25 Eylül 2014 Perşembe

Küresel Liderlik Mümkün mü? Muhtar Bile Olamaz mıyız?

Henüz Davutoğlu'nun Başbakan, Erdoğan'ın ise Cumhurbaşkanı olmasının bana anlattıklarını paylaşma imkanı bulamamışken iki yazı ileri gidip Erdoğan'ın BM Genel Kurulu konuşmasına dair iki kelam etmek mecburiyeti duydum. 

Türkiye'de bu anlamda bir vasat yaşadığımız "salon boş muydu dolu muydu" soruları ile görüldü. Doğuştan Erdoğan'a karşı olmak gibi bir misyon üstlenmiş gibi görünen kitlenin ABD Başkanı Obama'nın konuşması esnasındaki BM Genel Kurulu salonu fotoğrafı ile Erdoğan'ın konuştuğu andaki fotoğrafı karşılaştırmak suretiyle "işte dünya lideri" ironisini yapması ve AK Parti'nin ateşli savunucularının bir kısmının farklı fotoğraflar ile "bakın burada salon nasıl da doluydu" refleksi benim nazarımda farklı şeyler değil. İki tutumda nitelikten çok niceliğe odaklanmış durumda ve aslında biraz da acınacak halimize işaret. 

Acınacak halimiz diyorum zira nicelik kadar niteliğe önem vermemizin zamanı geldi de geçiyor. Burada niceliği tamamen dışlamıyorum; elbette bir konuşmayı dinleyenlerin sayısı, ona ilgi gösterenlerin kalabalığı önem arz ediyor ancak en az onun kadar konuşmanın içeriği de değerlendirilmeyi hak ediyor. Gerçi bunu daha Erdoğan'ın yüzünü gördüğünde, sesini duyduğunda ortamı terk eden, televizyonu kapatan insanlara anlatmak çok kolay değil ama diğer tarafta Erdoğan'a adeta taparcasına sevgi besleyenler de işin slogan boyutundan çıkabilmiş değil. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın BM Genel Kurulu'na hitabı 25 dakikadan uzun değil fakat içeriği yeterince dolu. Erdoğan BM'ye one minute çekti ve Erdoğan boş salona konuştu gibi slogan boyutlarını kenara koyarsak konuşma çok şey anlatıyor. BM'nin başarısızlıklarına, Türkiye'nin de içinde bulunduğu coğrafyanın sorunlarının neden ve sonuçlarına, dünyanın kayıtsızlığına, Türkiye'nin nasıl bir pozisyonda durduğuna değindiği konuşmasında Erdoğan'ın verdiği en önemli mesaj ise "dünyanın 5'ten büyük olduğunu" işaret etmesi. 

Birleşmiş Milletler'in 5 daimi üyesini ve veto hakkını işaret eden Erdoğan dünyanın sorunlarının bu yapı ile çözülemeyeceğini samimi bir üslupla beyan ediyor. Irak'tan Suriye'ye, Filistin-İsrail sorunundan Mısır'da yaşanan askeri darbeye, İslamafobia'dan Anti-Semitizme kadar geniş bir perspektifle içinde yaşadığımız kürenin can alıcı sorunlarına değinen Erdoğan, bu sorunlara karşı 5 daimi üyenin, dünyanın büyük gücü olarak adlandırılan ülkelerin, demokrasi-insan hakları savunucusu konumunda olduğunu düşünenlerin yaklaşımlarını samimi ve ağır bir üslupla eleştiriyor. Fakat bu eleştirileri yaparken çözüm önerileri, yeni bir bakış açısı önermekten de geri durmuyor ki meselenin en önemli kısmının da bu olduğunu düşünüyorum. 

BM Genel Kurulu kürsüsünden Filistin-İsrail sorununa iki devletli çözüm gerektiğini söylerken diplomasinin tarafsızlığı klişesine sığınmadan, açık yüreklilikle Gazze'de yaşanan insanlık dramını işaret ediyor. Türkiye'nin 500 yıl önce Avrupa'dan kovulan Yahudilere kucak açtığının altını çizerek ve Anti-Semitizmi İnsanlık Suçu olarak ilan ettiğini bir kez daha söyleyerek benzer bir yaklaşımı İslam dünyası ve Filistinlilerin de hakettiğini vurguluyor. Kimliğine bakmaksızın mazlumların yanında olunması gerektiğini dile getirirken bunun dillere pelesenk olmaktan öteye geçmesi gerektiğini Türkiye'nin Suriye ve Irak'tan kaçan Ezidi, Kürt, Türkmen, Arap, Sunni, Alevi kitlelere kucak açması örneğiyle ifade ediyor. Dolayısıyla Erdoğan sadece konuşmuyor, Türkiye'nin Cumhurbaşkanı olarak ülkesinin izlediği politikaları, yaptığı somut yardımları örnekleyerek bu zulümlere ve dramlara sessiz ve seyirci kalanlara bir model, bir örnek sunuyor.

Peki Erdoğan bunu yaparken boş salona konuşuyor olduğunu iddia edenler bana neyi hatırlatıyor? 15 sene önce "muhtar bile olamaz" ifadelerini dillendirenleri ve bu 15 yıl içinde muhtar olamaz dedikleri Erdoğan'ın liderliğinde Türkiye'nin yaşadığı ekonomik kalkınma ve demokratikleşmeyi. Erdoğan'ın Türkiye siyasetindeki başarısı bana hep sabrın, çalışkanlığın ve elbette bunun karşısında kokuşmuş, çürümüş, zeminini taşıyamayan bir sistemin varlığını anlatmıştır. Erdoğan ve kadrosu başarılı olmuştur çünkü karşılarındaki sistemi devirmek yerine, reforme etmeyi tercih etmiştir. Zaten rahmetli Erbakan ile yolların ayrılması ve yenilikçi hareketin çıkması da bununla ilgilidir. Şimdi ise Erdoğan liderliğindeki kadro bölgesel ve küresel sorunlara ilişkin yeni bir perspektif sunuyor, var olan çürümüş küresel sistemin, fonksiyonunu yitirmiş Birleşmiş Milletler'in eleştirisini D8 gibi alternatif bir örgüt kurmakla değil, bizatihi kendi kürsüsünden gerçekleştiriyor. Başka bir ifadeyle Cumhurbaşkanı Erdoğan, Birleşmiş Milletler kürsüsünden reform çağrısı yapıyor; tıpkı Türkiye'nin kendi ağırlığını taşımayan sistemi için yaptığı gibi. Erdoğan'ın bu çağrısı tıpkı 15 sene önce Türkiye'de yaptığı çağrı gibi yadsınıyor, diplomatik olmamakla, hayalperestlikle eleştiriliyor. İşte tam da bu noktada değer kazanıyor, umut veriyor. Dünyanın yeni bir liderliğe, kollektif bir liderliğe ihtiyaç duyduğu ve eski sistemlerin yeni dünyanın sorunları ile baş edemediği şu zaman diliminde Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın BM kürsüsünden yaptığı bu konuşma belki büyük bir kalabalığa değildi ama BM salonu kapasitesinden çok daha büyük bir kitlenin yüreklerine idi. Türkiye'nin hukümetleri, devlet başkanlarını değil halkları, insanların vicdanlarını hedefleyen bu yaklaşımının yeni dünyanın krizlerine de çözüm olabilmesi kuvvetle muhtemel görünüyor. Hali hazırda ABD ve AB içerisindeki büyük ülkelerle, diğer tarafta Rusya ve Çin'in küresel sorunlara çözüm üretememesi ve BM sisteminin başarısız girişimleri Türkiye'nin alternatif önerilerini güçlendiriyor, yolun başında olan fakat gideceği noktayı görebilen yeni bir bölgesel-küresel aktör potansiyeline işaret ediyor. 

2002 yılında AK Parti kurulduğunda; kendi kadroları dışında kimse bu kadar süre iktidarda kalacağını, Türkiye'nin bu çapta bir dönüşüm geçireceğini hayal bile etmiyordu. Bugün bölgemizin ve küremizin yaşayabileceği değişimde merkez bir ülke olarak aktör haline gelmemiz de imkansız değil. İşte bu yüzden AK Parti'nin ve tüm Türkiye'nin gençleri en az nicelik kadar niteliği önemsemeli; mobilize olmalı, var olan dertlerini açık yüreklilikle anlatmalı. Sabırla, dirayetle çalışmalı. "Dünya 5'ten Büyüktür" gibi başarılı, manası derin çalışma ve kampanyalar artmalı. Çünkü bizim bir hikayemiz var ve bu hikayenin derinliği 1000 yıllık rafine olmuş barış kültüründen geliyor. Elbette tarihi sapmalar oldu, mutlaka hatalar yapıldı lakin bunlar hikayenin öz'ünü, temsil ettiği medeniyeti işlevsiz ve zamansız değil bizatihi değerli ve uygulanabilir kılıyor.         

HAMIŞ: Neşet Ertaş üstadın vefatının ikinci yıl dönümü. Bozkırın Tezenesi özleniyor... Bu vesileyle hepimizin "Yolcu"luğuna selam olsun... "İnsan ölür ama uruhu ölmez"


        

1 Eylül 2014 Pazartesi

Bir nehir ki ömrüm

Son günlerin modası Türkiye'nin tarafsızlığını yitirdiği, itibarını kaybettiği ve bunda tüm sorumluluğun Erdoğan'a ait olduğu tezi. Bakın AK Parti değil bütün sorumluluk Erdoğan'a ithaf ediliyor. Bununla birlikte bazı dostlarım ve arkadaşlarım da bana benzer bir şeyi söylüyor; "non-partisan değilmişsin!"

Türkiye'nin AK Partili yılları diğer partilerimizle kıyasladığımızda çok uzun olmamakla birlikte yaşattığı dönüşüm var olduğu yıllardan çok daha büyük ve uzun bir döneme tekabül ediyor. Zaten esas mesele de burada başlıyor. AK Partiyi ilk başta takiyecilik ile suçlayıp, sonra onu da kontrol altına alabilmek hesapları yapanlar kontrolü kaybettikleri için bugün tümden reddediyor ve her türlü ayak oyunu ile işleri yolundan çıkarmaya çabalıyorlar. 2010 yılında "Yetmez ama Evet" cephesinde birlikte hareket edenlerin bugün müthiş bir çarpışma yaşadığı hepimizin malumu mesela...

AK Partiyi ilk göreve geldiği yıldan 2007-2008 dönemine kadar çok eleştirdim; ABD uşağı olmakla, AB yalakalığı ile vesaire... Çünkü inandığım şeylerle ters düştüğünü düşünüyordum; örneğin bana göre Türkiye tüm AB reformlarını yerine getirsede AB'ye giremeyecekti veya bir sihirli değnek olsa tüm AB reformlarını bir anda yapsanız da Türkiye çok fazla değişmeyecekti. Türkiye'nin AB modelini örnek alarak kendi iç dinamikleri, yerel-kültürel değerleri ve tarihsel arka planına bakarak bir sistem geliştirmesini benimsiyordum. Diğer yandan Başbakan Erdoğan'ın aldığı Yahudi Cesaret Ödülü, ABD ile kurduğu yakın ilişkiler midemi bulandırıyordu. O zamanlar henüz 15-20 yaşları arasındaydım ve dünyanın ne kadar büyük bir satranç tahtası olduğunu ve bizim de o tahta üzerinde bir vezir veya fil olmadığımızı, olsa olsa belki at, kale ve hatta piyon konumunda durduğumuzu göremiyordum. Bana kalırsa anlı-şanlı tarihimizin bıraktığı miras ile dünyaya nizam verecek kudretimiz vardı ve buna rağmen Erdoğan ve AK Parti'nin el ile iş tutması anlaşılmazdı.

Elbette insan büyüdükçe olgunlaşıyor, dünyanın resmini de daha büyük görmeye başlıyor. Anladım ki beklentilerim, ideallerim yerinde ama bunu yerine getirecek güç unsurları ortada yok. Bir yandan kendimi demokratikleştiren adımları atarken diğer yandan ülkenin aslında ne kadar büyük bir cadı kazanı olduğunu görmeye başladım. Mesela başörtüsü ile üniversiteye girilemediğini, Kürtlerin dilini konuşamayıp kültürünü yaşatmasının engellendiğini, ülkede "azınlık" adı altında Ermeni-Musevi-Rum cemaatlerinin gördükleri tüm zulümlere rağmen yaşadığını ve aslında zaten ülkenin büyük çoğunluğunun ve azınlıklarının diğer ayrıcalıklı azınlığın tahakkümü altında olduğunu idrak ettim. Tüm bu durumun da sadece içeriden değil, dışarıdan da destekle sürdürüldüğünü anladım, çünkü aksi mümkün olamazdı, ne zaman milletin adamları iş başına gelse devletin azınlığı desteksiz darbe falan yapamazdı.

Sonra o hengame içinde serpildik büyüdük falan... Tabi yıllar çabuk geçiyordu ama ülkenin serencamı çok daha çabuk değişiyordu. Milletin adamlarını ve haliyle milletin iradesini kafası bozulunca askıya alan, milleti en çok ilgilendiren konuları da kendilerinden başkasına konuşturmayan paşaların mahpusa girdiği, dalga dalga operasyonların yapıldığı ve çok saygın, pek kıymetli insanların "darbe teşebbüsü" suçlamaları ile kodese girdiği günleri gördük, onlar bitti derken parti kapatma davaları, cumhurbaşkanı seçtirmeme tripleri falan peşi sıra geldi.  İşte tam bu hengame arasında benim de elim kalem tutmaya, bu yazıyı okuduğunuz blogdaki yazılar oluşmaya başladı ve o gün bugün dilim döndüğünce, zihnimdekileri paylaşmaya çabaladım. İlk yazımın "Kürt Açılımı" başlığını taşıması ve o gün açılım dediğimiz şeyin bugün "çözüm süreci" haline gelmesi için sadece 5 yılın yeterli olması bile Türkiye'nin ne kadar hızlı dönüştüğünü bizlere anlatmıyor mu?

Türkiye'nin bu hızlı dönüşümü ben de dahil hepimiz hallaç pamuğu gibi söküp attı. Mesela ben lise yıllarımda "cemaat" diye adlandırılan ve bugün nam-ı değer "paralel yapı" olan Fethullah Gülen hareketini hiç sevmezdim. Hiç "sevmezdim" diyorum çünkü o zaman "tasvip etmek - doğru bulmak - eleştirel bakmak" gibi kelimeler zihin dağarcığımda pek yoktu. Aklımda hep bir komplo teorisi sağda solda anlatırdım; efendim bu adam çok iyiyse neden ABD'de, açtığı okullar çok makbul ise neden hep ABD'nin okulu olmayan yerlerde gibi komplo teorileri ile Gülen Hareketini ABD ile bağdaştırır ve "Truva Atı" olduğunu söylerdim. Dönüşüm bizi de hallaç pamuğu gibi söküp attı dedim ya; işte süreç içerisinde ben de "Türkçe Olimpiyatları" olsun, "Eğitim Önceliği" olsun farklı konularda Gülen Hareketine sempati duymaya başladım. İnanır mısınız olimpiyatları gözleri dolarak izler oldum ama yine "öz" belliydi, Türkiye ve onun dili, onun tanıtımı... Aslında bu büyük dönüşümde de bir uzun adam sorumluydu, ve onun yol arkadaşları, çünkü onlar bozuk paralara "Türkçe Olimpiyatları" yazılmasına imkan verecek kadar destek olmuştu "paralel yapıya". Yapı paraleldi zira 2010'da bizim de verdiğimiz "Yetmez Ama Evet" desteği ile yargıda semirmiş, hali hazırda poliste var olan gücünü de hesaba katarak artık yeri ve zamanı geldiğinde hükümete de dur diyebileceğine inanmıştı. Biz Kürt Açılımı derken onlar KCK ile baltalamaya, MİT dönüşüyor, düzeliyor derken müsteşarı içeriye almaya ki onu da yine "çözüm süreci" üzerinden Oslo Görüşmeleri ile yapmaya çabalıyorlardı. Aslında bu da anormal değildi, ben de bazı arkadaşların güç kazanmak için bizimle yürüdüğünü sonradan idrak etmiştim. İnsanın herkesi kendisi gibi bilmesi gibi bir doğal hali vardır, biz de halis niyetle yola çıkınca yanımızda yürüyenleri de halis niyetli sanmıştık.

Bunlar içeride yaşanan girdaplardı ve yaşanmaya devam ediyorlar. Bir de dışarısı vardı, bizim eğitim önceliğimizin de mecbur kıldığı uluslararası ilişkiler veya uluslararası çelişkiler... Türkiye'nin model ülke olmasından ekseninin kaymasına ve Arap Baharı üzerinden liderliğe oynarken bugün yapayalnız bırakılmasına kadar o cenahta da yıllara oranla zaman çok daha hızlı geçiyordu. Türkiye'nin yarım asrı deviren Avrupa Birliği ilişkileri bir yanda, küresel güç ABD ile stratejik ortaklığı diğer yanda ve sonra Şangay İşbirliği Örgütü'ne göz kırpmaları bir başka taraftaydı. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra BMGK geçici üyeliği alınıyor, 2005 yılı biz anlamadan bu hedefe dönük Afrika Yılı ilan ediliyor, Japonya'dan Komor Adalarına kadar çok taraflı çok boyutlu ilişkiler geliştiriliyordu. Kim bilebilirdi ki 1911 yılında Uşi anlaşması ile çıktığımız Libya'da 2011 yılında dünya standartlarında bir tahliye operasyonu gerçekleştireceğimizi ve yine kim bilebilirdi ki sarmaş-dolaş görünen Esad ile kanlı-bıçaklı hale geleceğimizi? Biz de bu dışarıdaki dinamizme kendimizce el attık, dernek kurduk, uzmanlar yetişsin, hedeflere erişilmesi için batılı gözlükler çıkarılsın diye kendimizce debelendik ve debelenmeye devam ediyoruz.

Hadi Burak sadete gel diyorsunuz biliyorum ama siz de görüyorsunuz hem içeride hem de dışarıda bir türlü sadete gelemedik çünkü alacağımız yol uzun, yapacağımız iş çoktu. Tüm dünyayı durdurup sadece Türkiye'nin arzuları ve politikaları doğrultusunda çalıştırsak neredeyse yarım asır alacak işi 12-15 yıl gibi bir zaman dilimine sığdırmanın verdiği bu kafa karıştırıcı ve bir o kadar da zihin yorucu hal ister istemez hepimize farklı şekillerde sirayet etti. İlkesel bir zeminde analiz edildiğinde her şeyin açığa kavuşacağı tezinin hangi ilkelere göre sorusunu doğurduğu küresel yönetişimsizlik geldi çattı bizim içinde yaşadığımız ve hem de genç olarak yaşadığımız evreyi buldu. Bizlere ilkelerden bahsedenlerin tüm ilkeleri kendi "çıkar" ve "amaçları" için kullandığı şu beş para etmez dünyada yaşamak ağrısı asılmıştı boynumuza. (Ahmet Kaya) Henüz bir asır önce Çanakkale'de gömdüğümüz insanların torunlarına verilecek bir hesabımız olduğunu düşünenler ile bize ne onlardan diyenler ve bu ikisinin arasında ne olduğunu anlamaya çalışanlar... Bazen şu kısacık tarihsel dilimden kaç tane film ve roman çıkar diye düşünmüyor değilim.

Yer küre ile gök kubbe arasındaki titreşimlerin rezonans adını aldığını ve bu rezonansın 1980'li yıllardan beri giderek şiddetlendiğini öğrendiğim günden itibaren uyku saatlerimi azaltma gibi bir eğilimim vardı çünkü biz büyüyorduk Türkiye değişiyordu ama değişimin hızı her geçen gün çok daha artıyordu. Sokaklarda "Hrant için Adalet için" diyerek kol kola yürüdüğümüzde MHP'lilerin tepkisini üzerimizde hissettiğimiz solcu dostların, sosyal demokratların üzerlerinden atamadığı cüppe-sarık korkusunu başörtüsüne gölge ettikleri günlerde de MHP'li dostlarla kol kola giriyorduk. 2010 yılında "Yetmez ama Evet" deyip vesayeti birlikte gerilettik diye sevindiğimiz dostların "Gezi" ve "17-25 Aralık" ile darbe devşirmeye çalışılan günlerde bırakın sessizliği, adeta karşı cephe aldıkları günleri idrak edeceğimizi hiç düşünmemiştik. "Unutursak Kalbimiz Kurusun" deyişiyle Roboski olduğumuz günlerde MHP'liler "terörist" dedi, "başörtüsü için özgürlük" isteyip, "Filistin-Gazze-Suriye" dediğimiz zaman ise sosyal demokratlar ve sözüm ona CHP'liler İslamafobik davrandı. Şimdi siz istiyorsunuz ki hemen sadete gelelim.

İleri demokrasi sözünü kalkan edinip hükümete  duble yollar ile kılıç sallayanların anayasa uzlaşma komisyonunda "Atatürk İlkesi" ve "Türklük Tanımı" üzerinden nasıl bir sınav verdikleri yahut verme ihtimalleri de hepimizin malumu iken biz 1982 model Murat 124 ile 220 km hız yaptık ve bir de üzerine deniz altından giden raylı sistemle 300 km ile giden hızlı trenleri beğendiremedik. Kolay mı sadete gelmek?! Duble yolların ve yeni havalimanlarının hiç önemi yoktu, varsa yoksa ileri demokrasiydi çünkü memleket çok partili hayata geçeli çok olmuştu ve netekim demokrasi bir türlü oturmamıştı. Zaten demokrasi de ne Kürt Açılımı, ne Çözüm Süreci, ne de 100 yıl sonra Ermeni torunlara iletilen taziye mesajında gizliydi, hatta demokrasi askeri vesayetin gerilemesi, Kürtçe kanal kurulması, azınlık mallarının iadesi, Kenan Evren'in yargılanması, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı bile değildi. Demokrasi olsa olsa hükümetin ve hatta belki de sadece Erdoğan'ın irtifa kaybetmesi, düşmesi, yok olması, daha da ileri giderek asılması, derdest edilmesiydi.

Biz büyümeye devam ediyorduk ve hatalarımızla günahlarımızla oluyordu bu, tıpkı çalışan, yürüyen, koşan herkesin başına gelebilecek her türlü aksilik gibi... Büyüyorduk biz ve eğitim seviyemiz artıyor, hastahanelerimiz çoğalıyor, standartlarımız yükseliyor ama diğer yandan da eksiklerimiz Soma'da açığa çıkıyor ve yüreklerimiz dağlanıyordu. Kömür karası olan yüreklerimize bir de tekme atılmasını elbette kabul edemedik, özüne vuran özünü yitirmiştir diye oldu isyanımız ama gel gör ki bir tekme atanın yerine bin tekme yedirmeye çalıştılar. Oysa bilmiyorlardı ki epey tekme de yemiştik.

İşin enteresan tarafı tekmeyi bir kişiden değil birçok kişiden yememizdi. Halen söylerim içinde yer aldığım ilk üç günü ile gurur duyduğum Gezi Olayları bize de "vatan hainliği" damgası yedirmişti. Sonrasında işin boyut değiştirdiğini görüp kenara çekilip ve hatta bu "Gezi artık Gezi değil" dediğimizde ise bizatihi Geziciler tarafından damgalandığımız günler çift taraflı tekme değilde neydi? Hrant için yürürken MHP'li dostlardan yediğimiz tonla küfrün Hocalı Soykırımı dediğimiz zaman başkalarından gelmesine ne demeli? Ergenekon-Balyoz davalarında "darbecilerle hesaplaşma" talep edip davalara arka çıkarken bizleri vatan haini ilan edenler ile bugün "paralel yapı ile mücadele" dediğimiz zaman döneklikle itham edenler arasında ne fark var?

Evet sadete geldim, dönüşüm diyoruz, demokratikleşme diyoruz ve bunları çok kısa bir zaman diliminde yığınla filme konu olacak olaylar silsilesinden çıkarmaya çalışıyoruz. Elbette hiç kolay değil ve can yakıyor ama en azından bir nehrin içerisinde seyir eden ve her türlü dalgada, eğimde ve kayalara çarpmasına rağmen ayakta kalmaya çalışan bir hikaye bu, aslında hepimizin hikayesi. Bizim içinde büyüdüğümüz, bir kısmımızın içine doğduğu veya içinde fizyolojik olarak da en büyük sıkıntıları yaşadığı ergenlik dönemine gelen bir hikaye. Tartıştıran, kavga ettiren ama dönüştüren, büyüten ve olgunlaştıran bir olaylar manzumesinin içerisindeyiz. Tabuları yıkan ve yeni tabular yapıp bir daha yıkan bir süreç bu.

Şimdi diyorlar ki oyunu neden Erdoğan'a verdin, bunca yanlışını görmüyor musun? Hatta geçende sözüm ona ünlü bir gazeteci Erdoğan'ın rakiplerinden biri olan Ekmel Bey için "neden Besmele çekerek konuşmaya başladı" sorusunu yöneltti ya işte tam oradan vereyim cevabımı. Gazeteciye göre "Besmele" taraf olmakmış ve laik devlette bu olmazmış. Peki ya besmele çekmemek taraf olmak değil mi? Erdoğan'a oyumu verdim çünkü o taraf oluyor, çekinmiyor, dönüştürüyor, büyütüyor... Kürt Sorunu var dedi, çözüm sürecine sahip çıkacağım diyor. Paralel Yapı ile mücadeleyi sürdüreceğim diyor. Kalkınma adımları, projeler sürecek, takipçisi olacağım diyor. 2023, 2053, 2071 diyor, içinin doluluğu ve nasıl doldurulduğu konusunda şüpheler ve çekinceler olabilir ama bir hedef, vizyon ortaya koyuyor. Karşısında ise onun vizyonu, hedefleri, dönüştürücü kimliği, taraf olma cesareti, takipçiliği ile baş etmesi mümkün olmayan adaylar var. Şimdi siz bana Erdoğan'a şu yüzden oy vermeyeceğim demek dışında, şu adaya şu yüzden o vereceğim gibi cümleler kurar mısınız? Yoksa siz bile Erdoğan'a göre mi pozisyon belirliyorsunuz?!