başkalarının da ana dilini konuşabilmesini kabul edebiliyor musunuz? Kendi arzu ve istekleriniz ile başkalarının arzu-isteklerini eşit görebiliyor ve kendi başınıza gelmesini istemediğiniz şeylerin bir başkasının başına gelmesine karşı durabiliyor musunuz?

Türk’ü Kürt’ten, Ermeni’den Rum’dan, Boşnak’tan, Arap’tan, Sırp’tan, Fars’tan ve diğerlerinden ayırıp bir etnik çerçeveye sığdırabiliyorken Kürdün de kendini etnik bir darboğaza sokmasına karşı çıkamazsınız. Türk ağacın gövdesi olup Kürt, Boşnak, Arap, Arnavut dal olacaksa bir gün o dalın kırılıp düşmesine, sizden ayrılmasına müsaade etmiş olursunuz. Nitekim yakın tarihimizde Kürtlere yönelik uygulamalar onları haddinden fazla kırdı ama yine de koparmadı. Eğer bugün ne veriliyor diye halen soruyorsanız, verilenin kırılan kalpleri tamir etmek, insanlardan alınanların geri iade edilmesi olduğunu görmelisiniz. Aksi istikamet kırılan dalın kopması için çabalamak değilse nedir?

Burak Yalım’ı twitter’dan takip edebilirsiniz: @burakyalim

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme