20 Ağustos 2015 Perşembe

Sorumluluk Kimin?

Dün Siirt'te yola mayın döşemek suretiyle askeri konvoya saldıran PKK 8 askerimizi şehit etti. Şehitlerimize Allah'tan rahmet ve başta yakınları olmak üzere ülkemize başsağlığı diliyorum.

Ölüm geri kalanların aklını başından almasın diye "başsağlığı" dileriz. Ateş düştüğü yeri yaktığı için de bu başsağlığı dileğini yakınlarına iletiriz. Fakat son bir ay içerisinde yaşanan ölümler sadece yakınlarının değil ülkenin ortasına ateş gibi düşüyor. O yüzden ülke olarak başımız sağ olsun diyor ve hepimizin yaşanan ölümler nedeniyle aklının başından gitmesine engel olmak istiyoruz.

Akıl sağlığımız tüm dileklere rağmen maalesef normal seyretmiyor. Öfkeliyiz, içimiz yanıyor, hatta öyle ki 90'lı yıllara mı dönüyoruz gibi endişelere sahibiz. Terörden çok çekmiş, dört bir tarafındaki yuvalara ateş düşmüş bir ülke olarak bu endişeleri yaşamakta ve öfkelenmekte sonuna kadar haklıyız lakin bu ruh hali ateş çemberini durdurmaya, canların yitirilmesine engel olmaya yeterli olacak mı?

Terör ile mücadele geçmişinde Türkiye'nin PKK terör örgütünü insan kaynağı bağlamında kaç defa bitirdiğini eski genelkurmay başkanı dahil bir çok insan defalarca söyledi. Terörle mücadele için harcanan kaynakların ise terör olmasa nasıl bir kalkınmaya hizmet edeceğini de hepimiz biliyoruz.

Esasen bu bilinç ile AK Parti ve Erdoğan önderliğinde başlayan çözüm sürecine destek verildi. Yapılan araştırmalar zaman zaman toplumun %70 gibi bir çoğunluğunun çözüm sürecini desteklediğini gösterdi çünkü herkes "analar ağlamasın" gibi insani bir temenniye sahipti.

Fakat bugün üstelik sadece son 1 ay içerisinde bir çok anne, baba, kardeş ağlarken, bir çok kadın eşsiz, bir çok çocuk babasız kaldı. Üstelik tüm bunlar yaklaşık 3 yıldır yaşanan ateşkes-çatışmasızlık sürecinden sonra gerçekleşti. Her gün gazetelere ve televizyonlara baktığımızda ülkenin güney doğusunda normal olmayan bir yaşam sürüldüğünü görüyoruz.

Ülke bu durumdayken herkesin sorumlu aradığını görüyorum ve yadırgadığımı söyleyemem. Muhalefet iktidarı, iktidar ise muhalefeti bir şekilde sorumlu göstermeye çalışıyor. 13 yıldır iktidarda olduğu için geldiğimiz aşamada AK Parti'nin sorumlu tutulması anlaşılır bir şey. Diğer tarafta ise çözüm sürecine destek vermeyen, hiç değilse tamamen reddetmek yerine farklı noktalarda katkı sağlamayan MHP ve CHP'nin sorumsuz olduğunu söylemek mümkün değil. Süreç başladığında BDP'yken zaman içinde Türkiyelileşme hedefiyle HDP'ye evrilen Kürt siyasetinin ise sorumluluğu aşikar. Fakat şimdi mesele yapılacak yeni seçim öncesinde en çok kimin suçlu olduğunu halka izah edip sandıkta halk tarafından cezalandırılmasını sağlamak. Siyasetin doğası bunu gerektiriyor mu bilmiyorum ama siyasi partiler kazandıkları oy üzerinden başarılı-başarısız olarak nitelendirildiği için birbirlerini suçlu çıkarma yarışına girmiş olmalarını da anormal bulmuyorum.

Ben siyasi iradenin sorumluluğunu yadırgamadan başka noktalara dikkat çekmek istiyorum. Eğer ortada güvenlik ile ilgili bir konu varsa sanıyorum güvenlik güçlerinin de tartılışması gerekecektir. Daha önce Türkiye'de profesyonel askerlik gecikiyor, terörle mücadele için teröristle mücadele edecek şekilde bir güvenlik yapılanması gerekiyor, zorunlu askerlik ile kışlaya alınan 20'li yaşlardaki gençler terörle ve teröristle mücadele edemez gibi argümanları farklı yazılarımda ele almıştım. İşte bugün bunu tekrar hatırlamak gerektiğini düşünüyorum. Askerliğin kutsallaştırıldığı kültürümüzde askere gitmeyen adama kız vermezler ile başlayan sürecin henüz yuva kuramadan mezara gitmekle bitmesini istemiyorsak, 3-5 aylık eğitim ile 3-5 yıllık dağ tecrübesine sahip teröristlerin karşısına dikilmemek gerekiyor. Gayri nizami harp taktiklerine düzenli ordu ile karşılık vermenin yetersizliği anlaşılarak özel harp, özel harekat ekiplerinin güçlendirilmesini ve bunun çözüm süreci varken de sürdürülmesi gerekliliğini görmeliyiz.

Bugün değilse yarın çözüm gerçekleşir, yeni anayasa yazılır, eşit vatandaşlık, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, ana dilde eğitim gibi  konular halledilebilir ama bu PKK terör örgütünün silah bırakacağı anlamına gelmez. Hatta PKK bitebilir ama içerisinde yaşadığımız coğrafya düşünüldüğünde terörün tamamen bitmesi beklenemez. Terörün bir meslek olduğunu düşünüp, alanını genişletmesine müsaade etmeyecek bir güvenlik yapılanmasının kurulması gereklidir.  

Yine terörle mücadele edilirken siyaset kurumu kadar medyanın izlediği tavrın, sivil toplum kuruluşlarının benimsediği pozisyonun da önemli olduğunu düşünüyorum. Daha dün Doğan Haber Ajansı tarafından şehit olan askerlerin görüntüsünün nasıl servis edildiğini hep birlikte gördük. Maalesef Türkiye'de medya terörle mücadele ve barış dilini kullanma konularında siyasi angajmanları üzerinden hareket ettiği için başarısız kalıyor. Bir tarafta nefreti, ırkçılığı ve milliyetçi öfkeyi körükleyen diğer tarata ise terör ve teröristi öven, sahiplenen medya ile terörle mücadele etmek çok kolay değildir. Sosyal medyanın yaygınlaşması ile hemen herkesin gazetecilik faaliyeti yürütebildiğini de hesaba kattığımızda işlerin ne kadar çetrefilleştiğini ise hep birlikte görüyoruz.

Terörle mücadelenin bir başka unsuru ise uluslararası destek sağlamak adına doğru bir algının oluşturulabilmesi. Maalesef Türkiye'nin gerek medya gerek siyaset kurumları üzerinden bu algıyı doğru yönetebildiğini söyleyemiyoruz. PKK'nın terör örgütü olması meselesi bile halen bazı ülkelerce tam olarak anlaşılamamış ise -burada bazıları mutlaka art niyetlidir- bunu anlatamayan Türkiye ve kurumlarının da sorumluluğu mevcuttur.

Diğer bir konu ise toplumsal algımızın, yaklaşımımızın terör karşısında nasıl şekillendiği, maalesef bu noktada da epey duygusal ve hamasi bir yerdeyiz. Terörün amaçlarından birisi de toplumsal düzeni bozmak, hayatın normal akışını değiştirip vatandaşları korku ve endişe sarmalı içine almaktır. Son bir ayda yaşanan hadiselerin yasının tutulması, şehitlere saygı duyulması, yakınlarını kaybeden ailelere saygısızlık edilmemesi elbette önemli ve gereklidir. Ancak bazı çevreler neredeyse hayatı durdurmayı, yapılan her faaliyete "ama şehitler varken bu yapılmaz" argümanı ile yaklaşarak normal akışı perdelemeyi belki de iyi niyetle isterlerken adeta terör örgütünün amacına da hizmet etmiş olduklarının farkında değiller. Türkiye'nin terör geçmişi göz önüne alındığında toplumsal olarak çok daha olgun ve sağduyu sahibi bir tavır içerisinde hareket etmemiz beklenirken içimizdeki öfke ve nefreti gördüğümüz herhangi bir faaliyet ve o faaliyetin sahiplerine dökme girişiminde olmamızın anlık bir rahatlamadan öte bir faydası olmayacağını hep birlikte idrak etmemiz gerekiyor.

Benim de bu yazıda yaptığım gibi herkes ama herkes ülkemizin geldiği aşamada nelerin etkili olduğunu düşünürken sorumluluğu o veya bu kişilere, kurumlara, partilere yüklemeye çalışıyor ancak diğer tarafta dünya dönmeye devam ediyor. Sevdiğim sözlerden birisi de "neresinden keserseniz kesin her şeyin iki yüzü olduğudur" ve bugün içinden geçtiğimiz sürecin tek bir sorumlusu yoktur. Ancak bu sürecin uzaması, kayıpların çoğalması, toplumsal barış ve huzurun giderek bozulması ülkenin hiçbir kesimine fayda sağlamayacağı gibi bu süreçte yaşanan zaman ve diğer tüm kayıplara rağmen parçası bulunduğumuz dünya dönmeye devam etmektedir. 

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Son Düzlükte Barış(a)mamak: Suriye, IŞİD ve Diğerleri

7 Haziran seçimlerinden bir gün önce yazdığım metnin başlığı "Barış Kazanacak: Muhafazakarlar ve Kürtlerle" olarak belirmişti ancak endişem "çözüm süreci" adıyla yürütülen barış müzakerelerinin iki önemli aktörü olan dindarlar ve Kürtlerin arasının açılıyor oluşuydu.

28 Şubat 2015'te gerçekleşen Dolmabahçe Mutabakatı bilindiği gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın burada demokratik bir şey yok, yazılan 10 maddenin hangisi demokratik çıkışı ile havada kalmış ve o günden seçimlere uzanan süreçte AK Parti ile HDP'nin arası her yeni gün açılmıştı. 

AK Parti ile HDP'nin arasının açılması ve açılmaya çalışılması çok önemliydi zira TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu oluştuğunda ve içerisinde yer alan dört siyasi parti anayasa önerilerini sunduğunda birbirine en yakın ve en demokratik olan iki örnek AK Parti ve HDP'den gelmişti. Bana kalırsa yıllardır süren çatışmaları bir daha başlamamak üzere bitirecek olan, en azından çatışma olsa bile PKK terör örgütünün "bakın devlet şu hakkı vermiyor o yüzden savaşıyoruz" argümanına sahip olamayacağı atmosfer için son düzlük yeni anayasanın yazılması idi. Anayasal vatandaşlık, ana dilde eğitim hakkı ve yerel yönetimlere özerklik gibi sorunları geri dönülemez şekilde çözecek 3 temel konu ancak Yeni Demokratik Anayasa ile mümkündü ve bunun için AK Parti ile HDP'nin pozisyonları umut vericiydi.

Hatırlanacağı üzere 2005'ten itibaren o zamanın Başbakanı Erdoğan'ın liderliğinde yürütülen süreçler çok badire atlatmış, Habur, Paris Cinayetleri, Oslo gibi önemli virajlar aşılmıştı ve ister-istemez son düzlüğe girildiği hissi sadece Türkiye'de değil Türkiye'nin bu sorunu ile yakından ilgili bölge ülkeleri ve diğer devletlerde de hakimdi. Hatta Almanya istihbarat servisi BND'nin 2009'dan beri Türkiye'yi dinlediği gazetelere manşet olmuş, Oslo görüşmelerinin ise masadaki üçüncü taraflarca servis edildiği iddia edilmişti.

Özellikle Oslo tecrübesinden sonra Türkiye, sorunu kendi başına çözmeye, Kürt hareketinin tüm tarafları ile doğrudan görüşerek mesafe almaya yönelmişti. Artık sorunun çözümünde aracılara, üçüncü bir tarafa gerek duyulmuyor, Öcalan, HDP, Kandil ve örgütün Avrupa ayağı ile görüşmeler doğrudan gerçekleştiriliyordu. 7 Şubat MİT krizi ve 17-25 Aralık sürecinde servis edilen bazı ses kayıtları da bunun bir göstergesiydi. 

Türkiye'nin ve dolayısıyla AK Parti hükümetlerinin Kürt sorununa bakış açısında hesapsız davrandığı yer Suriye'deki gelişmelerdi. Irak'ta Barzani ile yürütülen yakın temas ve Barzani'nin mevcut gücünü abartan yaklaşım ile Türkiye dışındaki Kürtlerle sorun yaşanmayacağı hesap edilerek eksik planlama yapıldı belkide. Oysa Suriyeli Kürtler için Barzani değil kendi yapılanmaları öncelikliydi zira Esad'ın rejimi altında kimliği bile olmayan Suriyeli Kürtlerin Barzani'den bekleyebilecekleri bir şey olmadığı gibi Barzani'nin de bu konuda yapabilecekleri sınırlıydı.

Mısır ve Libya'da yaşanan Arap Baharı dalgası henüz kışa dönmemiş, Mursi ve Müslüman kardeşler askeri darbe ile devrilmemiş, Libya'da ise kabile çatışmaları ve karmaşası tam olarak baş göstermemişken Türkiye'nin durduğu yerin ilkesel olarak doğruluğu ve Erdoğan'ın bu ülkelere gidip adeta kendi ülkesindeki partililerinin yaptığı gibi coşku seli ile karşılaşması elbette zihinleri bulandırdı ve Suriye'de de 6 aya bu iş biter düşüncesi oluştu.

Belki de bitecekti ama Arap Baharı diye adlandırılan gelişmelerin Batı'da biraz daha sonbahar gibi görünmeye başladı zira Suriye'de de seküler Baas Rejiminin yıkılması ve yerine gelecek aktörleri öngörememe veya İslamcı olacaklarını öngörme, neredeyse bölgenin tamamında adeta İslamcı iktidarlardan oluşan bir kuşak meydana gelmesi endişesini doğurdu. (Türkiye-Suriye-Filistin-Mısır-Tunus-Libya)

Çözüm süreci ile bölgedeki İslamcı Kuşak ihtimalinin ne alakası var diyebilirsiniz ancak Türkiye'de çözümün parametrelerini en çok etkileyenin Suriye'deki gelişmeler olduğu çok kişi tarafından da yazıldı çizildi. Kürtlerle-Muhafazakarlar arasına giren kara kedi Kobani-Rojava ve IŞİD olmadı mı?

AK Parti ile HDP'nin birbirine en yakın iki parti olması gerekirken (demokratik bakış açısı) bir anda kanlı-bıçaklı hale gelmesi Türkiye'nin Kobani'de IŞİD zülmüne uğrayan Kürtlere yardım etmediği ve hatta aksine IŞİD gibi kimsenin savunabileceği tek bir yanı olmayan gözü dönmüş bir terör örgütüne destek verdiği iddiaları üzerinden gerçekleşti.

Burada komplo teorilerine girmek, IŞİD'i oluşturan etkenler ve bir anda nasıl bu kadar güçlü bir şekilde zuhur ettiği üzerine düşünmek mümkün ve ayrıca komplo teorilerini çok dışlamak da doğru değil. Sorular sorarak ilerlediğimizde, IŞİD'in bu kadar militanı nereden, nasıl topladığını düşündüğümüzde konuya bambaşka bir boyut getirilebilir. IŞİD'in Suriye'de varlığı en çok kime yaradı, IŞİD en çok militanını nereden devşirdi, IŞİD'i kuran kişilerin, yöneticilerinin arka planları nedir vs...

Konuya dönecek olursak eğer, bugün herkesin en zor konuşabileceği bir süreç içerisindeyiz. Her gün şehit haberleri gelirken ve ülke yeniden bir seçime doğru sürüklenirken kalkıp "çözüm-barış süreci devam etsin" demek hem toplumsal tepkiyi hem de bu tepkinin siyasi sonuçlarını düşünenler için çok kolay değil. Ancak bugüne kadar çözüm-barış sürecinde ön almış, vicdan sahibi, akil-bilge-aydın-entelektüel (artık ne derseniz deyin) bireylerin güçlü şekilde sesini çıkarması gerekiyor.

AK Parti'nin çözüm sürecini "Kürt Açılımı" adı altında ilan ettiği, İmralı ile görüşme cesaretini gösterdiği ve hatta Habur kazasını göze aldığı günlerde alkış tutan partililerin bir kısmının gündelik menfaatler uğruna kıvırmasını bir kenara not ederek, yine benzer şekilde düne kadar Kürtlere demediğini bırakmayan ve Gezi'de utanmadan Kürtler nerede diye soran kitlelerle iş tutan, ittifak yapan HDP'lileri de bir kenara yazarak yola devam etmek zorundayız! O yol ise çözümün-barışın ve demokratikleşmenin hepimizin yararına olduğunu bıkmadan usanmadan anlatmaktan başkası değil.

7 Haziran öncesi ve sonrasında HDP'nin barajı geçmesi üzerinden "teröristleri meclise soktunuz" diyerek HDP'ye oy verenleri suçlayan AK Parti'li yönetici ve tabanı, diğer tarafta ise sırf çözüm sürecini başlatıp yürüttüğü için AK Parti'ye demediklerini bırakmayanlar ile "Seni Başkan Yaptırmayacağız" sloganı üzerinden ittifak edenleri tarihe yazarak ve geride bırakarak çözüme ve barışa sarılmak zorundayız.

Sosyal medyada ve köşelerde savaş çığırtkanlığı her yeni günde artmakta, şimdi, tam da bugün "bak gördünüz mü alın size çözüm süreci" diyenlere vereceğimiz cevaplar olmalı. Alın size "AKP'nin çözüm ve barış süreci" diyenlere bunun AKP'nin değil Türkiye'nin ihtiyacı olan bir süreç olduğunu anlatmamız gerekiyor. Evet sesimizin en az duyulacağı, hain-kalleş vs. ilan edilmemizin en kolay olduğu bugünlerde bunları haykırmak gerekiyor. Çözüm sürecinin bir AKP projesi olduğu için değil Türkiye'nin, Kürtlerin-Türklerin ve hepimizin hayrına olduğu için kıymetli olduğunu, Türkiye'yi böleceği için değil daha güçlü kılacağı için önemli olduğunu anlatabilmemiz icap ediyor.

Evet benim de her yeni şehit haberinde içim yanıyor, ben de lanet okuyorum PKK terör örgütüne ancak eş zamanlı olarak şunu da söylüyorum; 2005'ten bugüne kadar Türkiye'nin demokratikleşmesi, Kürtlerin anasının ak sütü gibi helal olan haklarının iade edilmesi yoluyla terörü-şiddeti tamamen bitiremese bile marjinal bir noktaya getirme çabalarını destekliyorum. Kürtlerin ana dilde eğitim hakkını, vatandaş olan herkesin Türk olduğunu söyleyen anayasal maddeyi değil, vatandaş olan herkesin eşit olduğunu söyleyecek anayasal maddeyi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesini destekliyorum. Bunu Kürtleri tatmin etmek, onlara bir şey bahşetmek için değil Türkiye'nin ihtiyacı olduğu için, zaten Kürtlerin doğuştan edindiği hakları benim bahşetme lüksüm olmadığı için istiyorum.

Oy hesapları ve PKK IŞİD gibi terör örgütlerinin bölgede yaşanan değişime göre aldığı pozisyonların çözüme-barışa-kardeşliğe engel olmaması, Türkiye'nin daha demokratik, müreffeh ve farklılıkları ile zenginleştiği bir ülke olması ve yukarıda andığım akil-entelektüel-bilge her kim varsa onların da seslerinin daha yüksek perdeden çıkması umuduyla...