2 Haziran 2021 Çarşamba

Neden Siyasete Girmeliyiz?

Türkiye gibi demokrasinin kurumsallaşmadığı ülkelerde siyaset çok ilgi çekici ve herkesin hayatına doğrudan veya dolaylı olarak etki eden bir uğraştır. Hatta öyle ki üniversite dönemimde ve sivil toplum çalışmaları sırasında bir çok gencin siyaseti bir meslek, bir kariyer gibi gördüğüne şahit oldum. Çünkü demokrasinin kurumsallaşmadığı yerlerde bireysel yetenek ve kabiliyetlerden çok sahip olduğunuz ilişkiler ağı geleceğinizi belirliyor. Bu durumda da en önemli aktör siyasi partiler haline geliyor zira siyasi iktidarı ele geçiren sadece devlet bürokrasisi ve kurumlarını değil ekonomik alanın da belirleyicisi haline geliyor. Özellikle Türkiye gibi "Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi" ile yönetilen ülkelerde ise bu bir kişi, bir parti ve o partideki güç ilişkileri etrafında şekilleniyor. Çünkü demokratik olmayan sistemde hesap verilebilirlik, şeffaflık, siyasi etik, adil rekabet, hukukun üstünlüğü de olmuyor.

Türkiye'nin bugün içinden geçtiği süreçte yaşananlar başımıza ilk kez gelmiyor. Demokratik süreçlerin askeri darbelerle kesintiye uğratıldığı, askeri-bürokratik vesayetin seçilmişleri köşeye sıkıştırdığı veya iktidarların muhalifler üzerinde tahakküm kurduğu günler yeni değil. Türkiye'nin yolsuzluklarla ve yasaklarla mücadelesi de yeni bir vaka değil. Peki yeni olan ne? Yukarıda bahsettiğimiz sorunları çözmek için program hazırlayan, sözler veren, vatandaşlık hukuku çerçevesinde herkesin eşit ve hür yaşayacağı bir ülke kuracağını iddia edenlerin de bunu başaramamış olması. Belki tek parti döneminden sonra iktidara gelen Demokrat Parti'nin son dönemi için de benzer şeyler söylenebilir ama AK Parti'nin hikayesinin güncelliği açısından bu bağlamda çok daha yakıcı bir örnek olduğunu düşünüyorum. 

Leviathan 
2002 yılında yolsuzluk, yasaklar, yoksullukla mücadele vaadiyle iktidara gelen ve 2012 yılına kadar (eksikleriyle, hatalarıyla) bunu belli ölçüde başarmış bir siyasi hareketin yolsuzluklar, yasaklar ve yoksullukla birebir örtüştüğü günlere gelmiş bulunuyoruz.  İktidar sarhoşluğu yaşamamak için 3 dönem kuralı getiren bir partinin bu kuralı nasıl kendi eliyle bozduğuna ve bir süre sonra en çok öne çıkan "ortak akıl, istişare, ekip çalışması" nosyonunun yitip gittiğine uzun yıllardır şahit olduk, oluyoruz. Dolayısıyla, neden siyasete girmeliyiz konusu burada önem kazanıyor. Siyasete girip siyasetin doğası olduğu iddia edilen ayak oyunları, rant, menfaat, güç ilişkileri için mi siyaset yapacağız yoksa siyaseti demokrasiyi kurumsallaştırmak ve  dünyevi zenginlik kazanmak için uygun olmayan bir alan haline getirmek için mi? Bu söylediğimi biraz açayım. 

Siyaset maddi kazanç kapısı olarak mı görülmeli yoksa aksine zaman, emek ve maddi varlığımızı harcadığımız bir alan mı olmalı? Eğer siyaset yapmak için çok büyük paralar harcamak gerekirse işte o zaman siyasetten bunu geri alma çabasına giriliyor ve hal böyle olunca da fotoğraflarda en önde olmak, başkanlarla en çok sohbet eden olabilmek, kısacası güçlü olanla yakın olmak isteniyor. Güçlü olanla yakın olmakta bir sorun yok taa ki  mevzu bahis ilkeler-değerler olana kadar. Çünkü güçlü olanın ilke ve değerleri ve yola çıkma amacını unuttuğu anlarda ona hatırlatmak, ortak aklı işaret etmek gerekirken "güçle olan ilişki" ve "beklentiler" yüzünden bu ıskalanıyor, unutuluyor ve hatta kasıtlı olarak yapılmıyor. İşte tam da bu yüzden siyasete daha çok insan dahil olmalı, işin mali yükü geniş kitlelere yayılmalı ki birileri cebindeki parayla diğerlerinin aklını, emeğini, inancını ve hayalini satın alamasın. Çünkü günün sonunda az maddi katkı koyan ama ülkeyi hayal ettiği yere getireceğine inandığı siyasi partiye dahil olan (ve çokça emek veren) kitleler de dışlanmamak için sessizleşmeye başlıyor. Yani çok büyük hedefler, geniş kitlelerin sahiplendiği değerler ve ilkeler ile yola çıkan bir yapı parayı koyanların kuralları belirlediği ve parası olmayanların dışlanma korkusuyla zoraki sessizleştiği, değerleri ve ilkeleri savunmaktan imtina ettiği bir siyasi organizasyon haline gelebiliyor. Güç yozlaştırıyor, mutlak güç ise mutlaka yozlaştırıyor. Ben oldum, biz olduk, kazandık, başardık, benden iyi bilen yok, benden çok emek veren yok, en iyi biz biliriz.... cümleleri duyulmaya başlandığında ortak akıl, istişare, ekip çalışması, eleştirel düşünce ortadan kalkıyor. Eleştirel düşüncenin en kıymetli şey olduğu unutuluyor, eleştiri getirenler bir kumpasın aktörüymüş gibi gösteriliyor ve o andan itibaren ilke-değer ve hedefler artık unutuluyor.    

15 Ağustos 2020 tarihinde DEVA Partisi genel merkezinde Ali Babacan, Nihat Ergün, Sadullah Ergin, Burak Dalgın, Ahmet Edip Uğur ile yaptığım görüşmelerde şunları anladım; DEVA Partisi bir ortak akıl partisi olacak, finansmanı tabana yayacak, siyaset yapacağız derken insanlıktan çıkmayacak, yanlışları kol kırılır yen içinde kalır düsturu ile görmeyip örgütlü ve yüksek sesle dile getirecek, siyaseti o bildik kötü anlamlardan çıkarıp yepyeni bir siyaset anlayışı ortaya koyacak. İşte bu yüzden o günden itibaren resmen bir siyasi partinin parçası oldum. Bana sorduklarında da "her yerde olduğu gibi burayı da istismar etmek isteyenler olacaktır, burada da değerleri ve ilkeleri eğip bükenler olacaktır fakat ben değerleri ve ilkeleri savunmak için masada olmak istiyorum, çünkü anladım ki siyaset dışardan söz söyleyerek değil söz hakkına sahip olarak yapılıyor" dedim. Elbette bu tek başına yapılamaz, değerleri ve ilkeleri savunmaktan korkmayan, siyasete "herkes için adalet, hürriyet, refah" inancıyla giren yol arkadaşlarıyla birlikte eski siyasetin doğasındaki tuzaklara düşmeden yol almalıyız. Çünkü her kurumun ve her yeni başlangıcın da yıpranma, yozlaşma ve eskinin kopyası olma ihtimali tarihteki sayısız örneklerle mevcut. 

Bu vesileyle siyaseti mevcut kirli ve kötü halinden çıkarıp demokratikleştirmek, demokrasiyi kurumsallaştırmak ve her bir yurttaşın kendi yetenek ve becerileriyle müreffeh bir gelecek kurabildiği bir ülke oluşturabilmek için herkesi karanlığa küfretmek yerine kendine en yakın gördüğü partiye dahil olarak siyaset yapmaya davet ediyorum. Her bir yurttaşın sözü, katkısı ve çabası olmadan, siyasetin makamlarını iyi insanlar doldurmadan mutlu bir gelecek kurabilmemiz en azından toplumsal anlamda mümkün değil. 


2 yorum: