27 Haziran 2015 Cumartesi

Bir çocuk sevdik: TUİÇ 7 Yaşında!

Tam 4 yıl önce bugün, hikâyemizin başladığı ilk günden (2008) itibaren inandığımız ve sıkça rastladığımız “tevafuk” bir kere daha kapımızı çalmıştı. Şer’den hayır doğardı ya zaten, bizim özgün kalmamızı kabul etmeyip kibarca kapıyı gösterenlerden uzaklaşırken aslında kendi yuvamızı kuruyorduk. Yuva kuruyorduk zira ellerimizle inşa ettik orada her ne varsa. Eş-dost ile ucuza kotardığımız boya-badana ve iç tasarım, dostlarımızın getirdiği masalar ve çekmecelikler, bir avukatın ofisinden çıkma masa takımını sırtımıza yüklenip taşımamız ve kelepir mutfağa ellerimizle yapıştırdığımız duvar kâğıtları kadar naif ve kolektifti çabamız. İlk genel kurulu yaptıktan sonra yuvamızın kapısına gelip besmele ile açtığımız an hissettiğimiz o birlikte başarma hazzı o andan beri her kapıya gittiğimde içimde belirmeye devam etmektedir.

Yıldız Mahallesi, Çırağan Caddesi Numara 1’de, dünyanın gözbebeği İstanbul’un Beşiktaş semtinde tüzel kimliğini kazanan TUİÇ, artık 3-5 çocuk görüntüsünden çıkmıştı. Kimilerine göre çok parası olan çocuklar oluvermiştik bir anda, kimilerine göre acaba kimlerin yamağıydık. Oysa anne-babalarımızın olmayan varlıklarından bizlere ayırdığı 3-5 bin lirayı üst üste koyarak, bizim ve dostlarımızın inanç ve umuduyla harman edip vira bismillah demiştik. Elimizde olan bir avuç paranın suyunu çektiği gün ne yapacağımızı çok düşündüğümüzü sanmıyorum ama Allah var gam yok dediğimizi biliyorum.

TUİÇ’in 2008 yılında başlayan serüveninde en önemli kırılma noktalarından birisi 27 Haziran 2011’de dernekleşerek ofisimizi açmamızdır. Orası bir ofisten çok yuva olduğu için gecemize, gündüzümüze, emeğimize, hüznümüze, gülüşlerimize, dostluğumuza, birlikteliğimize, tartışmalarımıza, fikir ayrılıklarımıza ve bugün dönüp baktığımda hayatımın en kıymetli dönemlerine şahitlik etti. Birlikte öğrenme ve birlikte eğlenmeyi menemen partileri, sabah kahvaltıları, mavi balkonda çay-kahve seanslarına dâhil ettiğimiz mekân oldu orası. Hadi dürüst olalım sadece öğrenip-eğlenmedik biz orada, yeri geldi birilerini sevdik o balkonda ve yeri geldi ağladık birbirimize.

Sayısını tutmadık ama ofisten yolu geçen niceleri oldu bugüne kadar. Kimisi bir şeyler kattı kimisi bir şeyler aldı, kimisi kaldı ve kimisi gitti. Biz gelene hoş geldin demekten hiç usanmadık, hepimiz eşit hepimiz farklı deyişi etrafında insanlara fikirlerinden değil insan olmalarından ötürü değer verdik hep. Gitmek istediklerinde ise elimizden bir şey gelmediğine inandık, kimisi yavru kuşun büyüyüp yuvadan uçması şeklinde, bazısı evdekilere kızıp terk eder şekilde, başkaları ise zaten bir ateş almaya gelmiştik edasıyla çekip gittiler. Gidenlere de kalanlara da teşekkür ve selam etmekten başka bir söz hakkımız varsa eğer, o da söylenmemiş olarak şöyle bir kenarda duruversin.

Yuvamızı kurduğumuz günden bu zamana kadar çok işler başardık. Birbirinden kıymetli akademisyenleri misafir ettiğimiz yuvarlak masa toplantılarımız, minicik kütüphanemizden istifade eden stajyerlerimizle paylaştıklarımız, ilk yayınımız olan ve maalesef ikinci sayıda tıkanan dergi çalışmamız, sabahlara kadar çalışarak son halini verdiğimiz “Türkiye’de Uluslararası İlişkilerci Olmak” adlı kitabımız ilk aklıma gelenler. Ofisi merkeze koyup Anadolu üniversitelerine uzanan yollarımız ve orada İstanbul’dan Ankara’dan uzak arkadaşlarımızla paylaştığımız hayallerimizin geri dönüşlerini de unutmak mümkün değil. İstanbul’dan Sarajevo’ya uzanan otobüs yolculuğumuz ve onu takip eden “Balkanlar” temalı etkinliklerimiz.  Araştırma gruplarımızın toplantıları, Kıbrıs çıkarmamız, Davutoğlu hocayı 1 Mart gününde kar yağışından ötürü İstanbul’a getiremediğimiz Kadir Has’taki büyük kongremizin hazırlıkları, Ankara Eğitim Gezilerimizin organizasyonu, yaz ve kış kamplarımızın içeriklerinin tespit edilmesi hep o ofiste gerçekleşti. Her bir çalışmada bambaşka insanlarla tanıştık, farklı fikirlere sahip bireylerle çalıştık, düşünsel ve organizasyonel anlamda büyük mesafeler kat ettik.

Umutsuzluğa kapıldığımız, artık bu işi yürütemeyeceğiz galiba dediğimiz günlerimiz de olmadı değil. Elektrik ve telefon faturasını hangi parayla yatıracağız diye kara kara düşündüğümüz, kirayı ertelediğimiz ama neticede o yuvayı ayakta tutmak için türlü zorluklarla mücadele ettiğimiz de oldu ve oluyor. Finansal desteğimizin nereden olduğunu hınzırca soran herkese dimdik duruşumuzu anlatırken aldığım hazzı ifade etmek zor. Çünkü inandıkları şey birilerinin düdüğünü çalmadan ayakta durmanın neredeyse imkânsız olduğuydu ve hep arkamızda birilerinin varlığından şüphe ettiler.

Kâh iktidara yamadılar bizi kâh cemaate. İşi abartıp Amerikalılarla ve Soros’la çalıştığımızı da düşünenler olmadı değil. Biz ise aldırmadan, parasız-pulsuz da güzel işler çıkarılabileceğine olan inancımız ile durduk ayakta. Ne yapalım beceremedik para istemeyi, aslında istemeyi bir zül gördük hep. Zaman zaman birileri çıktı ve sizin destek bulmanız lazım dedi, devlet şunu yapmalı, bilmem kimler şöyle imkân sunmalı size dediler ama dediklerini icraata dökmediler.

Sonra biz kendi metodumuzu bulduk, bu işe sıkı sıkıya sarılanlar olarak kendi şirketimizi kurduk, şirketin temel ilkesi bizlerin harçlığını ve TUİÇ’in masraflarını çıkarmaktı. Elbette zengin olamadık henüz (öyle bir iddiamız var mı bilmem), hatta dolandırıldık, kandırıldık bazı zamanlar, çünkü para pul işlerinden pek anlamazdık. Yuvamızı ve ihtiyaçlarımızı karşılayacak harçlığımızı amatörce, naifçe, umutla ilmik ilmik ekleyerek oluşturmaya çalıştık ve çalışıyoruz.

4 yıl olmuş yuvamızı kuralı, bir arpa boyu yol gittik mi diye soruyorum kendime o arpa boyu yolun kime göre ne olduğunu bilmeksizin. Ne kadar gittik ölçemiyorum ama yol üzerinde ve istikamet üzere olduğumuzu biliyorum. Hayata yeni atılan arkadaşlara umut verdiğimizi, onlara yön göstermek değil de seçenekleri sunmak için çabaladığımızı biliyorum. Bireyleri eleştirel düşünceyle, farklı fikirlerle, kariyer seçenekleriyle, kitapla, makaleyle, yazmayla, okumayla, proje yapmakla, birlikte çalışma anlayışıyla tanıştırdığımızdan şüphem yok. Elbette güzel insanlar ve anılar biriktirdiğimizi de söylemeliyim.  Dua aldığımız, duamıza aldığımız, canımız ve başımız sıkışınca kapısına gidebildiğimiz ve kapımıza gelebilecek ilişkiler kurduk ve kurmaya devam ediyoruz. Evet, belki çok paramız ve hatta hiç paramız yok ama elimizde olan ekmeği de bilgiyi de paylaşmaktan imtina etmiyoruz. Paylaştıkça çoğalacağına inanarak yola çıkmıştık ve bazı zamanlarda inancımız sarsılmadı değil. İnişli-çıkışlı bir serüven bu ve devam ediyor. TUİÇ’in 7. Yaşı, yuvamızın 4. Yılı kutlu olsun! Bugüne kadar her aşamada zerre emeği olan herkese teşekkür ediyorum.

Evet bir çocuk sevdik, çocuk büyümekte gün be gün ve bugün 7 yaşına girdi! 


Bir kaç tane de fotoğraf eklemezsem olmayacak, daha fazlası facebook sayfamızda, nostalji yapmak isteyen dostlar orada yıllarca geriye gidebilir :) 







21 Haziran 2015 Pazar

Babalar günü ve Benim Babam

Baba'lık üzerine ahkam kesecek değilim. Muhtemelen "baba" olmayı bir gün baba olursam anlayacağım, belki de hiç anlamayacağım. Elbette bir şeyle ilgili konuşmak, söz söylemek için mutlaka deneyimlemek gerekmiyor lakin söz konusu "anne olmak", "baba olmak" gibi biyolojik bağınızın en yakın olduğu ve karakterinizin şekillenmesinde en büyük paya sahip olduklarını düşündüğüm insanlar olunca işin rengi biraz değişiyor. Elbette herkes şanslı olmayabiliyor, daha küçük yaşta babasız, annesiz kalan, yahut her iki figürün de dengeli bir biçimde hayatlarında yer edinemediği çocuklar da var. O yüzden genellemek ve birilerinin canını sıkmak, onları üzmek istemem.

Ben "baba"mı bilirim, henüz 15 yaşındayken babasını toprağa koyan, 25 yaşında babalık duygusunu tadan ve henüz 3 aylıkken ilk evladını elleriyle gömen babamdır benim aynam. Ayna dedimse birbirimizin kopyası olduğumuz, benim de ille onun gibi olacağım veya olduğum sanılmasın. Aynam babamdır diyorum zira Baba'lık hususunda en azından kendim baba oluncaya kadar ona bakarım, babalığın nidüğü ve nasılını hasbelkader anlayabilmek için.

Her ilişki tarzının zaman içinde yaşadığı değişim gibi babamla benim de ilişkim ben değiştikçe ve o değiştikçe kendi içerisinde olgunlaşan bir seyir izlemiştir. Yakın bir zamanda iki dostumun babam ile birlikte geçirdiği kısa zaman diliminden sonra "babanla konuşunca seninle konuştum sandım, o kadar benziyorsunuz" demesi içime su serpti ve beni düşündürdü. Görüntü olarak değil de konuşma olarak benzetmişti dostum babam ile beni. Genelde annene veya babana benziyorsun diyenler hep burnumdan, gözümden, kaşımdan dem vururdu fakat bu kez düşünsel olarak babama benziyordum çünkü babamın "konuşması" ve benim "konuşmam" benzetilmişti.

Babam, muhakkak her babanın yaptığı gibi diyemeyeceğim şekilde (maalesef karşılaştığım örnekler beni bunu söylemeye itiyor) beni ve kardeşlerimi okutmak için elinden gelenin en iyisini yapmak için yoldaşı, hayat arkadaşı anam ile birlikte, omuz omuza, kol kola çok mücadele ettiler. Ablamın öğretmen çıkması onu nasıl mutlu ettiyse benim henüz bir şey çıkamamış olmam da sanırım onu o şekilde tedirgin ediyordur. Baba tedirgin olur zira istemez namerde muhtaç olalım, verilen emekler ziyan olsun, hele ki kendisi ahirete intikal etme bilincine de vakıfsa daha bir tedirgin olur çünkü istemez evladı perişan ve sefil kalsın ardından. Hele konu benim babama gelince, henüz 15 yaşında babasız kalmanın zorluğunu yaşamış olduğundan ileri gelen başka refleksleri vardır elbet. Klasik baba figürü nedir bilmem ama öyle bir şeye de pek inandığımı söyleyemem. O yüzden babam ile ben Turgenyev'in Babalar ve Oğullar klasiğindeki gibi de değiliz kanımca.

İlk-orta okul döneminde babam çok çalıştığından mı yoksa ben daha çok büyükbabam merkezli yaşadığımdan mı bilinmez, babam ile çok fazla zaman geçirdiğimi söyleyemem. Bazen kendime de kızarım acaba ben büyükbabamı daha çok önemi koydum, babama haksızlık mı ettim diye. Umarım öyle olmamıştır diyerek geçelim. Fakat lise dönemimde babamla daha kritik bir ilişkim olduğunu bilirim. Ona politik-aksiyoner hayata başladığımı söylediğimde "ben sana bu konuda ancak şunu söyleyebilirim, unutma ki derslerin aksayabilir, bu sadece senin için değil, içinde olduğun düşünce ve politik duruş için de iyi olmaz, hem sonra Burak şöyle tembel demezler, şu şu görüşe mensup Burak böyle derler" deyişini hiç unutmuyorum. Annemin bir akşam yemeğinde sigara içtiğimi söylemesine verdiği cevap anı ise dün gibi gözlerimin önünde duruyor. Elini gömleğinin cebine götürüp kendi sigarasını alıp masaya koyuşu ve "keşke içmese, kendi sağlığına zarar verir ama ben sigara içen birisi olarak içme desem ne değişecek ki" sözleri zihnimden hiç çıkmaz mesela.

Babamın hepimizle, hepimizin babamla kurduğu diyalog ise başka örneklerini görüp kıyas ettiğimde beni hep hayran bırakmış ve özellikle bu konuda kendimi hep müteşekkir hissetmişimdir. Mutfak masası ve etrafında akşam yemeğine kümelenen biz. Her konuyu, iyiyi-kötüyü ve bunlar karşısında nasıl davranmak gerektiğini, dini, devleti, siyaseti, kadını ve erkeği ve tüm bu konulara karşı durduğumuz yeri onunla konuşabilmemiz herhalde en büyük nimetti. Babam belki de bana "her konuyu konuşabilmeyi" öğretti en çok. Konuşmadığımız zaman problemlerin yok olmak yerine büyüyeceğini, bir arkadaş bir dost gibi onunla dertleşebilmek gerektiğini öğretti. O yüzden hiç çekinmedim babamdan (çocukluk şımarıklıkları hariç elbette), bu aramızda bir saygı çerçevesi olmadığı anlamına gelmiyor elbette fakat saygıdan anladığımız baba yanında susmak değil tam tersine üslup içerisinde baba ile konuşmak, alabildiğine konuşabilmekti.

Lise'de başladı babamla derinleşen ilişkimiz, üniversite yıllarında arttı ve artmaya devam ediyor. Ona kızdığım zamanlar oldu, bir şeyi niçin öyle yaptığını sorguladığım, eleştirdiğim ve neden sonra aslında ne kadar iyi yaptığını, onu yapmak için sapasağlam nedenleri olduğunu idrak ettim. "Baltaya sap olmak" konusu etrafında şekillenen kavgalarımız halen devam ediyor, o yine beni ve iyiliğimi düşünerek seçenekleri anlatıyor ve kararı bana bırakıyor, ben ise onu anlıyor ve fakat muzip çocuk edasıyla itirazlar ediyorum babama...

28 yaşına geldim, babamı tam olarak anladım diyemiyorum, o benim yaşımda iken 2 çocuk sahibiydi ben ise henüz doktorayı bitirme derdindeyim. Üniversiteye başlamam ile derinleşen ilişkimiz ile birlikte zaman geçirmelerimiz ters orantılı ilerliyor. Uzakta, gurbette olmanın anlamlı sebebi dışında onunla ve elbette annemle ve çekirdek ailemle zaman geçiremiyor olmak hüzün veriyor. Ben olgunlaşırken babam yaşlanıyor, baba-oğul sohbetlerimiz derinleşiyor ve ben babamdan çok şey öğrenmeye, onun tecrübesinden ve birikiminden istifade etmeye devam ediyorum. Bir gün babam benim baba olduğumu görür mü bilinmez ama hiç değilse en az onun kadar sabırlı, çalışkan, onurlu ve "bana baba olduğu gibi" bir baba olmak istediğimi biliyorum.

Evet bugün babalar günü ve ben bu duygularla babama ömrüm yettiğince bu hediyeyi verebilmeyi istiyorum:

Rabbenâğfirlî ve li-vâlideyye ve lil-mü'minîne yevme
yekumü'l hisâb. Birahmetike yâ Erhamerrahimîn.

Ey bizim Rabb'imiz! Beni, anamı ve babamı ve
bütün mü'minleri hesap gününde bağışla. Ey Rabb'im
merhamet edenlerin merhamet edicisi, bize rahmetinle
muamele eyle.   

6 Haziran 2015 Cumartesi

Barış Kazanacak: Muhafazakarlar ve Kürtlerle

Seçim sonuçlarını görmek için artık saatleri sayıyoruz. Maalesef bir seçimi daha şık olmayan kampanyalar ve geri dönüşü olmayan kayıplarla yaşıyoruz. Seçim merkezlerine yapılan saldırılardan sonra dün Diyarbakır'da yaşanan bombalı saldırı ile adeta bir cinnet haline girmiş bulunuyoruz. Diyarbakır'da yapılan hain saldırıda yaralananlara şifa, hayatını kaybedenlere ise Allah'tan rahmet diliyorum. Seçim barajını aşmanın veya tek başına iktidar olmanın insan hayatı yanında zerre değeri yok ve olmamalıydı. Ancak seçimlere yaklaştıkça başlayan gerginliğin her geçen gün artması saldırının hedefi olan Kürtleri ve HDP'yi değil, barış için umudunu koruyan hepimizi derinden sarstı. 

Saldırıyla ilgili çeşitli senaryolar üretildi, üretilecek. Kimisi HDP barajı geçmesin diye yapıldığını bir başkası ise AK Parti'nin tek başına iktidar olmaması için seçmene korku salındığını iddia etti ve edecek. Açıkçası saldırıyı ilk öğrendiğimde benim de verdiğim tepki epey fevriydi ve bu nedenle bir çok arkadaşımdan özür dilemek durumunda kaldım. Maalesef seçim atmosferi hepimizi gerdi, strese soktu ve inşallah başka bir acıya, kayba sebebiyet vermeden sona erer. Serinkanlı düşündüğümüzde saldırının ve hatta seçim süreci başladığı andan itibaren AKP ile HDP arasında yaşanan gerilimin kaybedeninin Muhafazakarlar ve Kürtler olduğunu görmek zorundayız.

Anayasa uzlaşma komisyonu kurulup, 4 siyasi partinin temsilcileri kendi önerilerini sunduğunda önümüze çıkan tabloda Türkiye'yi sivilleştirecek, demokratikleştirecek ve yarına taşıyacak anayasa önerisinin AKP ve HDP'den geldiğini görmüştük. CHP ile MHP'nin statükocu tutumları anayasa önerilerine de yansımıştı ve eğer bu komisyondan bir uzlaşı ile anayasa çıkacak ise bunun AK Parti ve HDP tarafından yapılabileceğine inanmıştık. Bakış açıları en yakın olan iki cephe vardı ve bunlar; sivilleşme ve demokratikleşme karşısında duran CHP-MHP ile sivil bir anayasa yazabilecek, çözüm sürecini yürütebilecek, ülkeyi demokratikleştirebilecek AKP-HDP cepheleriydi.

Bugün geldiğimiz noktada ise demokrasi cephesinin yara aldığını, birbirinden uzaklaştığı ve kasten uzaklaştırıldığını görmemek körlük olur. Dün yaşanan saldırı ise bu ayrışmayı körükleyen, her iki siyasi partinin kitlesini de birbirine daha fazla düşmanlaştıran bir hamle oldu. HDP'li  temsilcilerin "seni başkan yaptırmayacağız" iddiası ile AK Parti'ye içeriden ve dışarıdan destek vermeyeceğini açıklaması, CHP ile koalisyon kurabileceğini, hatta çözüm sürecinin gerekirse MHP'yle bile yürütüleceğini beyan etmeleri nasıl birçoğumuzu üzmüş ve şaşırtmışsa, AK Parti'li yetkililerin de milliyetçileşen söylemi, HDP'yi hedef alır tutumları bir o kadar üzücü ve şaşırtıcı olmuştu.

İmralı ile görüşmeleri yürütme riskini göze alan, çözüm sürecini başlatma iradesi gösteren, tabuları yıkıp "Kürt Sorunu" ifadesini kullanan AK Parti ve onun eski-yeni yöneticilerinin HDP'nin sergilediği bu uzlaşmaz tavra, İmralı'yı bir kenara itip sürecin etkili tek aktörü olma çabasına ve bunların neticesi olarak CHP ve merkez medya ile girdiği flörte vereceği tepkinin milliyetçileşmek olması her ne kadar anlaşılır ise de kendi argüman ve politikalarıyla da çelişki oluşturan bir izlenim verdiği ortadadır. 

Gönül isterdi ki seçim barajı çoktan %5 seviyesine çekilmiş olsun ve şu süreçte yaşadığımız gerginlik, stres, görünür-görünmez ve olur-olmaz seçim koalisyonları yaşanmasaydı. Gönül isterdi ki yeni anayasa çoktan yazılabilmiş olsaydı ve bu seçime, bugüne kadar yaşanan kazanımların kaybedilmesi korkusu ile girilmeseydi. Keşkelerin getireceği bir sonuç maalesef yok ancak keşkelerden alacağımız dersler olduğu aşikar. İşte bu derslerin alındığı; sivilleşme, demokratikleşme, ekonomik istikrar ve toplumsal barışa yönelik hamlelerin daha fazla gecikmeyeceği bir 8 Haziran sabahına uyanmalıyız. 

Yıllarca gerek ekonomik gerekse politik manada ülkenin zencisi muamelesi gören Muhafazakarların ve Kürtlerin birbirlerine ve kendi kitleleri içerisindeki gruplara kızgınlığı ve kırgınlığı elbette vardır. Dürüst olmak gerekirse benim muhafazakarlara da Kürtlere de tıpkı onların bana olabileceği gibi bir kırgınlığım var. İşte bu kırgınlık ve onun sebep olduğu kaygan zemin Gülen Paralel Örgütüne, Kemalist Statükoya, Oligarşik Medyaya ve düne kadar hepimize etmedikleri hakaret kalmayan türlü koalisyonlara fırsat vermemeli. Barışın kazanması için, çözüm sürecinin devam etmesi için başka seçeneğimiz var mı?     

5 Haziran 2015 Cuma

Yaşanacak Bir Dünya için 7 Haziran'da AK Parti

Yazının başlığını CHP'nin #yasanacakbirturkiye sloganından devşirdim çünkü günümüz dünyasında halen daha kendi iç meselelerine odaklanan bir vizyonu benimsemek hiç değilse körlük olacaktır. Türkiye'de her türlü mesele çözüldü o yüzden "yaşanacak bir dünya" demek gerekir gibi bir tezim yok, elbette Türkiye'nin önünde halledilmesi gereken yığınla sorun var. Fakat bir vizyon bağlamında baktığımız zaman Türkiye'nin ve Türkiye'de oluşturulan siyasetin daha geniş bir perspektife sahip olması gerektiğine inanıyorum. Daha da ileri giderek şunu söylemek isterim; Türkiye'nin önce bölgesinde sonra dünyada yaşanan gelişmelere dair söz söylemesinden ziyade yaptırım gücüne kavuşmasını düşünmek zorunda olduğumuza inanıyorum. Elbette bunun için çok çalışmaya, Türkiye'nin kendi içerisinde işleyen, üreten ve dünya ile ilişki kuran bir düşünce yapısına ve sisteme ihtiyaç var.

Siyasi partilerimizin seçim bildirgeleri açıklandığında özellikle AK Parti, CHP, MHP ve HDP'nin yazdığı metinleri okudum. Bununla da yetinmeyip şöyle geriye doğru gidip 2011-2007 seçim bildirgelerini de bir kez daha gözden geçirdim. Hakkını yemeyelim, CHP'nin ve hatta MHP'nin son 7-8 yılda AK Parti seçim bildirgelerinden ve vizyonundan çok şey öğrendiği aşikar. Eskiye nazaran daha geniş bir vizyon benimsedikleri, sadece Türkiye meseleleri ile değil bölgede cereyan eden olaylarla ve küresel gelişmelerle de ilgilenmeye başladıkları açıkça görülüyor. Eğer inanmaz ve üşenmezseniz, oturup karşılaştırmalı seçim bildirgesi analizi yapabilirsiniz.

Bunları şunun için söylüyorum; evet yaşanacak bir Türkiye çok ama çok önemli fakat komşularında, bölge ülkelerinde ve dünyada yaşanacak bir düzen oluşmadığı sürece bizim yaşanacak bir ülkemiz olabilir mi? Öyle bir ülke olsa dahi komşuda, bölgede ve dünyada huzur yokken biz rahat yaşayabilir miyiz? Benim şahsi kanaatim ve yaşama anlayışım buna müsaade etmiyor. Özellikle gelişen iletişim teknolojileri vesilesiyle neredeyse her metrekaresinden haberdar olduğumuz bu dünyada yaşanan zulümlere, adaletsizliklere duyarsız kalmak, ses çıkarmamak ve bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın diyebilmek bana göre değil.

Peki bizim siyasi partilerimiz bu anlamda nasıl bir performans sergiliyor? Yaşanacak bir Türkiye ideali ile sahaya çıkan CHP'nin genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun Suriye'de yaşanan iç savaşa ve Türkiye'deki Suriyelilere ilişkin bakış açısı hepimizin malumu; elini yüz binlerce vatandaşının kanına bulayan Esad'a giden CHP heyetlerini hepimiz biliyoruz ve en son sayın genel başkan Türkiye'deki Suriyelileri münasip şekilde evlerine göndermekten bahsediyordu. Aynı şekilde Ahmet Hakan'ın programında Mısır'da darbe ile yönetime gelen Sisi'ye karşı mısınız sorusuna, niye karşı olayım, bir ülkenin lideri uluslararası kabul görüyorsa ona karşı duramazsınız cevabı veren de CHP'nin genel başkanı idi. (https://www.youtube.com/watch?v=QlpNwSa_0C4)

Örnekleri uzatmak zor değil, maalesef CHP'nin dış politika karnesi ve yaklaşımları çoğumuzun eleştirdiği uluslararası sisteme ayak uydurmak, Soğuk Savaş koşullarının ürünü olan BM Güvenlik Konseyinin 5 daimi üyesinin "veto" yetkileri ile kilitlediği sistemin çözümsüzlüğünü takip etmekten ileri gidemiyor. CHP'li politikacıların bunun da ötesine geçip zaman zaman Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne ve ABD'ye şikayet ettikleri de bir sır değil. O ABD ki Mısır'da yaşanan darbeye darbe diyememiş, o Avrupa Birliği ki zeminine yerleştirdiğini iddia ettiği insan hakları ve demokrasi konularında sıklıkla sınıfta kalmıştır.

Diğer tarafta ise MHP'nin etnik temelli, yurtdışında yaşayan Türk soyluları önceleyen bir bakış açısının ötesine geçemediğini hepimiz biliyoruz. MHP perspektifinde maalesef Ermenistan açılımı da, Yunanistan ile geliştirilen ilişkiler de pek bir anlam ifade etmiyor ki Somali'yi, Arakan'ı veya Ukrayna krizini MHP üzerinden görebilmemiz pek mümkün değil. HDP'nin ise Suriyelileri münasip şekilde evine göndermeyi düşleyen CHP ile koalisyona evet dediği, CHP'nin bu söylemine tek bir eleştiri getirmediği ortada. İhtimal vermiyor olsam da bu üç partinin oluşturacağı bir koalisyonun ise dünyaya bakış açısı nasıl olacaktır gerçekten merak ediyorum. HDP'nin Suriyeli, Iraklı Kürtlerle ve MHP'nin aynı coğrafyalardaki Türkmenlerle ilişkilerine CHP'nin o coğrafyaya dönük ilgisizliğini eklediğimizde elimizde epey ilginç bir tablo oluşuyor.

Peki yaşanacak bir dünya için neden AK Parti? Suriye krizinde yapılan tüm hatalara rağmen Suriyeli mültecileri barındırmak, eğitmek, iyi koşullarda misafir etmek için dünyayı kendisine hayran bırakan politikaları karşılaşılan tüm dirence rağmen AK Parti'nin eseridir. Somali de yaşanan insanlık dramına dikkat çeken, dünyayı Somali konusunda farkındalığa davet eden de AK Parti ve onun kurucu lideri Erdoğan olmuştur. (Türkiye ve Somali: Sıradışı Aşk Hikayesi) Türkiye'nin 2013 yılında insani yardım yapan ülkeler arasında toplam insani yardımda dünya dördüncüsü, gayri safi milli hasılaya göre sıralamada ise dünya birincisi olduğunu da unutmamak gerekiyor. Bu yardımların çoğu doğal afetlerle, açlıkla, yoksullukla mücadele eden bölge insanlarına yapılırken, Türkiye TİKA aracılığıyla 120 ülkede faaliyet gösteriyor. TİKA'nın bugün MİT Müsteşarı olan Hakan Fidan'ın yönetiminde başlayan aktifliği ve dönüşümü de AK Parti'nin dış politika vizyonu sayesinde gerçekleşti ve bugün Serdar Çam'ın liderliğinde bu dönüşüm ve gelişme devam ediyor.

Afrika'dan Orta Asya'ya, Balkanlar'dan Ortadoğu'ya ve Latin Amerika'ya kadar ayrım yapmaksızın sürdürülen açılım politikaları neticesinde Türkiye #yasanacakbirdünya için bir çok yerde umut olurken, Recep Tayyip Erdoğan'ın mevcut küresel sisteme getirdiği "Dünya 5'ten Büyüktür" eleştirisi ve mazlumun yanında duran, adalet talep eden yaklaşımı büyük ilgi görüyor.

Nasıl ki CHP'nin önceliği olan #yasanacakbirtürkiye yaklaşımına yöneltilen eleştirileri çoğaltmak mümkün ise, AK Parti'nin de komşu ülkeler, bölge ve dünya ile ilgili geliştirdiği vizyonu destekleyen başarılı çalışmalarına dair örnekleri arttırmak mümkündür.

Şimdi önümüzde sandık var; elbette önceliğimiz Türkiye'nin gelişmesi, kalkınması, huzur ve güven veren bir ülke konumunda olması. Bununla ilgili son 13 yılda yaşanan dönüşümün olumlu yanlarının olumsuzlardan fazla olduğunu bir kere daha anlatmaya gerek yok. Güçlü Türkiye'nin bölgesel ve küresel anlamda söyleyeceği sözü, anlatacağı bir hikayesi olduğuna inanıyorum. Bunun istikameti ise adalet zemininde mazlum milletlerle birlikte olmak, yoksullukla, açlıkla mücadele etmek ve küresel sistemin işlemez çarklarına dönük eleştirel duruşu korumak olmalıdır. Nasıl ki Türkiye'de tüm eksik ve aksak yönlerine rağmen bir dönüşüm hikayesi yazılıyor ise, küresel manada yazılacak bir başarı hikayesinde de en önemli aktörlerinden birinin Türkiye olması gerekiyor. İşte bu yüzden "dünya 5'ten büyüktür" diyebilen, insani yardımları yük değil görev bilen bir Türkiye vizyonu için AK Parti'nin doğru tercih olduğuna inanıyorum.     

3 Haziran 2015 Çarşamba

Hatalarına rağmen niçin AK Parti?

Son düzlüğe girildi. 7 Haziran seçimi için artık gün sayıyoruz. Seçim sonuçlarına ilişkin çeşitli senaryolar var. Cumhurbaşkanı Erdoğan ısrarla eski heyecan yok diyor. HDP'nin barajı çoktan aştığını söyleyen de var, durumun halen kritik olduğunu düşünen de. Seçim barajının doğruluğu-yanlışlığı üzerine söylenecek şey açık; keşke bu kadar yüksek bir seçim barajı olmasaydı. Seçim barajı %5'e çekilebilseydi bugün yaşanılan gerginlik olur muydu bilinmez.

CHP'nin ekonomik temelli kampanyası ilgi uyandırdı. Burada son yıllarda ekonomik büyümede yaşanan düşüşün etkisi büyük. Yüzde 6-7 bandında olan ekonomik büyümenin yüzde 2-3 seviyesine gerilemesi ile CHP'nin ekonomi odaklı seçim kampanyası birbirinin tamamlayıcısı oldu. AK Parti'nin 13 yıllık iktidarının sonucunda yıprandığı, eskidiği, yapılan hataların parti seçmeninde bir kararsızlık havası oluşturduğu da aşikar. Halihazırda dillendirilen koalisyon senaryoları da tüm bu verilerin birleşiminin bir sonucu. 8 Haziran günü Türkiye'nin bir koalisyon hükümetine uyanacağını düşünenler azımsanmayacak düzeyde ve bu tablonun oluşacağına inanmalarını sağlayan gerekçeler mantıksız değil.

Şahsi kanaatim AK Parti'nin iktidarını koruyacağı yönünde. HDP'nin de az bir farkla da olsa adaletsizlik timsali yüzde 10 barajına takılacağını düşünüyorum. Hal böyle olunca benim ana akım yorumlardan uzak olduğum düşünülmesin. Benim de AK Parti ile ilgili sayısız eleştirim var. Eleştirileri konuşmaya başladığımda Saraybosna'dan İstanbul'a yol olacaktır ve konuşulması da gereklidir. 30 Mart'ta pireye kızıp yorganı yakmak istemedik, 10 Ağustos'ta "çatı aday" ittifakına geçit vermek istemedik. Peki 7 Haziran'da niçin Ahmet Davutoğlu'na oy verdim ve vermeliyiz?

Her şeyden önce ortada bir ahde vefa durumu olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar kurumsallaşmış bir dönüşümden bahsedemiyor olsak da Türkiye'nin 13 yılda yaşadığı değişim-dönüşüm inkar edilemez. Yeni anayasa konusunun çoktan halledilmiş olması gerekirdi, Gülen Cemaati'ne "ne istediniz de vermedik" denilecek alan açılmamalıydı, yolsuzluk-hırsızlık-adam kayırma gibi konularda çok daha sıkı bir politika izlenmeli ve izin verilmemeliydi. Darbecilerle, cuntacılarla, vesayetçilerle gerçek bir zeminde hesaplaşma gerçekleştirilmeliydi. Bunların yanında yargı reformu, milli eğitim politikaları ve dış politika alanlarında da sayılabilecek bir sürü gecikme, eksiklik, aksaklık elbette mevcut.

Şimdi birileri, bu kadar çok hata ve yanlış söz konusuyken nasıl AK Parti ve Ahmet Davutoğlu'na oy verdin ve verilmesi gerektiğini düşünüyorsun diye sorabilir. Bunu sormakta da haklılar ve ben de müsaadenizle bu soruya cevabımı vereyim.

AK Parti hükumetlerinin, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu liderliğindeki kadroların yaptığı hataların ve 13 yıla rağmen gerçekleşmeyen bazı beklentilerin faturasını sadece kendilerine kesmenin adil olduğunu düşünmüyorum. Bugün "yaşanacak bir Türkiye" sloganı ile ekonomi politikaları üzerinden bol vaatli seçim kampanyası yürüten CHP'nin son 13 yılda oynadığı rolü görmeden, MHP'nin gücü nispetinde özellikle çözüm süreci noktasında sergilediği direnci konuşmadan, HDP'nin siyaset-terör-şiddet-kandil-imralı karmaşası içerisinde yaşadığı git-gel durumlarını analiz etmeden ve son tahlilde Gülen Cemaati'nin bir cemaat olmaktan öte ilişki ve stratejilerini denkleme koymadan AK Parti şunu-bunu yapamadı, hatta şu şu yanlışları yaptı demek gerçekten adil değil.

Yeni Anayasa konusunda AK Parti'nin uzlaşma komisyonunda sergilediği performans ortada. Akabinde Erdoğan'ın 50-60 madde de olsa bunu birlikte yapalım çağrısına CHP'nin verdiği işi yokuşa süren "diğer partilerin imzası da olmalı" yanıtı da hepimizin malumu. Ayrıca anayasa önerilerine baktığımız zaman AKP ile HDP'nin dışında makul demokratik bir teklifin olmadığı da ortada.

Vatandaşlık tanımı, Atatürk ilke ve inkilapları ifadesinin anayasa giriş metninde yer alması konusu ve anadilde eğitim meselesinde HDP ile CHP-MHP önerilerinin taban tabana zıt olduğunu biliyorken bugün HDP'nin AK Parti ile asla ama CHP ile belki işbirliği yaparız diyebilmesi de aslında AK Parti'nin hata ve günahlarının sırf kendisinden kaynaklanmadığına iyi bir örnek olsa gerek.

Diğer tarafta yıllardır Gülen Cemaatinden şikayet eden CHP'nin 30 Mart seçimlerinde, 10 Ağustos'ta bu yapı ile adeta el ele vermesi, yaklaşan seçimler öncesinde ise cemaati eleştiren, paralel yapı ile mücadele edeceğini belirten tek bir söyleminin olmaması da manidar değil mi?

Bir ülkede muhalefetin işi sadece muhalefet etmek olarak algılanır ve muhalefet partileri iktidarın her hamlesine her yola başvurarak engel olmaya, işi yokuşa sürmeye kalkışır ise, iktidar partisinin hata ve yanlışlarının artması kolaylaşır. Elbette iktidarın hataları muhalefetin bu yaklaşımından ötürü meşrulaştırılamaz ancak unutmamak gerekir ki her meselenin en az iki boyutu vardır ve bugün AK Parti'nin hatalarının gerçekleştiği koşulları oluşturan bir muhalefet söz konusudur.

Hafızalarımızı biraz zorlar ve geriye dönük bir muhasebe yaparsak CHP-MHP'nin HDP ve çözüm sürecine olan yaklaşımını, askeri vesayet gerilemeden önce askerle birlikte muhalefet etmelerini, cemaatin paralel bir yapılanma içine girdiği gerçeği ifşa olduğunda onlarla yanyana durmaktan çekinmemiş olduğu, ülke dışından yapılan eleştirilere ve ekonomik krize bel bağlayarak iktidara talip olduğu görülecektir.

"Yaşanacak bir Türkiye" vizyonu ile sahaya çıkan CHP'nin son 13 yılda değiştiği, bugün laiklik-Atatürkçülük-ulusalcılık çıpalarına eskiye oranla daha az sarıldığı da bir gerçektir fakat bu gerçek sadece ekonomi temelli bir yaşanacak Türkiye vizyonu ile yeterli olmayacaktır. CHP'nin yeni anayasa konusunda uzlaşma komisyonuna yaptığı öneri ortadayken, Suriyelileri münasip şekilde evlerine göndereceğini söyleyen bir genel başkan varken, AK Parti iktidarı sona ersin ama nasıl ererse ersin mantığıyla içeride ve dışarıda olmadık ittifaklar ve söylemlere başvurulurken geçtiğimiz 13 yılda herhangi bir sorumluluğu olmadığını düşünmemiz söz konusu olamaz.

Aynı şekilde 6-8 Ekim olaylarında Kobaniyi kurtaralım söylemi ile ortalığın kana bulanmasında rolü olan ama Suriyelileri evlerine gönderecek CHP ile ittifak yapabileceğini söyleyen Selahattin Demirtaş'ın HDP'sinin, evveliyatında ise BDP ve DTP'nin de çözüm sürecinde yaşadığı zikzaklar gözardı edilemez.

Kısacası, AK Parti 13 yıllık iktidarı süresince Türkiye'yi ekonomik-demokratik anlamda kalkındırma ve dönüştürme çabalarında hatalar ve yanlışlar yapmıştır ve bunlar gözardı edilmemelidir. Fakat tüm bunları konuşurken iktidarda bulunmayanların dönüşüm ve değişime gösterdiği direnci, AK Parti'ye karşı oluşturulan cepheyi ve çeşitli ittifakları da unutmamak gerekiyor.

Hiç değilse kendisine kapatma davası açılan, askerce e-muhtıra verilen, Gezi Parkı Eylemleri üzerinden farklı senaryolar üretilip yıpratılan, 17-25 Aralık'ta yolsuzluk maskesi altında farklı amaçlar ile köşeye sıkıştırılmaya çalışılan, The Economist'ten tutun da New York Times, BBC, CNN, dahil olmak üzere dünya basını tarafından muhalefetle, karalama kampanyası ile karşılaşan, cemaat adı altında örgütlenen bir yapıyla her hareketi kayıt altına alınmaya çalışılıp kontrol edilmek istenen AK Parti'ydi.

Bırakın bir siyasi partiyi, bir insana bu kadar baskı ve tehdit yapılsa herhalde o insanın da bu durumlara her zaman rasyonel tepkiler vermesi pek mümkün olmayacaktır. Nitekim AK Parti üzerinden özel olarak Erdoğan'a yapılan bu baskı AK Parti'nin ve şahsen Erdoğan'ın hatalar yapmasına, sertleşmesine sebep olmuş ama tüm bunlara rağmen geride kalan 13 yılda AK Parti ve Erdoğan büyük bir başarı göstermiştir. Türkiye'de Kürt meselesinin geldiği aşama, askeri vesayetin geriletilmesi, ekonomik kalkınma, azınlıklara iade edilen haklar, dış politikada genişleyen etki alanı karşılaşılan dirence rağmen olduğu için azımsanacak şeyler değildir.   

1 Haziran 2015 Pazartesi

HDP Barajı Geçebilir mi?




Son 3 seçimdir yurt dışı seçmen kütüğünde kayıtlıyım. Hal böyle olunca taksiciden, berberden, sokaktan ve mahalleden seçim havası koklamak pek mümkün olmuyor. Neyse ki bu kez de seçimden hemen bir hafta öncesinde memlekete geldim ve kendimce seçim atmosferine az da olsa şahitlik etme imkanım oldu.

Havalimanına indiğimde ilk işim elbette sandığa gitmek oldu. Oyumu kullandım ve akabinde taksiciden başlayıp ilk kez oy kullanacak olan gençlerden tutun yarım asırdır oy kullananlara, berbere, mühendise kadar bir çok insan ile seçim sohbeti yaptım.

Kritik konu malum; HDP barajı geçecek mi geçmeyecek mi? 10 kişiden 8'i HDP'nin barajı geçeceğine inanmış, genel gerekçeleri ise medyadaki HDP popülaritesi. Anlaşılan Selahattin Demirtaş'ın sazlı-sözlü CNN Türk konukluğu epey prim yapmış. Abi bunlar CHP'den de çok oy alacaklar, sırf AK Parti tek başına iktidar olamasın diye taktik yapıyorlar diyen de var, Cumhurbaşkanlığı seçiminde neredeyse %10 aldılar zaten kardeşim diyen de. 

Bana kalırsa HDP'nin barajı geçmesi o kadar kolay değil. Samimi düşüncem az bir farkla direkten dönecekleri şeklinde. Özellikle 6-8 Ekim Kobani olaylarının HDP'ye negatif etki ettiğine inanıyorum. Bunun yanında Kürtler herhalde HDP'ye MHP veya CHP ile koalisyon olsun diye oy vermeyecektir. Esasen Türkiye böyle bir koalisyonu istemeyeceği gibi Kürtlerin de AK Parti'ye vefasızlık edeceğini düşünmek çok makul görünmüyor. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan "Kürt Sorunu Yoktur" diyerek gönül kırmış, Roboski katliamı yüreklerde yara bırakmış olsa da verili aktörler içerisinde Kürtlerin yine en çok güveneceği isim çözüm sürecini başlatan, siyasi riskler alıp İmralı ile görüşmelerin yürümesini sağlayan Erdoğan ve onun kurucusu olduğu AK Parti'dir. Dolayısıyla bölgede tehdit ve baskılar dışında AK Parti'nin oylarını HDP'ye kaydıracak önemli bir gerekçe yok. 

HDP'ye CHP saflarından gelebilecek desteğin ise geçici olduğu, hiç değilse samimiyetinin sorgulanması gerektiği aşikar. AK Parti riskler alıp çözüm sürecine evrilen açılım politikasını sırtlanırken, değil sessiz kalmak, işe çomak sokmak ve süreci akamete uğratmak için elinden geleni yapan partilerden birisi de CHP idi. Bugün CHP'nin ve seçmeninin HDP'ye şirin görünmesinin sebebi Erdoğan'ı ve AK Parti'yi güçsüzleştirmenin yolunun HDP'yi meclise sokmaktan geçmesidir. Selahattin Demirtaş'ın "Seni Başkan Yaptırmayacağız" söylemi sabah-akşam Erdoğan karşıtlığı yapanlara elbette şirin görünmüştür. Sanıyorum bu durumu Kürt seçmen de görmekte ve Erdoğan karşıtlığı üzerinden kendilerine kur yapıldığını fark etmektedir. Bir de tabi ortamlarda HDP'ye oy vereceğini söyleyip sandıkta 6 oktan vazgeçmeyecek olanları da unutmamak gerekir. CHP'den gelecek oya güvenen HDP'nin günün sonunda seçimin kaybedeni olması muhtemeldir.

Gülen Cemaatinin, 30 Mart yerel seçimleri ve 10 Ağustos cumhurbaşkanlığı seçimlerinde başaramadığını bugün HDP üzerinden deniyor olması ise hiç değilse büyük bir acizlik içinde olduklarının delaletidir. Paralel yapının gazetelerinde, paralel yapıya mensup akademisyen ve köşe kadılarının yazıları ve tweetlerinde HDP için istenen oylar ile dün aynı yapının polisleri ve emniyet imamlarınca organize edilen KCK operasyonları çelişki değil de nedir? Daha dün KCK soruşturmaları ile Kürt siyasetçileri içeri tıkmaya çalışan paralel yapının bugün sırf Erdoğan'ı ve AK Parti'yi zora sokmak için HDP'ye oy istiyor olması da elbette seçmenin gözünden kaçmayacaktır. AK Parti'ye kırgın olan muhafazakar Kürt seçmen için ise adres HDP'den çok Hüda-Par'ın bağımsız adayları olacaktır. 

HDP'nin barajı geçme ihtimalini düşük görmemin bir başka sebebi ise cumhurbaşkanlığı seçiminin bir kriter olarak görüldüğüne inanmıyor oluşumdur. Zira cumhurbaşkanlığı seçiminde sandığa gitme oranı %75 dolayındaydı ve bu oranın 7 Haziran seçimlerinde hiç değilse 7-8 puan artacağını öngörmek zor değil. 7 Hazirana kadar gümrüklerde oy kullanma devam ediyor ve bugün itibariyle yurtdışı seçime katılım oranı %40'ları bulmuş durumda ki bu oran cumhurbaşkanlığı seçimlerinde %5 dolayındaydı. Bu şu demek oluyor, seçime katılım arttıkça HDP'nin barajı geçebilmesi için oylarını ciddi anlamda arttırması gerekiyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaklaşık %10'a tekabül eden 3.9 milyonluk oyun seçime katılım oranı arttığında HDP'nin barajı geçmesi için yeterli olması mümkün değil.

Bazıları bu söylediklerim için "wishful thinking" - hüsnükuruntu-  diyebilir, bana sorarsanız da HDP barajı çoktan geçti, HDP'nin baraj sorunu kalmadı gibi düşünceler büyük bir temenniden ibarettir. Peki HDP barajı geçmeli midir? Bu sorunun cevabını düne kadar HDP'nin temsil ettiği iddiasında olduğu Kürtlere hain ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapanlardan "evet" olarak duyduğumuza göre bu işte bir iş var. Mesele HDP'nin barajı geçmesinden çok AK Parti'nin tek başına iktidar olacak sayıda milletvekili çıkarmaması, en azından yeni anayasayı referanduma götürebilecek 330 milletvekiline ulaşamaması olarak görünüyor. Yani düşmanımın düşmanı benim dostumdur siyaseti HDP'nin siyasetinden, değerlerinden, yaklaşımından çok daha fazla ilgi görüyor.