24 Kasım 2021 Çarşamba

Political Crisis And Uncertainty Fuels Bosnia’s Youth Migration

 The United Nations Population Fund (UNFPA) recently published a research report, prepared in cooperation with IPSOS and proMENTE, exploring the attitudes of 18-29 year-olds in Bosnia and Herzegovina (BiH) between January and March 2021. The study aims to identify the main socio-economic factors that push youth emigration from BiH while considering elements such as age, educational attainment, political and civic participation, and employment status. According to the findings, respondents indicate that their decisions to emigrate from BiH are heavily influenced by social and political instability, enduring unemployment, and the absence of policies that specifically target the problems facing young people.

The report’s publication coincides with warnings from experts, politicians, and journalists from all around the world that a new conflict in BiH could be on the horizon. According to many experts, and BiH High Representative Christian Schmidt’s report to the United Nations Security Council, BiH is facing its greatest political and security crisis since signing the Dayton Peace Agreement 26 years ago.

Milorad Dodik, the Serb Member of the three-person Presidency of BiH and leader of the country’s Serb-majority entity Republika Srpska (RS), has threatened secession by withdrawing the entity from BiH’s state level bodies including the armed forces, judiciary, and tax and custom agencies. Dodik has been known for his separatist ideas since becoming prime minister of the RS in 2006, but today’s power vacuum in BiH and the wider region have created an environment that facilitates these inclinations. The EU’s failed enlargement policies and the US’s decade-long disengagement from the region have provided Russia with an opportunity to increase its influence, so much so in fact that the legitimacy of the recently appointed BiH High Representative has come under question.

Released on 17 November, the UFPA survey shows that only 10 percent of young respondents were completely satisfied with their living standards in BiH, and only 27 percent believed that the standard of living in their area was improving. More importantly, 44 percent agreed that they felt insecure due to the possibility of inter-ethnic tension while almost 25 percent neither agreed nor disagreed. One can assume that this 25 percent still believes in the possibility of inter-ethnic tension after the recent crisis. At the same time, 66 percent of young Bosnian and Herzegovinians said that they can express themselves freely, that they do not feel discriminated against, and that people treat them with respect and dignity.

It can be surmised that young people interact with one another on a more regular basis than with the older generation, and thereby they may feel the possibility of interethnic tension not from their peers, as they do not feel discriminated against, but from the older generation that holds on to the wartime traumas and memories. From this point of view, the recent and intensifying political crisis makes young people feel more insecure and neglected, paving the way for them to consider emigration as a means of escaping the perceived vicious circle of violence.

Regarding youth political and civic engagement, one key finding of the survey is young people’s low interest in either formal or semi-formal types of participation. This may be due to the fact that 70 percent of respondents saw BiH society as systemically corrupt. Yet it is unlikely that young Bosnians will change the system, as 23 percent seek to leave the country temporarily and 24 percent permanently. In fact, more than 40 percent want to leave the country by next year, while 35 percent seek to leave in one to two or more years. Worse still, this is not a new trend. According to unofficial figures, from the end of the war in 1995 to 2013, 150,000 young people left the country.

High unemployment rates compound the problem, and young people’s attitudes towards finding employment are not very encouraging. Young people in Bosnia and Herzegovina do not perceive expertise, skills, or competencies as key factors in gaining employment. Rather they consider having acquaintances and connections with people in power as the most important factors in finding a job. The findings of the UNFPA’s recent report confirm previous research and further that 23 percent of unemployed youth are not actively looking for a job, thus putting them in the at-risk category of young people who are neither in school, work, nor training.

Conclusion

The UNFPA’s timely survey stands as a stark reminder that escalations of political crisis in Bosnia and Herzegovina do not only affect day-to-day political calculations but pose a serious danger to the future of the country, especially when considering the threat of youth emigration. Political instability and the stalling of reform processes push young people to search for opportunities abroad.

Considering that the country’s youth are of the post-war generation, they have the capacity to build peace between nations in Bosnia and Herzegovina; but the cost of recurring political crises becomes higher by the day. Discussions of the recent crisis in BiH should consider the opportunities provided by youth, and the EU and US’s agendas towards peace and stability in BiH should emphasize youth programs more than ever. Young people from Bosnia and Herzegovina, like all young people, do not deserve to face the uncertainty of violence.

In order to tackle youth unemployment, international institutions such as the World Bank and International Monetary Fund should implement projects within their programs in BiH. If economic sanctions are an important tool in stopping Dodik’s secessionist agenda, economic incentives might be an important tool in tackling unemployment.

*Burak Yalım is an Istanbul-based doctoral research fellow at Kocaeli University and President of the International Relations Studies Association (TUIC). Yalım’s primary areas of interest are migration and the Balkans. He can be found on Twitter @burakyalim

3 Kasım 2021 Çarşamba

Bosna Hersek’te Neler Oluyor?

 Bosna Hersek Cumhurbaşkanlığı Konseyi Sırp Üyesi Milorad Dodik’in Bosna Hersek’in küçük entitesi Sırp Cumhuriyeti’nin (RS) kendi ordusunu kurmak istediğini ifade etmesi akıllara “Bosna Hersek’te 1992 koşullarına mı dönülüyor?” sorusunu getirdi. Bosna Hersek Anayasası ve dolayısıyla 1995’te imzalanan Dayton Barış Anlaşması’nın 4. ekine aykırı olan bu girişimi engelleyecek tek otorite Ağustos’ta göreve başlayan Yüksek Temsilci Christian Schmidt. Bosna Hersek’te Dayton Barış Anlaşmasının 10. eki ile kurulan Yüksek Temsilciliğin 1997 yılında Bonn’da gerçekleştirilen görüşmelerde yetkileri genişletilmişti. Böylelikle Yüksek Temsilci yerel aktörlerin uzlaşamadığı konularda bağlayıcı kararlar alabilecek ve Dayton Barış Anlaşmasına veya yasalara aykırı davranan yöneticilerin görevine son verebilecek yetkilere sahip olmuştu. Bonn Yetkileri olarak da anılan bu yetkilere dayanarak 2004 yılına kadar içinde bakan, milletvekili ve hâkimlerin de olduğu 139 yönetici görevden alınmış, 2004 yılında ise Sırp Cumhuriyeti’nin engellemeleri aşılarak savunma reformu ile Bosna Hersek Silahlı Kuvvetleri kurulmuştu (Banning, 2014).

Peki, bu noktaya nasıl gelindi? Bir önceki Yüksek Temsilci Valentin Inzko görevinin bitimine bir hafta kala Bonn Yetkileri’ni kullanarak Bosna Hersek ceza kanununda değişiklik yapılmasına dair kanun çıkardı. Kanun; soykırım suçunu veya insanlığa karşı suçları önemsizleştiren veya haklı göstermeye çalışan kişilere 6 aydan 5 yıla kadar hapis cezası öngörürken soykırım veya insanlığa karşı suçlardan hüküm giymiş kişileri yüceltecek anma, isimlerini kamuya açık sokak vb. yerlere verme gibi eylemlere 3 yıldan az olmamak üzere hapis cezasını içeriyor (HR’s Decision on Enacting the Law, 2021). Beklenileceği üzere Yüksek Temsilcinin çıkardığı bu kanun, soykırımın ve suçluların övülmesi ile adlarına anma ve törenler düzenlenmesiyle ilgili çok kabarık olan Dodik tarafından büyük bir tepkiyle karşılandı. Örneğin Dodik 2016 yılında başkent Sarajevo’nun yakınında savaş döneminde Bosnalı Sırpların üssü konumunda olan Pale şehrinde soykırım suçlusu Radovan Karadzic adına bir öğrenci yurdu açılışı yapmış ve açılışta Radovan Karadzic’in Sırp Cumhuriyeti’nin kurucusu olduğunu, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (ICTY) sadece bir tarafı yargıladığını ifade etmişti (The Guardian, 2016). Daha önce de devlet kurumlarını boykot etme tecrübesi olan Milorad Dodik, Yüksek Temsilciliğin soykırım kanunu çıkarmasına tepki olarak yine devleti boykot etme çağrısında bulundu ve gerçekleştirdiği basın toplantısında Sırp Cumhuriyeti parlamentosunun birkaç gün içinde ordu, Yüksek Yargı ve Savcılık Kurulu, HSYK, mali sistem ve diğer kurumlardaki reformlara ilişkin onayı geri çekmeye karar vereceğini söyledi. Dodik ayrıca herhangi bir Yüksek Temsilci tarafından empoze edilen  Bosna Hersek yasalarını geçersiz ve uygulanamaz kılacak yasalar çıkaracaklarını, Sırp Cumhuriyeti topraklarındaki düzenlemeleri içeren 140 kanunu değiştireceklerini çünkü bu kanunlarla yetkilerin Sırp Cumhuriyeti’nden alındığını ifade etti. Bir adım daha ileri giden Dodik ortak ordu için verdikleri rızayı geri çekeceklerini ve birkaç ay içerisinde Sırp Cumhuriyeti Ordusu’nun kurulabileceğini belirtti (Radio Free Europe, 2021).

Peki, Sırp Cumhuriyeti (RS) meclisinin böyle bir yetkisi ve otoritesi var mı? Bosna Hersek Anayasasına göre ki bu Dayton Barış Anlaşmasının 4. ekidir, entiteler yapacakları yasalarda devlet düzeyindeki Anayasaya uyumlu olmak zorundadır. RS Meclisi 1999 yılında Bosna Hersek Devlet meclisinde onaylanan 5 yasanın uygulanma şeklini RS toprakları için değiştirdiğinde dönemin Yüksek Temsilcisi Wolfgang Petritsch bunun hükümsüz olduğuna ve ne RS Meclisinin ne de FBİH Meclisinin, yani entitelerin, Bosna Hersek Bakanlar Kurulu tarafından alınan kararları reddetme veya değiştirme gibi yetkisi olmadığına hükmetmişti. Dodik’in gerek ordu ve güvenlik güçleri kurmakla ilgili, gerekse Bosna Hersek Anayasa Mahkemesini tanımamakla ilgili girişimleri hukuken geçersizdir çünkü her iki yasa da Bosna Hersek Devlet Meclisi tarafından yürürlüğe konulmuştur (Kuloglija vd., 2021).

Dodik ayrılıkçı söylemleri, soykırımı inkar eden ve suçluları öven açıklamaları yıllardır dile getiriyordu ancak Sırp Cumhuriyeti Ordusu kurma girişiminden bahsetmesi kırmızı alarm oluşturdu. Sırp Cumhuriyeti Ordusu 1992-1995 yılları arasında Bosna Hersek’te yüz binden fazla ölüme, Srebrenitsa’da soykırıma ve sayısız savaş suçuna imza atmıştı ve 2007 yılında Uluslararası Adalet Divanı tarafından soykırım suçunun işlenmesinden sorumlu bulunmuştu. Dodik’in uluslararası toplumun tepkilerini hiçe sayan; NATO Bosna Hersek’e müdahale ederse biz de dostlarımızdan yardım isteriz, AB içerisinde Sırp Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını destekleyen 7 üye var söylemleri de endişeleri arttırdı (Trkanjec, 2021; Öztürk, 2021).

ABD, AB başta olmak üzere uluslararası toplum; Bosna Hersek’in toprak bütünlüğüne olan vurguyu, barışın korunmasına olan ihtiyacı ve Milorad Dodik’in ayrılıkçı ve tehditkâr çıkışlarına yönelik eleştirileri yıllardır vurgulamakta. Hatta Milorad Dodik ABD’nin yaptırım uyguladığı liderler arasında, 1 Ocak 2017’den beri ABD Hazine Bakanlığı Yabancı Varlıklar Ofisi (OFAC) Milorad Dodik’i sözde kara listesinde bulunduruyor. Ancak ABD’nin Batı Balkanlar Temsilcisi Gabriel Escobar ile Ekim ayının başında görüşme gerçekleştiren Dodik görüşme sonrasında gerçekleştirdiği basın toplantısında ABD Temsilcisine net bir şekilde “Beni yaptırımlarla tehdit edemezsiniz, ben çoktan onların üstesinden geldim.” ifadelerini ilettiğini söyledi (Trkanjec, 2021). Dodik’in AB içerisinde Sırp Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını destekleyen 7 üye var çıkışı sonrasında AB Sözcüsü Peter Stano yaptığı basın toplantısında Bosna Hersek’in bütünlüğü ve egemenliğinin sorgulanmasının birlik açısından kabul edilmez olduğunu ifade ederken, AB’nin 27 üyesinin duruşunun çok açık olduğunu ve Bosna Hersek’in toprak bütünlüğüne bağlı olduklarını söyledi. Ağustos ayında göreve başlayan Yüksek Temsilci Christian Schmidt’in Birlemiş Milletler’e gönderdiği ilk rapora ulaşan Kurumsal Sosyal Medya Yönetimi The Guardian’ın haberine göre Schmidt, BM’yi Bosna Hersek’in “savaş sonrası dönemin en büyük varoluşsal tehdidi” ile karşı karşıya olduğu konusunda uyardı. Schmidt ayrıca eğer Sırp ayrılıkçılar kendi ordularını kurmayla ilgili tehdidi gerçekleştirir ve Bosna Hersek ordusunu ikiye bölerlerse yeni bir savaşa doğru gidişi durdurmak için daha fazla uluslararası barış koruma gücünün Bosna Hersek’e gönderilmesi gerektiğini söyledi (Borger, 2021).

Bosna Hersek’te uluslararası barışı koruma görevi, hâlihazırda ülkede bulunan ve 700 kişiden oluşan AB’nin EUFOR birlikleri. Bunun yanı sıra NATO’nun Sarajevo’da bir karargâhı bulunuyor. Ancak her ikisinin de 1 yıllık görev süreleri önümüzdeki günlerde BM Güvenlik Konseyinde yenilenecek ve Rusya’nın kararları bloke etme ihtimali mevcut. Yüksek Temsilci Christian Schmidt’in göreve gelişini illegal olarak niteleyen Rusya, Barış Uygulama Konseyi’nin seçtiği kişilerin BM Güvenlik Konseyi’nin onayı olması gerektiğini ve bu onayı olmayan bir Yüksek Temsilcinin uluslararası yasal meşruiyeti olmayacağını dolayısıyla Dayton Barış Anlaşmasına göre de Yüksek Temsilci sayılamayacağını ifade etmişti. EUFOR’un görev süresinin uzatılması 3 Kasım’da oylanacak ve Rusya bu oylama öncesi Yüksek Temsilci Christian Schmidt’in altı ayda bir yapılan Güvenlik Konseyi bilgilendirmelerini gerçekleştirmemesini ve oylanacak metinde Yüksek Temsilciye tek bir atıf bile yapılmamasını istedi. Bunun üzerine Fransa Yüksek Temsilciye atıf yapmaktan kaçınan yeni bir kısa metin hazırladı. (Security Council Report, 2021).

Rusya ve Çin’in Bosna Hersek’te artık Yüksek Temsilciliğe ihtiyaç olmadığı yönündeki politikası başta ABD ve AB olmak üzere batılı ülkelerce benimsenmiyor ve bu durum Bosna Hersek’teki krizi daha da derinleştiriyor (“Russia threatens”, 2021). Bosna Hersek’te barışı ve istikrarı korumak Dayton Barış Anlaşmasının şartlarının sürdürülebilirliği ile mümkün görünürken anlaşmanın Bosna Hersek’li politikacıların anlaşamadığı konularda tek yetkili olarak tanıdığı Yüksek Temsilcilik makamının tartışma konusu olması ve Rusya’nın talebiyle EUFOR’un görevini uzatacak metinden çıkarılması endişe vericidir. Ayrılıkçı, soykırımı inkâr eden Milorad Dodik’in Bosna Hersek Anayasası ve Dayton Barış Anlaşmasını ihlal eden girişimlerine rağmen görevine devam edebiliyor olması, Sırp Cumhuriyeti Ordusu kurma girişimine cesaret vermektedir.  Dayton Barış Anlaşmasının Bosna Hersek içindeki ihtilaflarda son sözü söyleyecek makam olarak belirlediği Yüksek Temsilciliğin de Rusya ve Çin’in girişimleri ile pasifize edilebilme ihtimali Bosna Hersek’te barış ve istikrarın tehlikede olduğunu gösteriyor. Bosna Hersek’te ihtiyaç olan Washington, Brüksel ve Londra’dan gelen açıklamalardan ziyade Bosna Hersek’in bütünlüğünün ve barışının kesin olarak sağlanmasına yönelik caydırıcı önlemler olmalıdır. Ülkedeki ayrılıkçı Sırpların Belgrad, Moskova, Hırvatların ise Zagreb ve Berlin’den güç aldığı ve destek gördüğü açık olarak ortadayken, savaş ve soykırımın en büyük mağduru olan Boşnakların endişeleri haklı olmakla birlikte yine dün olduğu gibi bugün de birlikte yaşama, barış ve istikrar konusunda en ısrarcı olanlar Boşnaklardır. Milorad Dodik’in Soykırımı gerçekleştiren orduyu yeniden kurma girişimi gibi Dragan Covic’in liderlik ettiği HDZ-BİH’in de gerek üçüncü entite gerekse Dodik’in ayrılıkçı fantazileri hakkındaki politikaları dikkatle takip edilmeli, uluslararası kurumlar ve kamuoyu sadece Sırp ayrılıkçılara değil Dayton Barış Anlaşmasına aykırı 3. Entite tartışmalarını gündeme getiren ayrılıkçı Hırvatlara da odaklanmalıdır. 

Burak YALIM

 

Kaynakça

Banning T., (2014). The ‘Bonn Powers’ of the high representative in Bosnia Herzegovina: tracing a legal figment. Gottingen Journal of International Law, (2), 259-302. 10.3249/1868-1581-6-2-banning

Borger, J. (2021, 3 Kasım). Bosnia is in danger of breaking up, warns top international official. The Guardianhttps://www.theguardian.com/world/2021/nov/02/bosnia-is-in-danger-of-breaking-up-warns-eus-top-official-in-the-state

Daily Sabah (2021, 3 Kasım). Russia threatens veto in UNSC row over Bosnia envoy. https://www.dailysabah.com/world/europe/russia-threatens-veto-in-unsc-row-over-bosnia-envoy

Kuloglija N., Dizdarevic E., Grebo L., Begic J. (2021, 15 Ekim). Fact-Check: The Questionable Claims of Bosnia’s Dodik. Balkan Insighthttps://balkaninsight.com/2021/10/15/birn-fact-check-the-questionable-claims-of-bosnias-dodik/

Office of the High Represantative (2021). HR’s Decision on Enacting the Law, http://www.ohr.int/hrs-decision-on-enacting-the-law-on-amendment-to-the-criminal-code-of-bosnia-and-herzegovina/

Öztürk, M. T. (2021, 14 Ekim). Several EU members back Bosnia’s dissolution: Serb leader. Anatolia Agencyhttps://www.aa.com.tr/en/europe/several-eu-members-back-bosnias-dissolution-serb-leader/2392489

Radio Free Europe (2021, 9 Ekim). Bosnian Serb Leader Dodik Says Entity Will Withdraw From Joint Military Judiciary. https://www.rferl.org/a/bosnia-serb-dodik-military/31500605.html

Security Concil Report (2021, 2 Kasım). Bosnia and Herzegovina: Debate and EUFOR ALTHEA Reauthorisation. https://www.securitycouncilreport.org/whatsinblue/2021/11/bosnia-and-herzegovina-debate-and-eufor-althea-reauthorisation-2.php

The Guardian (2016, 21 Mart). Student dorm named after war crimes suspect Radovan Karadzic. https://www.theguardian.com/world/2016/mar/21/student-dorm-named-after-war-crimes-suspect-radovan-karadzic

 Trkanjec, Z. (2021, 4 Ekim). Dodik to US envoy Escobar: F**k the sanctions!. Euractivhttps://www.euractiv.com/section/politics/short_news/dodik-to-us-envoy-escobar-fk-the-sanctions/

Trkanjec, Z. (2021, 15 Ekim). Dodik: EU Commission will not sanction Republika Srpska. Euractivhttps://www.euractiv.com/section/politics/short_news/dodik-eu-commission-will-not-sanction-republika-srpska/ 

1 Kasım 2021 Pazartesi

Migration Likely To Factor Heavily In Turkey’s Next Elections

 Significant and unexpected shifts to migration patterns are nothing new for Turkey. Examples include the 1923 population swap with Greece, the mass emigration of Turkish labor to Europe in the 1960s and 70s, the continual movement of Turk-Muslim populations to the Turkish Republic from the former Yugoslavia and the Balkans, the opening of doors to Turks from Bulgaria in the 1980s, and the sheltering of Iraqi Kurds fleeing the Saddam Hussein regime in the early 1990s. All of these shifts and movements have come to shape Turkey’s culture, economy, politics, and even demography; however, throughout the course of modern Turkish history, migration has never been politicized to the extent that it is today.

How did refugees become politicized?

Recent data from Turkey’s Directorate General of Migration Management (DGMM) shows that the country hosts 3,721,057 Syrians under temporary protection as of 14 October 2021. Beside Syrians, Turkey has also become home to many irregular migrants from Afghanistan. According to the DGMM, they numbered 201,437 in 2019, but have fallen to 50,161 in 2020. The total number of irregular migrants in 2019 was 454,662 and 122,302 in 2020.

Opposition and government sources dispute the actual number of irregular migrants currently living in Turkey. The opposition insists that over 1.5 million non-registered Afghans are living in Turkey, what it deems a significant security threat; but President Erdogan claims that registered and unregistered Afghan refugees combined number only around 300,000.

The heated debate between the government and opposition parties takes its cues from public opinion. In the early days of mass movement from Syria to Turkey, Turkish society showed remarkable hospitality to their southern neighbors fleeing civil war, with only marginal groups voicing xenophobic sentiments. But as their numbers increased, stays lengthened, and visibility grew, Syrians have come to be perceived as a burden, especially in the context of a stagnant Turkish economy and rising  youth unemploymentThe public opinion polling consultancy KONDA shows that the rate of those in the Turkish community that “do not want to live in the same place as Syrians” increased from 28% to 60% between 2016 and 2019. The way for this increasing anti-refugee sentiment may have been paved by the government’s lack of a comprehensive immigration or integration policy or by President Erdogan’s statement that Turkey has so far spent 40 billion USD on Syrian refugees

In the beginning of the Syrian crisis, Erdogan and his government considered Syrians to be Turkey’s religious guests, or Muhajirs. But they soon became political tools when Erdogan threatened to allow the refugees to cross its western borders into the EU. Without a doubt, the EU has done very little for displaced Syrians when compared to Turkey, but Erdogan’s statements sent a message to Turkish society as well: refugees are not the responsibility of Turkey alone.

In June and August 2021 two incidents sparked intense debate on Turkey’s Syrian and Afghan populations. The first incident occurred on 12 June in Kocaeli as an Afghan national sexually assaulted a 17-year-old girl leading her to the intensive care unit. Secondly, Emirhan Yalcin (an 18-year-old Turkish national) was killed in a fight between locals and Syrians in Ankara on 10 August. Upon news of Yalcin’s death, hundreds rioted in the streets, attacking the shops and homes of Syrians. In the meantime, after the first incident, the leader of Turkey’s main opposition party, Kemal Kilicdaroglu, released a video statement on Twitter declaring that one of his party’s priorities is to send refugees back to their home country within two years of coming to power.

As refugees continue to be one of Turkey’s most important political issues, the ongoing war in Syria and the Taliban’s takeover of Afghanistan may lead to new refugee flows. The current situation and the worsening state of Turkey’s economy have put a spotlight on refugees and the policies that affect them, a reality that will likely have a direct and decisive effect on the voting behaviors of Turkish citizens. Moreover, as of December 2019, 110,000 Syrians, 53,099 of whom had already gained the right to vote in 31 March 2019 local elections, have become Turkish citizens according to the statements of Interior Minister Suleyman Soylu.

Why are Turkish Emigrants important?

Turkey enfranchised its expatriate citizens in 1995, however the first actual vote within this framework was cast in the 2014 presidential elections. According to Turkey’s Ministry of Foreign Affairs, the total population of Turks living abroad exceeds 6.5 million. However, international voter turnout for the presidential and general elections on 24 June 2018 showed that Turkey had 3,044,837 registered voters abroad, or 4.8% of the total electorate according to the Supreme Election Council of Turkey. Even though these elections showed that expatriate voter turnout occurred at less than half the rate of domestic turnout, it should be mentioned that since Turkish citizens abroad have begun casting their ballots, their turnout rate has increased from 8.2% to 44.6%.

It is observed that recent election results from abroad were similar to those in Turkey, namely, in favor of Erdogan. But it should be considered that especially after 2016, many opposition voters went abroad due to political pressure and economic difficulties; this could come to favor the opposition in the next elections. While the number of Turkish citizens who emigrated was 69,326 in 2016, this figure increased by 63.5% in 2017 to 113,326 and to 136,740 in 2018. Almost every month, 10,000 Turkish citizens leave the country.

The results of the “Youth Research” carried out by Yeditepe University and MAK Consulting show that among the 18-29 age group, 76% want to live abroad for a better future, while 77% believe that nepotism outweighs merit when it comes to getting ahead. Hence, more emigration should be expected before the next elections. 

It is no secret that Turkey’s next elections constitute a final chance for an exit from authoritarianism. Polls show that Erdogan is losing popularity and that the opposition should have a landslide victory, especially when taking into account their success in the last local elections in Istanbul and Ankara. This doesn’t mean that it will be easy for the opposition to secure a victory. Of course, the declining economy and high unemployment rates will affect voting behavior, but the opposition should still formulate policy recommendations on immigration and a strategy to attract expatriate voters. Still, in emphasizing the need for comprehensive immigration reform, the opposition must offer realistic, rights-based solutions rather than populist approaches that incite hatred and flout international law.

*Burak Yalım is an Istanbul-based doctoral research fellow at Kocaeli University and President of the International Relations Studies Association (TUIC). Yalım’s primary areas of interest include migration and the Balkans. He can be found on Twitter, @burakyalim.

https://fenikspolitik.org/2021/11/01/migration-likely-to-factor-heavily-in-turkeys-next-elections/



18 Ağustos 2021 Çarşamba

Gönüllü ve Yardımlı Geri Dönüş Programları: Suriyeli ve Afgan Göçmenler

 Türkiye, 12 Ağustos 2021 itibariyle 3 milyon 699 bin 388 geçici koruma statüsü altında kayıtlı Suriyeliye ev sahipliği yapmaktadır. Düzensiz göçle ilgili veri toplama zorluğu sebebiyle gerek Suriyeliler gerekse Afgan ve diğer uyruklu düzensiz göçmenlerle ilgili rakamlar kaynaklarda değişkenlik göstermektedir. Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal İşler Organizasyonu (DESA) 2019 verilerine göre ülkemizde 5.678.800 göçmen ve mülteci bulunmaktadır. Türkiye dünyada en çok sığınmacıya ev sahipliği yapan ülke konumundadır. Emniyet, Jandarma ve Sahil Güvenlik ekiplerinin 2015 ile 2019 yılları arasında yakaladığı düzensiz göçmen sayısı 1 milyon 219 bin 368 iken yine bu yıllar arasında gözaltına alınan göçmen kaçakçısı sayısı 27 bin 700’dür. Sadece 2019 yılında 454 bin 662 düzensiz göçmen yakalanmıştır. Göç İdaresinin rakamlarına göre kayıtlı Suriyeliler (3.6 milyon) ve UNCHR Türkiye’nin 2020 verilerine göre uluslararası koruma talebinde bulunanlar (330 bin) göz önüne alındığında Türkiye’de en az 4 milyon göçmen olduğunu, kayıt dışı rakamlarla beraber bu rakamın 6 milyona ulaştığını söyleyebiliriz. Bu rakam toplam nüfusun %7’sine denk gelmektedir. Türkiye nüfusuna oranla %4.4 sığınmacıya ev sahipliği yaparken Avrupa Birliği’nde bu oran %0.6’dır.   

Son günlerde yaşanan “Suriyeliler ve Afganlar” tartışması ülkemizde her diğer tartışma gibi sağlıklı bir zeminde ilerlememekte, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile romantik bir göç politikası arasına sıkışmaktadır. Göç, çok boyutlu ele alınması zorunlu, öncesi-süreci-sonrası ile kapsamlı değerlendirilmesi gereken bir olgudur. Türkiye’nin taraf olduğu 1951 Cenevre Sözleşmesinin hükümleri, uluslararası hukuk normları ve farklı ülkelerin gerçekleştirdiği uygulamalar dikkate alınmalı; popülizmden uzak gerçekçi bir göç politikası ilgili tüm paydaşlarla birlikte oluşturulmalıdır. Türkiye’de kamuoyu Suriyeliler ve Afganistan menşeili düzensiz göçmenlerin geri gönderilmesini talep etmektedir. Özellikle bir tarafta göçmenlerin sayısının artması, kalış süresinin uzaması ve görünürlüklerinin fazlalaşması, diğer tarafta ülkenin içinde olduğu ekonomik zorluklar ve hayat pahalılığı Suriyeliler ve düzensiz göçmenlerle ilgili negatif algıyı beslemektedir. Popülist siyasi söylemler ve medya etkisi ile birlikte son günlerde göçmen karşıtlığı adeta ülkenin en önemli meselesi haline getirilmiştir.

Geçici Koruma statüsündeki Suriyeliler, müstakil bir konu olarak ele alınmalıdır ve can ve mal güvenliği sağlandıktan sonra geri dönüşler hususunda stratejiler belirlenmelidir. Çok geç kalmadan ülkelerine dönemeyenlerle ilgili sosyal uyum politikalarının geliştirilmesi gerekmektedir. Her hal ve karda Türkiye’nin önümüzdeki on yıllarında göç, göçmen ve geri dönüş ve uyum konuları gündemin en tepesinde yer alacak olmakla birlikte uyum politikalarının bugün sağduyu ve gerçekçilikle düşünülmemesi sancılı ve sorunlu on yıllar yaşamamıza neden olabilir. Göçle ilgili akademik çalışmalar ve tarihi tecrübeler göstermektedir ki sığınmacıların tamamının geri dönüşü mümkün değildir. Birlikte yaşama pratiklerinin geliştirilmesi ve gönüllü geri dönüşü sağlayacak politikaların oluşturulması politika yapıcıların en önemli gündem maddelerini oluşturmalıdır.

Göçmenlerin geri dönüşüyle ilgili özellikle Avrupa’da uygulanan örnekler mevcuttur.  Almanya-Hollanda-Fransa 1970’li yılların sonlarında ülkelerindeki göçmen işçilerin geri dönüşüyle ilgili programlar geliştirmiştir. Hollanda’da 1974 yılında oluşturulan “Kalkınma Amaçlı Yerel Fırsatların Tanıtımı ve Göçmen İşgücünün Yeniden Entegrasyonu” programı; Türkiyeli, Tunuslu ve Faslı işçilerin geri dönüşünü, ülkelerinde girişimciliği özendiren Hollanda hükümeti destekleri ile teşvik etmiştir. Benzer bir program 1977 yılında Fransa tarafından uygulanmıştır. Almanya ise 1983 yılında yabancı işçilerin geri dönüşünü özendiren bir yönetmelik çıkararak ülkesine dönecek her işçiye 10 bin Alman markı teklif etmiştir. Fakat tüm bu programlar beklentileri karşılayamamış, geri dönüşle ilgili ancak %5’lik bir başarı göstermiştir.

Daha güncel örnekler ise “pay-to-go” adı altında İspanya, Çekya, Danimarka ve Japonya’da uygulanmıştır. 2008 yılında İspanya’da uygulanan bir pay-to-go programı olan “Gönüllü Geri Dönüş Planı” ile ekonomik kriz döneminde işsiz göçmen işçilerin geri dönüşü teşvik edilmiştir. Kasım 2008’de 87 bin işsiz göçmen işçinin gönderilmesini hedefleyen program ile Nisan 2010’a gelindiğinde sadece 11.400 kişi ülkelerine geri gönderilebilmiştir. Bu uygulamaların başarısız olması iki nedene bağlanmaktadır. Birincisi yasal oturum iznine sahip olan ve geçici işsiz durumundakilerin hedef alınması, ikincisi ise göçmenlerin geri gönderildikten sonra tekrar gelişlerini önleyecek anlaşmaların yapılmamış olmasıdır.

Bunun yanı sıra Avrupa Birliği’nin göçle mücadele anlamında izlediği en önemli politika ise göçe kaynak ülkeler ve göç güzergâhındaki ülkelerle “Avrupa Komşuluk Politikası” kapsamında geliştirdiği ilişkiler ve bazılarıyla imzaladığı geri kabul anlaşmalarıdır. Avrupa Birliği’nin temel stratejisi göçü sınırları dışında önlemek üzerine kurulmuştur ve bu birçok insan hakları savunucusu kurum ve kişi tarafından eleştirilmektedir. Avrupa Birliği komşuluk politikası kapsamında göçe kaynak olan ülkelere mali yardımlar yapmak suretiyle ve kurumsal kapasite inşasına (sınır güvenliği vb.) destek vererek göçü henüz başlamadan önlemeyi hedeflemektedir.

Türkiye’nin önemli bir parçası olduğu geçici koruma statüsündeki Suriyelilerin geri dönüşüyle ilgili benzer bir örnek Almanya’dan geri dönen ve o dönem yine geçici koruma statüsü altında olan Bosna ve Herseklilerdir. Emek göçüyle gelenlere uygulanan pay-to-go programlarının başarısızlığının aksine Almanya’nın Bosna savaşı sebebiyle kitleler halinde gelen Bosna ve Herseklilere uyguladığı geri dönüş programı önemli bir başarı örneğidir. O dönemde Avrupa’ya yaklaşık 800 bin civarında Bosna Hersekli göç etmek zorunda kalmış, bunların neredeyse yarısı Almanya’da geçici koruma bulmuştur. 1996-1998 yılları arasında Almanya’dan Bosna Hersek’e yaklaşık 250 bin kişi geri dönüş gerçekleştirmiştir. Bu başarı uzmanlarca iki temel sebebe dayandırılmaktadır. Birincisi Bosnalıların dönüşle ilgili yüksek motivasyona sahip olmaları ve savaşın bitmesinin hemen ardından geri dönüşün başlaması, ikincisi ise Almanya tarafından geçici koruma statüsünün kaldırılması ve kredibilitesi olan zorunlu geri dönüş programlarının oluşturularak bireylerin gönüllü geri dönüşe yönlendirilmesidir. Yerleşik olunan ülkedeki bireysel haklara erişimin kaldırılması ve zorunlu geri dönüş programının oluşturulması gönüllü geri dönüş seçeneğinin tercih edilmesini sağlamıştır.

Balkanlarda yerinden edilmiş kişilerin ve sığınmacıların geri dönüşleri ile ilgili literatürde Suriye’de yerinden edilmiş kişiler ve Türkiye, Lübnan, Ürdün gibi komşu ülkelerde geçici koruma altında olan Suriyelilerin geri dönüşleri ile ilgili önemli ipuçları bulunmaktadır:

  • Öncelikle Suriye iç savaşının son bulması ve uluslararası toplumun uzlaştığı ve desteklediği bir barış ve inşa planının hazırlanması gerekmektedir.
  • Geri dönüş stratejisinin bölgesel bir bakış açısına dayandırılması konuyu Türkiye-Suriye denkleminden çıkarıp hem bölge ülkelerinin hem de uluslararası toplumun katkılarını mümkün kılacaktır.
  • Vaka/olay yükünün limitlemesi önemlidir. Balkanlarda öncelik yerinden edilmiş en hassas gruplara verilmiş, böylelikle konu yönetilebilir bir çerçeveye çekilmiştir.
  • İhtiyaç ve hassasiyet odaklı yaklaşım. İnsanların ihtiyaçlarını-gerekliliklerini ön plana alan bir yaklaşım politik çıkarları öne alan bir yaklaşıma tercih edilmelidir.
  • Uluslararası Donör Konferansı gerçekleştirilerek mali yükün sorumluluk paylaşımı çerçevesinde hafifletilmesi sağlanmalıdır. Tüm süreçler şeffaflıkla yürütülmelidir.

Yukarıdaki maddeleri çoğaltmak mümkündür. Özetle geri dönüşün anahtar kelimeleri güvenli-onurlu-gönüllü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu üç anahtar kelimeye sürdürülebilir de eklenmelidir zira 1989’da Afganistan’a yaşanan geri dönüş göçü sürdürülebilir olmamıştır. Gönüllü güvenli ve insan onuruna yaraşacak geri dönüşlerin sürdürülebilir kılınması en az geri dönüş kadar önemlidir.

Kaynakça

Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, (2021). Geçici Korumahttps://www.goc.gov.tr/gecici-koruma5638

Anadolu Ajansı, (2020). Türkiye’de 5 Yılda 1 Milyon 219 Bin Düzensiz Göçmen Yakalandıhttps://www.aa.com.tr/tr/turkiye/turkiyede-5-yilda-1-milyon-219-bin-duzensiz-gocmen-yakalandi/1698552

United Nations International Migration Stock Country Profile, (2019). https://www.un.org/en/development/desa/population/migration/data/estimates2/countryprofiles.asp

BUZ, S. , KORÇ, S. (2021). Mültecilere Yönelik Kalıcı Çözümlerden Biri Olarak Gönüllü Geri Dönüş, Sosyal Politika Çalışmaları Dergisi, 21(50), 195-230. DOI: 10.21560/spcd.vi.695850, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/986286

R. Black, M. Collyer, W. Somerville (2011). Pay to Go Schemes and Other Noncoercive Return Programs: Is Scale Possible?. Migration Policy Institute. https://www.migrationpolicy.org/sites/default/files/publications/pay-to-goprograms.pdf

The Guardian, (2008). Spain to pay immigrants to leavehttps://www.theguardian.com/world/2008/jul/21/spain

A. İçduygu, B. Demiryontar, (2019). Mediterranean’s Migration Dilemma and the EU’s Readmission Agreements: Reinforcing a Centre-Periphery Relation. EuroMedMig Working Paper Series No 1. https://mirekoc.ku.edu.tr/wpcontent/uploads/2019/12/EuroMedMig_WP_Series_Winter2019.pdf

R. Colville (2004). Bosnia and Herzegovina welcomes over 1 million returnees. https://www.unhcr.org/news/latest/2004/9/414fffba4/bosnia-herzegovina-welcomes-1-million-returnees.html

M. Martinoviç (2016). Refugees Reloaded – Lesson’s from Germany Approach to Bosnian War. https://www.dw.com/en/refugees-reloaded-lessons-from-germanys-approach-to-bosnian-war/a-19021249

23 Temmuz 2021 Cuma

Göçmenler ve Entegrasyon

 Sosyal medyaya düşen Afganistan menşeili göçmenlerin kalabalık gruplar halinde sınırı geçtiğini gösteren videolar ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “2 yıl içinde Suriyelileri ülkelerine geri göndereceğiz.” mealindeki açıklamaları ile göçmenler ve göç meselesi ile ilgili artan tartışmalar önümüzdeki süreçte devam edecek gibi görünüyor. Tartışmalar yeni değil ancak her yeni günde nefret söylemini içeren, ırkçılığa varan bir ivme kazanmakta. Bunun geçici olduğunu düşünmek ise yanıltıcı olacaktır. Türkiye, önümüzdeki on yıllarda sadece Suriyeliler bağlamında değil, Afganistan’dan ve hatta geniş Ortadoğu coğrafyasında yaşanabilecek insani krizlerden gelecek göç akınları açısından da göç meselesini etraflıca ele almak durumundadır. Göç konusu Türkiye’nin hem iç siyasetinde hem de uluslararası ilişkilerinde ve dolayısıyla dış politikasında çok önemli ve hassas bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.

2011 Suriye kriziyle başlayan ve 2013’den sonra yükselen bir ivme ile artan nüfus hareketliliğiyle Türkiye’de Geçici Koruma altında bulunan Suriyeli sayısı, Göç İdaresi’nin Temmuz 2021 verilerine göre 3 milyon 688 bin 93 kişi (Göç İdaresi, 2021). Birleşmiş Milletler Mülteci Örgütü 2020 yılı verilerine göre ülkemizde bulunan Afganistan menşeili düzensiz göçmen sayısı ise 116 bin 400 ve uluslararası koruma başvurusu sayısı ise 330 bin (UNHCR, 2020). Göç idaresi istatistiklerine baktığımızda Afganistan’dan gelen kişi sayısında aslında anormal bir artış olmadığını görüyoruz. 2019 yılında düzensiz göç girişiminde bulunan 201.437 Afganistan menşeili yakalanırken bu rakam 2020’de 50.161 olarak gerçekleşiyor ve Temmuz 2021 itibariyle de 25.643 olduğunu görüyoruz (Göç İdaresi, 2021). Benzer şekilde ülkemizdeki Suriyeli sayısında da son iki yılda çok ciddi bir yükseliş olmuyor. Peki, rakamlarda anormal bir yükselme olmamasına rağmen göçmen karşıtı söylem ve paylaşımlar neden gündemde? Öncelikle Kurban Bayramı sebebiyle Suriyelilerin ülkelerine gidebilmeleri, hemen akabinde Afganistan’dan gelenlerle ilgili sosyal medyaya düşen videolar ve en son ise Sn. Kılıçdaroğlu’nun sadece bu konuyu ele alan kısa videosu tartışmaları körükledi diyebiliriz. Ancak bunun yanında süre-sayı-ekonomi olarak belirtebileceğimiz üç önemli etken aslında siyasetçilerin, medyanın ve çeşitli sosyal medya hesaplarının bu konuyu sık sık gündeme getirmelerine imkân tanımaktadır.

Hatırlanacağı üzere Suriye Krizi başladığında ilk göç akınlarında kamuoyunun Suriyeliler ile ilgili genel tavrı “zulümden kaçan mağdur insanlar” veya hiç değilse “misafirlerimiz” şeklindeydi. Ancak geçen süre içerisinde Suriyelilerin sayı olarak artarak kamusal alanda görünürlüklerinin artması ve kalış süresinin uzaması kamuoyundaki algıyı değiştirmeye başladı. Bununla beraber Türkiye ekonomisindeki kötü gidişat, Suriyelilerle ilgili algıyı misafirlikten yük olmaya başlayan ve ileride daha çok sorun oluşturacak meseleye çevirdi. Suriye krizinin devam ediyor oluşu ve kısa-orta vadede bir çözümün görünmeyişi, Türkiye’de doğan Suriyeli sayısının 1 milyonu aşması ve iktidar partisinin Avrupa Birliği’ne rest olarak sınır kapılarını açmasına rağmen Suriyeli nüfusta herhangi bir azalma yaşanmaması Suriyelilerin Türkiye’de kalıcı olduğu algısını pekiştirdi. Ülkenin siyasal olarak kutuplaşmış olması ve ekonomik kötü gidişle birlikte iktidar politikalarına yöneltilecek eleştiriler doğrudan Suriyelilere yönelmeye, Suriyelilerin en insani davranışları bile (Taksim’de yılbaşı kutlaması vb.) büyük tepkiler oluşturmaya başladı. Suriyeliler ilk günden beri siyasi bir gündemdi ancak kutuplaşan siyasal ortamda ve yakın zamanda (erken veya zamanında) gerçekleşecek seçimlerde daha sıcak bir tartışma konusu haline geldi.

Peki, Suriyeliler gerçekten bayramlaşmak için elini kolunu sallayarak ülkelerine gidip geliyor mu? Afganistan’dan gelenlerle ilgili kamuoyunu meşgul eden iddialar ne kadar doğru? Sadece Sn. Kılıçdaroğlu değil herhangi bir siyasi parti lideri Suriyelileri iki sene içerisinde helalleşerek evlerine gönderebilir mi? Göçmenler gerçekten de yük mü, işlerimizi elimizden mi alıyor?

Suriyelilerin bayramda tatile gider gibi ülkelerine gittiği iddiasına öncelikle nereye gittiklerini ifade ederek açıklık getirmemiz gerekiyor. Suriyeliler aslında Astana Süreci olarak bildiğimiz Türkiye-Rusya-İran mutabakatıyla geçici güvenli bölge olarak ilan edilen yerlere gidebiliyorlar. Aslında bu bayramlaşma izni Türkiye ile Suriye arasında 1999 yılından beri uygulanıyor çünkü sınırın iki yakasında kalan akrabaların tel örgüler arkasından bayramlaşması yerinde 48 saatlik bir izinle bayramlaşmalarına imkân sağlanıyor. Türkiye’den giden Suriyelilere özel izin veriliyor ve gitme amaçları geride bıraktıkları ailelerini, mallarını, kaybettikleri yakınlarını bulmak ve bu kayıpları ile ilgili bir şeyler yapabilmek (Serbestiyet, 2021). Aslında önemli bir amaç da Suriyelilerin kendi topraklarından tamamen kopmamasını sağlamak. Bayram vesilesiyle yıkılmış evlerine, bahçelerine, şehirlerine giden Suriyelilerin orayla ilgili anıları tazeleniyor ve bir gün geri dönme umudu canlı tutuluyor. Bu aslında herkesin dillendirdiği “geri dönüş” için önemli bir psikolojik zemin oluşmasına imkân tanıyor (Mülteciler Derneği, 2021).

Afganistan’dan gelenler konusu ise biraz daha karmaşık çünkü konu sınır güvenliği, İran ile ilişkiler, Afganistan’dan ABD’nin çekilmesi ve Taliban’ın ilerleyişi gibi boyutları da içeriyor. Ancak şunu ifade etmek gerekir ki Afganistan’dan ülkemize gelişler yeni bir vaka değil. Hatta bu göç sürecinin önemli bir göçmen ağı üzerinden gerçekleştiğini belirtmek gerekir. Ülkemize İran sınırı üzerinden giriş yapan Afganlılar (Çoğunluğu Türkmen-Özbek-Tacik) İran’ı yaklaşık bir ayda yürüyerek aşarak Türkiye’ye ulaşıyorlar. Son yıllarda rakamlarda görülen artışın nedenlerinden biri daha önce gelip Türkiye’de çalışan ve geri dönen veya çalışmaya devam eden Afganlıların yeni gelecek kişilere aracılık etmesi, iş bulması, göç literatüründe göçmen ağı diye tabir edilen ağların Türkiye ile Afganistan arasında oluşmasıdır. Görüştüğüm Afganistanlı Türkmen düzensiz göçmenlerden edindiğim bilgiler Türkiye’ye daha çok para kazanmak, başlık parası biriktirmek, geride bıraktıkları ailelerini geçindirmek amacıyla geldiklerine işaret ediyor. Genel olarak tarım, hayvancılık, inşaat gibi sektörlerde (Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlarının tercih etmediği) çalışıyorlar ve İstanbul merkezli bir para transferi, iş bulma gibi konularla ilgilenen ağları da mevcut. En son sosyal medyaya düşen görüntülerde Niğde’de inenlerin çobanlık için bölgedeki köylere gittiği ve Türkiye’de yaklaşık 50 bin çobana ihtiyaç olduğu ile ilgili detaylı bilgileri Yıldıray Oğur’un Karar gazetesindeki yazısında bulabilirsiniz (Karar, 2021). Özetle Afganlılar ile ilgili bugün sosyal medyaya düşenler aslında yeni bir göç akınını ifade etmiyor, Suriyeliler özelinde oluşan ve bazı suç olaylarına karışan Afganistan kökenli düzensiz göçmenler üzerinden oluşturulan bir gündemle karşı karşıyayız.

Sn. Kılıçdaroğlu’nun Suriyelileri iki yıl içerisinde helalleşerek evlerine göndereceğiz söylemi insan hakları ve uluslararası hukuk açısından son derece sorunludur. 1951 Cenevre Sözleşmesinin en önemli maddelerinden birisi olan 33. Madde “geri göndermeme” ilkesini vurgulamaktadır. 33. Maddeye göre mülteci ve sığınmacıların zulüm tehlikesinin olduğu yerlere gönderilmesi yasaktır. İktidar partisinin uluslararası bir sözleşmeden tek bir imza ile geri çekilmesini haklı olarak eleştiren ana muhalefet partisi liderinin Suriyeliler konusunda popülist olarak tabir edebileceğimiz bu söylemi büyük bir paradoks oluşturmaktadır.  Suriye’de henüz zulüm ortamı sona ermemişken Suriyelileri geri göndereceğim demek “Sizi katilinize, celladınıza gönderiyorum” demekten farksızdır. Bu da insan hakları evrensel beyannamesinin “korkusuz yaşama” ilkesine ters düşmektedir. İktidar partisinin göç ve göçmen politikasını eleştirmek ile göçmenleri / mültecileri / olası mültecileri hedef almak arasındaki farkı gözetmeyen muhalefet söylemi maalesef popülizmden öteye gidememektedir. Suriyeliler veya Afganistan’dan gelenler üzerinden yürütülen siyasetin manipüle edilmiş veya edilmeye hazır kitleler üzerinde bir karşılığı olabilir ancak gerçekçi çözümler üretmeyen yaklaşımlar yabancı düşmanlığı, nefret söylemi ve göçmenlere yönelik şiddet olaylarını arttırmaktan başka bir sonuca hizmet etmemektedir.

Yazının başında da belirttiğim gibi göç meselesinin merkezinde her ne kadar Suriyeliler görünse de göç Türkiye için çok boyutlu strateji ve politikalar üretilerek ele alınması gereken bir konu haline gelmiştir. İran – Suriye gibi hem uzun hem de zor coğrafyada olan sınırların kontrolü meselesi her ne kadar zor olsa da radarlar, gözetimsiz yer sensörleri ve görüntüleyiciler gibi yeni teknolojiler kullanılarak sınırdan geçişler kayıt altına alınmaya çalışılmalıdır. Düzensiz göçü kontrol altına almak veya yönetmek düzensiz göçmenlerin tespiti ve belirlenmesi ile mümkündür. Bu yapılırken de sığınmacı ihtiyacı olanlar ile diğerlerinin ilgili uluslararası normlar ve sözleşmeler çerçevesinde çok titiz bir şekilde ayrılması büyük önem taşımaktadır. Sığınma ihtiyacı olmayanların geri iadesi veya sınır dışı edilmesi ülke içindeki düzensiz göçmen sayısının azalmasına veya en kötü ihtimalle stabil kalmasına olanak tanıyacak etkinlikte yapılabilmelidir. Göç ve özel olarak Suriyelilerin zorunlu göçü sadece Türkiye’nin meselesi değildir. Uluslararası kurum ve kuruluşlarla birlikte Suriye İç Savaşında rolü olan ülkelerin de bu insani krizin bitirilmesi için eyleme çağrılması gerekmektedir. Avrupa Birliği’nin daha fazla dayanışma ve işbirliğine zorlanması, uluslararası mali yardımların teşvik edilmesi için kapsamlı çözüm önerileri geliştirilmelidir. Sınır güvenliği, uluslararası dayanışma ve işbirliğine ek olarak Türkiye’nin ülkesindeki Suriyelilerin entegrasyon-uyumu ile ilgili çabalarını arttırması, bunun ön koşulu olarak da kamuoyu ile pozitif yönde iletişim stratejisi geliştirilmesi gerekmektedir. Kamuoyunun sahiplenmeyeceği bir entegrasyon-uyum politikasının başarılı olma şansı neredeyse yoktur. Suriyelilerin ülkemize yaptığı katkıların ön plana çıkarıldığı, göç ve kalkınma eksenli örneklerin öne çıkarıldığı başarı hikâyeleri topluma anlatılmalıdır.

Kaynakça

Oğur Y., 2021. Afganlar tırdan neden Niğde’de indihttps://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/afganlar-tirdan-neden-nigdede-indi-1590092

Mülteciler Derneği, 2021. Suriyeliler Bayramda Ülkelerine Gidebiliyorsa Neden Geri Dönüyorlar? https://multeciler.org.tr/suriyeliler-bayramda-ulkelerine-gidebiliyorsa-neden-geri-donuyorlar/

Serbestiyet, 2021. Röportaj: “Suriyeliler bayramlarda sınırı bayramlaşmak için geçmiyorlar”https://serbestiyet.com/serbestiyet-in-english/roportaj-suriyeliler-bayramlarda-siniri-bayramlasmak-icin-gecmiyorlar-65696/

T.C. İçişleri Bakanlığı, Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, 2021. Geçici Korumahttps://www.goc.gov.tr/gecici-koruma5638

T.C. İçişleri Bakanlığı, Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, 2021. Düzensiz Göçhttps://www.goc.gov.tr/duzensiz-goc-istatistikler

UNHCR Türkiye, 2020. UNHCR Türkiye İstatistiklerihttps://www.unhcr.org/tr/unhcr-turkiye-istatistikleri

2 Haziran 2021 Çarşamba

Neden Siyasete Girmeliyiz?

Türkiye gibi demokrasinin kurumsallaşmadığı ülkelerde siyaset çok ilgi çekici ve herkesin hayatına doğrudan veya dolaylı olarak etki eden bir uğraştır. Hatta öyle ki üniversite dönemimde ve sivil toplum çalışmaları sırasında bir çok gencin siyaseti bir meslek, bir kariyer gibi gördüğüne şahit oldum. Çünkü demokrasinin kurumsallaşmadığı yerlerde bireysel yetenek ve kabiliyetlerden çok sahip olduğunuz ilişkiler ağı geleceğinizi belirliyor. Bu durumda da en önemli aktör siyasi partiler haline geliyor zira siyasi iktidarı ele geçiren sadece devlet bürokrasisi ve kurumlarını değil ekonomik alanın da belirleyicisi haline geliyor. Özellikle Türkiye gibi "Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi" ile yönetilen ülkelerde ise bu bir kişi, bir parti ve o partideki güç ilişkileri etrafında şekilleniyor. Çünkü demokratik olmayan sistemde hesap verilebilirlik, şeffaflık, siyasi etik, adil rekabet, hukukun üstünlüğü de olmuyor.

Türkiye'nin bugün içinden geçtiği süreçte yaşananlar başımıza ilk kez gelmiyor. Demokratik süreçlerin askeri darbelerle kesintiye uğratıldığı, askeri-bürokratik vesayetin seçilmişleri köşeye sıkıştırdığı veya iktidarların muhalifler üzerinde tahakküm kurduğu günler yeni değil. Türkiye'nin yolsuzluklarla ve yasaklarla mücadelesi de yeni bir vaka değil. Peki yeni olan ne? Yukarıda bahsettiğimiz sorunları çözmek için program hazırlayan, sözler veren, vatandaşlık hukuku çerçevesinde herkesin eşit ve hür yaşayacağı bir ülke kuracağını iddia edenlerin de bunu başaramamış olması. Belki tek parti döneminden sonra iktidara gelen Demokrat Parti'nin son dönemi için de benzer şeyler söylenebilir ama AK Parti'nin hikayesinin güncelliği açısından bu bağlamda çok daha yakıcı bir örnek olduğunu düşünüyorum. 

Leviathan 
2002 yılında yolsuzluk, yasaklar, yoksullukla mücadele vaadiyle iktidara gelen ve 2012 yılına kadar (eksikleriyle, hatalarıyla) bunu belli ölçüde başarmış bir siyasi hareketin yolsuzluklar, yasaklar ve yoksullukla birebir örtüştüğü günlere gelmiş bulunuyoruz.  İktidar sarhoşluğu yaşamamak için 3 dönem kuralı getiren bir partinin bu kuralı nasıl kendi eliyle bozduğuna ve bir süre sonra en çok öne çıkan "ortak akıl, istişare, ekip çalışması" nosyonunun yitip gittiğine uzun yıllardır şahit olduk, oluyoruz. Dolayısıyla, neden siyasete girmeliyiz konusu burada önem kazanıyor. Siyasete girip siyasetin doğası olduğu iddia edilen ayak oyunları, rant, menfaat, güç ilişkileri için mi siyaset yapacağız yoksa siyaseti demokrasiyi kurumsallaştırmak ve  dünyevi zenginlik kazanmak için uygun olmayan bir alan haline getirmek için mi? Bu söylediğimi biraz açayım. 

Siyaset maddi kazanç kapısı olarak mı görülmeli yoksa aksine zaman, emek ve maddi varlığımızı harcadığımız bir alan mı olmalı? Eğer siyaset yapmak için çok büyük paralar harcamak gerekirse işte o zaman siyasetten bunu geri alma çabasına giriliyor ve hal böyle olunca da fotoğraflarda en önde olmak, başkanlarla en çok sohbet eden olabilmek, kısacası güçlü olanla yakın olmak isteniyor. Güçlü olanla yakın olmakta bir sorun yok taa ki  mevzu bahis ilkeler-değerler olana kadar. Çünkü güçlü olanın ilke ve değerleri ve yola çıkma amacını unuttuğu anlarda ona hatırlatmak, ortak aklı işaret etmek gerekirken "güçle olan ilişki" ve "beklentiler" yüzünden bu ıskalanıyor, unutuluyor ve hatta kasıtlı olarak yapılmıyor. İşte tam da bu yüzden siyasete daha çok insan dahil olmalı, işin mali yükü geniş kitlelere yayılmalı ki birileri cebindeki parayla diğerlerinin aklını, emeğini, inancını ve hayalini satın alamasın. Çünkü günün sonunda az maddi katkı koyan ama ülkeyi hayal ettiği yere getireceğine inandığı siyasi partiye dahil olan (ve çokça emek veren) kitleler de dışlanmamak için sessizleşmeye başlıyor. Yani çok büyük hedefler, geniş kitlelerin sahiplendiği değerler ve ilkeler ile yola çıkan bir yapı parayı koyanların kuralları belirlediği ve parası olmayanların dışlanma korkusuyla zoraki sessizleştiği, değerleri ve ilkeleri savunmaktan imtina ettiği bir siyasi organizasyon haline gelebiliyor. Güç yozlaştırıyor, mutlak güç ise mutlaka yozlaştırıyor. Ben oldum, biz olduk, kazandık, başardık, benden iyi bilen yok, benden çok emek veren yok, en iyi biz biliriz.... cümleleri duyulmaya başlandığında ortak akıl, istişare, ekip çalışması, eleştirel düşünce ortadan kalkıyor. Eleştirel düşüncenin en kıymetli şey olduğu unutuluyor, eleştiri getirenler bir kumpasın aktörüymüş gibi gösteriliyor ve o andan itibaren ilke-değer ve hedefler artık unutuluyor.    

15 Ağustos 2020 tarihinde DEVA Partisi genel merkezinde Ali Babacan, Nihat Ergün, Sadullah Ergin, Burak Dalgın, Ahmet Edip Uğur ile yaptığım görüşmelerde şunları anladım; DEVA Partisi bir ortak akıl partisi olacak, finansmanı tabana yayacak, siyaset yapacağız derken insanlıktan çıkmayacak, yanlışları kol kırılır yen içinde kalır düsturu ile görmeyip örgütlü ve yüksek sesle dile getirecek, siyaseti o bildik kötü anlamlardan çıkarıp yepyeni bir siyaset anlayışı ortaya koyacak. İşte bu yüzden o günden itibaren resmen bir siyasi partinin parçası oldum. Bana sorduklarında da "her yerde olduğu gibi burayı da istismar etmek isteyenler olacaktır, burada da değerleri ve ilkeleri eğip bükenler olacaktır fakat ben değerleri ve ilkeleri savunmak için masada olmak istiyorum, çünkü anladım ki siyaset dışardan söz söyleyerek değil söz hakkına sahip olarak yapılıyor" dedim. Elbette bu tek başına yapılamaz, değerleri ve ilkeleri savunmaktan korkmayan, siyasete "herkes için adalet, hürriyet, refah" inancıyla giren yol arkadaşlarıyla birlikte eski siyasetin doğasındaki tuzaklara düşmeden yol almalıyız. Çünkü her kurumun ve her yeni başlangıcın da yıpranma, yozlaşma ve eskinin kopyası olma ihtimali tarihteki sayısız örneklerle mevcut. 

Bu vesileyle siyaseti mevcut kirli ve kötü halinden çıkarıp demokratikleştirmek, demokrasiyi kurumsallaştırmak ve her bir yurttaşın kendi yetenek ve becerileriyle müreffeh bir gelecek kurabildiği bir ülke oluşturabilmek için herkesi karanlığa küfretmek yerine kendine en yakın gördüğü partiye dahil olarak siyaset yapmaya davet ediyorum. Her bir yurttaşın sözü, katkısı ve çabası olmadan, siyasetin makamlarını iyi insanlar doldurmadan mutlu bir gelecek kurabilmemiz en azından toplumsal anlamda mümkün değil. 


9 Mayıs 2021 Pazar

Korkuyorlar Çünkü Haksızlar

Bir önceki blog yazımda "herkes eşit ama bazıları daha eşit" demiştim. İşte tam da bu yüzden iktidarın ellerinden gitmesinden çok korkuyorlar. Vatandaşı 90'lı yıllarla, koalisyon dönemleriyle, laikliğin katı uygulandığı ve mütedeyyin insanların mağdur edildiği günlerle tehdit ediyorlar. Bize oy vermezseniz o korkunç günler geri gelir diyorlar. Kendilerince ölümü gösterip sıtmaya razı etmek istiyorlar ama farkında değiller ki içinden geçtiğimiz süreç eskisinden de beter. Nasıl mı? 

Mesela ben boya-badana işi yapan bir babanın ve ev hanımı bir annenin üç çocuğundan birisi olarak (ki hepimiz aynı lisede okuduk) Anadolu Lisesi mezunu oldum. Bugün hasbel kader ingilizce biliyorsam, bir üniversitede hem de devlet bursuyla okuma şansını elde ettiysem bunun temelinde eğitimde fırsat eşitliğinin bugünden çok daha ileri noktalarda olması vardır. Şimdi soruyorum, bugün özel okula gitmeden İngilizce öğrenmek, üniversite sınavında başarılı olmak veya işçi bir babanın üç çocuğunu da zenginlerin çocuklarıyla eşit olmasa bile bugün olduğu kadar uçurum olmadan okutabilmesi mümkün mü? 

Haydi diyelim mümkün oldu, okudunuz ve üniversite mezunu oldunuz. KPSS sınavına girdiniz ve iyi de bir puan aldınız. Mülakatta geçebilmek için neye ihtiyacınız var? Eskiden bilgiye, birikime, çalışkanlığa ihtiyaç vardı ama bugün maalesef il başkanı referansına, Beştepe'ye yakın bir tanıdığa sahip olmazsanız AKP'li olmanız bile yeterli olmayabiliyor. (elbette az sayıda da olsa bileğinin hakkıyla Hatta dahası var; sosyal medya hesaplarınız taranıyor, iktidara en ufak bir eleştiri getirmişseniz seçilmeniz mümkün olmuyor. Akademisyenlik hayaliniz mi var; okuduğunuz kitaplar, girdiğiniz sınavlar bir işe yaramıyor çünkü araştırma görevi kadroları adrese teslim açılıyor ve mutlaka ama mutlaka bir şekilde AKP'li bir yetkilinin bir yerden akrabası veya tanıdığı o kadroya giriyor. Burslar konusu da benzer şekilde vahim, eskiden de olurdu zengin çocuğuna burs çıkar fakire kredi verilirdi ve çok şikayet ederdik. Şimdi ise bir şekilde AKP ile irtibatlı-iltisaklı olmalısınız ki SETA kanalıyla ABD'ye, Anadolu Ajansı programıyla İngiltere'ye gidebilesiniz.  Tüm bunların yanında elbette önceki dönemlerde bileğinin hakkıyla devlet memurluğu, akademisyenlik vb. pozisyonlara gelen insanları ayrı tuttuğumu da belirtmek istiyorum. Çok şükür devletin tüm kurumları "torpilli, yandaş, eş-dost-akraba" kontenjanı ile doldurulmuş değil.

Bunlarla bitse yine "eh balı tutan parmağını yalamıştır" denilebilirdi belki (ben demem) ama olay bundan ibaret değil. Şöyle bir baksak; hangi ihaleler hangi şirketlere verilmiş. Hangi firmalar KOSGEB desteği alabilmiş, hangi şirketlere vergi affı yapılmış...  Peki zamanında bu işlere dair eleştiri getirenler, şeffaflık, denetleme, mali disiplin, ihale yasası diyenler bugün nasıl itham ediliyor? Artık sokaktaki çocuk bile biliyor ki "mızrak çuvala sığmıyor". İşte bu yüzden de korku büyük. 

Doğru bir vizyonla iktidara gelen bu parti maalesef uzun zamandır iktidar olmanın cazibesine kapılarak devleti kendi malı gibi görmeye başladı ve "yerli-milli" soslu "dava" söylemiyle oy toplayıp kendi dar azınlığına saltanat yaşatıyor. Korkuları da haketmedikleri bu saltanatın bir gün bitecek olması. Çünkü akıl ve alın teriyle, çalışarak hak ederek bu makamlara gelmediler.  Kendi korkularını dış mihraklar, terör örgütleri vs diyerek milletin korkusu gibi göstermek suretiyle iktidarda kalmayı hedefliyorlar. Vatandaşımız şundan emin olmalı; herkesin yaşam şekli ve inancı kutsaldır. Kimse kimsenin ibadetine, yaşam tarzına ve giyimine karışamaz. Devletin dini Adalettir, her bir vatandaşına eşit mesafede durur ve fırsat eşitliği sağlamak zorundadır. 84 milyon 1'den büyüktür. Korkma Türkiye çünkü korkanlar haksız olanlardır.

7 Mayıs 2021 Cuma

Herkes Eşit, Biz Daha Eşit

15 Ağustos 2020'de aktif siyasete adım attığım günden itibaren farklı siyasi partilerde görev alan, farklı görüşlere sahip arkadaş ve dostlardan teşvik eden çok güzel yorumlar aldım. Lise döneminden itibaren siyasete ilgili, sivil toplumda kendince aktif ve bir çok siyasi partiyi farklı vesilelerle ziyaret etmiş birisi olarak "resmen" siyaset yapmaya başlamış olmam çevremde olumlu değerlendirmelere sebep oldu ve beni de teşvik etti. 

Ancak bir istisnadan bahsetmek istiyorum; o da AK Parti'de görev almış, almakta olan veya AK Parti'ye gönül veren arkadaş ve dostlardan aldığım tepkiler. Maalesef AK Parti'li arkadaşlar, büyüklerim DEVA Partisinde siyasete girmeme pek sevinemediler, hatta üzüldüler ve bir adım daha ileri gidip hayatımı zorlaştırmaya çalışanlar da oldu. (Veya kendi hayatını kolaylaştırmak isteyenler) İşte bu yazının konusu da onların bana sıkça sorduğu "kazanımlar(ımız) ne olacak"

Öncelikle şuradan başlamak istiyorum. Kazanımlarımız mı kazanımlarınız mı? Milli Görüş ekolünün veya muhafazakar-mütedeyyin insanlarımızın AK Parti dönemi öncesinde hor görüldüğü, dışlandığı ve eşit vatandaş olarak muameleye tabi olmadığının en önemli göstergesi olan "başörtüsü yasağı" meselesi olmakla birlikte somut olarak görünmeyen bir dışsallaştırma olduğunu kabul etmek durumundayız. Kılık-kıyafetten, sakaldan, selam verme şeklinden,  hasılı yaşam tarzından ötürü bu görüşe sahip insanların özellikle askeri-bürokratik oligarşi tarafından makbul görünmediğini, bu gençlerin önünü kesmek için katsayı uygulaması getirildiği, ez cümle 28 Şubat Post-Modern darbesinin neden yaşandığını unutmamamız gerekiyor. Benim çocukluğuma tekabül eden o günlerde "irtica tehdidi" adı altında Rahmetli Erbakan ve arkadaşlarının nasıl aşağılamalara maruz kaldığını hayal meyal hatırlıyorum ve çocuk aklımda "kötü bir adam" olduğunu anımsıyorum. Dolayısıyla "gömlek değiştirdik" diyerek 3 Kasım 2002'de iktidara gelen bu ekolün temsilcilerinin gerçekleştirdikleri icraatları "kazanımlar" olarak değerlendirmesini anlayabiliyorum. En önemli ve sembolik olanı "başörtüsü yasağının" kaldırılması olan bu "kazanımlar" kelimesinin tam karşılığı "eşit vatandaşlık hissi" olabilir. Peki öyle mi? 

Türkiye'de herkes anayasal olarak eşit ama maalesef bazıları daha çok eşit. Yukarıda bahsettiğimiz ekolün temsilcilerinin, çocuklarının, akraba ve dostlarının "nasıl zenginleştiğinin" hesabını vermeleri çok kolay olmasa gerek. Özellikle yerel yönetimlerde eş-dost-akrabanın liyakate ve hakkaniyete bakılmaksızın devlet memuru kadrolarına alındığı, üniversite kadrolarının adrese teslim açıldığı, ihalelerin sadece belli kişilere verildiği, imar planlarının yandaşları zengin edecek şekilde değiştirildiği... uzatmama gerek var mı? Hepimizin her yeni günde şahit olduğu bir sürü "yolsuzluk" artık bu ekolün iktidarını temsil eder hale gelmedi mi? Oysa yola çıkarken "yolsuzlukla-yoksullukla-yasaklarla" mücadele edeceğiz denilmişti.  Dolayısıyla yolsuzlukla mücadele anlamında bir kazanımdan bahsetmemiz artık mümkün değil. Belki yolsuzluk yapabilme imkanının başkalarından size geçmiş olması sizin için bir kazanım olarak görünüyor olabilir ama bu ülkemizin bir kazanımı değil.

Gelelim yasaklar hususundaki kazanımlara. Başörtüsü yasağının kaldırılması bir kazanım değil, aksine büyük bir ayıbın, haksızlığın giderilmesi demekti. Evet buna direnenler oldu, konuyu anlamak istemeyenler oldu ancak bugün Türkiye'de "başörtüsünü yasaklayalım" diyebilecek bir siyasi partinin alacağı oy %1'i geçmeyecektir. Böyle arkaik bir yasağı savunabilecek marjinal gruplar dışında kimse kalmamıştır. Peki yeni yasaklarla kim mücadele edecek? "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan adaletli şahitler olun. Bir kavme olan öfkeniz/kininiz sizi adaletsizlik yapmaya sevk etmesin." ayetinin "kazanımlarımız ne olacak" diye soran kitle açısından bir anlamı kaldı mı? Sevmeseniz de sizin gibi düşünmeyenlerin, sizin gibi yaşamayanların haklarına saygı gösteriyor musunuz? Devletin dini Adalettir mi diyorsunuz yoksa bize adil olsun da gerisi ne olursa olsun mu? Ez cümle; yasaklar konusunda da maalesef "kazanımlarımız" değil büyük kayıplarımız var. 

Yoksulluk konusunda ise TUİK'in enflasyon-işsizlik vb. rakamlarına güvenebiliyor musunuz? Evet Türkiye 2002'den 2015'e kadar büyüme rakamları, ihracatı, sanayi üretimi açısından büyük bir başarı hikayesi yazdı. Hiç olmadığımız coğrafyalara mal satar hale geldik, hatta bir ara Almanya'daki vatandaşlar bile ülkeye kesin dönüşü düşünür hale gelmişti. Peki ya sonra? 2018'de Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçtiğimizde ülkeyi uçuracağını iddia eden iktidar/Erdoğan bilme aykırı "faiz sebep enflasyon netice" tezinde ısrar ederek ve damat bakana da kasayı emanet ederek paramızı pula çevirmedi mi? Dolar-Euro kuru ortada, işsizlik rakamları ortada, 128 milyar dolar kayıp. Pandemi sürecinde vatandaşlarına doğrudan destek sağlayan ülkeler sıralamasında Afrika ülkeleriyle aynı kategorideyiz. İşin kötüsü bu durumu kabul de etmiyorlar. Hasılı kelam, yoksullukta da başladığımız yerin gerisine düşmüş durumdayız ve bir kazanımdan bahsetmemiz maalesef söz konusu değil. 12500 dolar seviyesine yükselen kişi başına milli gelirimiz 7800 dolar seviyelerine geriledi. 

Şimdi yeniden başa dönelim. AK Partili arkadaşlar, büyükler ve Erdoğan'cı kitleler "kazanımlarımız ne olacak" diyorlar ya, ülke olarak temel konularda kazanımlarımızın durumunu yukarıda kabaca anlattım. Eğer halen kazanımlarımız diyorsanız, siz kendiniz için istediğinizi başkası için istemiyorsunuz demek ki. Eşit vatandaşlık mı yoksa herkes eşit ama biz daha eşitiz mi diyorsunuz? Eğer kazanımlardan kastınız ülkenin kalkınması, adaletin tesis edilmesi, gelir dağılımında adalet ise maalesef o konularda ülkemizin performansı çok kötü durumda. Ama bunu siz hissetmiyor, görmüyor, kabul etmiyorsanız, o zaman haklısınız, sizi kazanımlarınız ile baş başa bırakıyorum.